Sinema, o beyazın üzerine yansıyan sırlı düş renkleri, gerçek varlıklara dönüşen gizemli, sisli derinlikler. Sinema salonlarının kapalı olduğu günümüzde bu büyü evlerimize davet edilebiliyor ancak, o karanlık salonlarda, sadece bize hitap ediyormuş gibi görünen, bizi bizden alan filmler esrarlı havasından epeyce bir şeyler kaybederek. Evin konforunun sinema güzelliğinde bir eksi olduğunu belirterek yine de yaşanılası bir deneyim çevrimiçi etkinlikler. Söz konusu filmler İstanbul Film Festivali kapsamındaysa hele, mümkün olduğunca yaşam anlarımıza dâhil etmek gerek, belki bu anlarla nefes alınabilir ancak.

Geçmiş, bize anlatılan, efsane varlıklarla dolu, buğulu bir yüceltilmişlikle kaplı, bizi huzura kavuşturan anlatılar bütünü. Perdelerin arkasında ne olduğunu bildiğimizi zannettiğimiz hayallerin elle tutulur hâli, belki de yalnızca görmek istediğimizi bize gösteren sırlı ayna.  “Geçmişin İzleri” (Defunct) İKSV’nin çevrimiçi olarak yayınladığı festival filmlerinden biri. Yunanistan yapımı 2019’da çekilmiş filmin yönetmeni Zacharias Mavroeidis. Başrollerde Michalis Sarantis, Giota Festa ve Thanasis Papageorgiov’u izlemekteyiz. Film 2020 Kinenova En İyi Film ödülü, 2020 Yunan Film Akademisi Ödülleri’nde En İyi Senaryo ve 2019 Selanik İzleyici Ödülü, Genç Jüri Ödülü’nü kazanmış. Çok tanıdık yerler ve çehreler karşılar bizi filmde. Çok değil, bir tekne uzaklığında bir yerdir sonuçta filmin geçtiği kasaba, küçük bir Ege kasabası. Zeytin ve turunç ağaçlarıyla dolu tenha sokaklar, kendi hâlinde, geceleri kimsenin çıkmadığı, modern zamanların getirdiği, alışılmadık, eskiden olmayan güvenlik sorunları olan bir yer. Küçükken sık sık gittiği, ailesiyle yeni yılı karşıladığı artık hayatta olmayan dedesinin evine gelmiştir bir süreliğine Aris, Aristides. Dedesiyle aynı adı taşımaktadır ve dedesini tanıyan herkes onu görür görmez ne kadar dedesine benzediğini söyleyip durur. Aris, büyük şehir insanıdır, kısa süreliğine oraya geldiğini ifade edip durur çevresindekilere. Her yer çocukluğudur sanki, beraber oynadığı arkadaşlarıyla eski günlerin tatlı anılarını taşıyan tebessümlerle selamlaşırlar, konuşurlar. Hayatına bir yön verememiştir Aris, ne demekse hayata yön vermek, işte bilinen şeylerdir tabii, otuzunu geçmiştir, daha evlenmemiştir, sağlam bir işi de yoktur, ticaretle uğraşmakta fakat tam bir düzen oturtamamaktadır ve bu fazlasıyla kafasını meşgul etmekte, çevresindeki insanlarla ilişkilerine de zarar vermektedir. “Yapmak istediğin işi yap,” der bir arkadaşı en sonunda. Ticaret dostlarla yürümez tabii, ticaretin kendi acımasız kuralları boğar Aris’i.

Kasaba, İkinci Dünya Savaşı’nda bir direniş sembolü olmuştur, Aris’in dedesi de bu direnişte çok önemli bir rol oynamıştır, kasabada onu kahraman bir asker olarak tanımayan kimse yoktur. Bir arkadaşıyla birlikte olmuşlardır her zaman, yandaki evi alıp bir bakıma hediye ettiği, hâlâ hayatta olan Vasso’yla. Vasso Aris’i ilk gördüğünde uzun uzun bakar, çok derin bir sevgi vardır bakışlarında, geçmiş, tatlı günlerden bir esinti taşıyan, sanki inanamayan bir gülümseme, tatlı, tonton çehresi öyle sevecendir ki, bellidir yüreğinden taşan duygular. Vasso’dan dedesini dinler, onun evinde yanan sıcacık soba, sobanın yanına dizilmiş odunlar, o sobanın insan yüreğini ısıtan ateşinin önünde içilen Türk kahvesi, yanında su, zevkle oynanan tavla. Pencerelerden sızan ışık, cıvıl cıvıl kuş sesleri. Aynı sıcacık atmosfer dedenin evinde de vardır. Kitaplığı görürüz sık sık, Vasso’nun evindeki gibi hoş bir ışığın salındığı, önünde üzerinde eski bir masa lambası olan bir çalışma masası. Kendi hikâyelerini anlatmak ister gibidir kitaplar, dosyalar. Dosyalarda yaşadıkları yazılıdır, raporlar, askerlikte alınmış notlar. Gün gün yazılıdır, bir asker disiplini içinde belirlenmiştir, yazılıp dizilmiştir her şey.                                                                                                                                     

Yavaş yavaş kendini belli eden gizli, karanlık bir aşk, karanlık çünkü kimse kabul etmez, gizli, çok derinlerde yaşanan, “her yerde ve hiçbir yerde” olan bir aşk. Nedir insanı askerken kahraman yapan? Ne olabilir bu “kahraman” olgusuna, olgumuza zarar veren, bilinçaltımıza yerleşmiş bir insanı, erkeği kahraman sıfatına layık konuma getirenlerden uzaklaştıran, dudağımızı bükmemize sebep olup kafamızdaki imgeye en çok ters düşüren? Akla çok değerli Amerikalı yazar, aslen bizim yazarımız, Bitlis asıllı sevgili William Saroyan gelir ve onun eşsiz eseri “İnsanlık Komedisi” (The Human Comedy). “İnsanları ilgilendiren herhangi bir şey – bu konuda çok dikkatli ol. Yanlış olduğuna emin olduğun bir şey gördüğünde, bu durumdan emin olma. Eğer konu insanlarsa, çok dikkatli ol… Herhangi birinin içinde bulunduğu durumu eleştirmek doğru değildir, aptalcadır… Sana şunu söylüyorum – kendin için müteşekkir ol. Evet, kendin için. Müteşekkir ol.” Yumuşacık, tatlı bir sızı taşıyan bir insanlık ezgisi bu film. Günlük telaşların çok ötesinde yaşanacak bir hayatı duyumsatıyor ince ince, o telaşların içinde bizi hep çağıran, yaşanmayı hak eden duygular, yaşadığımıza değecek, bütün tekdüzeliklere, peşimizi bırakmayan alışkanlıklara sırtımızı döndürecek derinlikler. Filmin müziği de bütün bu buğulu güzelliğin bir parçası, son yazılar bitene kadar ayrılamadım filmin başından. O hiç anlamadığım, şarkılardan tanığım büyülü tınılı dil de benimle kaldı.

Filmden bazı sahneler bambaşka bir hüzünle sardı beni, o soba, evlerimizden birindeymiş gibi içilen kahve, Vasso’yla Aris’in karşılıklı yedikleri balık, yanında rakıyla. İki kardeş toplum, Ege’nin o tarafı, bu tarafı, kardeş topraklar, iç içe geçmiş yüzyıllar boyunca, aynı damak tatlarına, benzer zevklere sahip insanlar. Aynı çeşmeden içilmiş su, aynı ateşte pişmiş yemek, birbirimize aitiz, ne güzel benzer müziklerle eğlenmek, kederlenmek. “Apopse Thelo Na Pio”, Haris Alexiou’nun muhteşem şarkısı, tek kelimesini anlamasak bile, o hüzün, o keder, o her şeyi yakmak isteyen acı nasıl da alev alev benliğimizde bizim de. İzmir’de “Sandalım Kıyıya Bağlı” adlı tiyatro oyununu izlemiştim, buluşsa sandallar, hiç ayrılmamacasına, sınırsız sevgilerin olduğu bir dünyayı istemek çok mudur? Ve Saroyan demişken bin dokuz yüz altmışlı yıllarda memleketi Bitlis’e ziyarete gelir, çok büyük bir yazardır, Pulitzer Ödülü’nü kazanmış ve reddetmiştir, annesinden, babasından çok dinlediği memleketine gelir. Oralarda Ermeni kardeşlerimizin yaşamış olduğuna dair yoktur bir şey, Van Gölü’ndeki adacıklardan birinde yıkık bir kilise, sokaklarda dolaşır, hep hüzün, hep acı. Lusin Dink’in “Saroyan Ülkesi” adlı belgeseli bunları ince ince anlatır bize. Saroyan’ın şu enfes sözünü de alalım buraya:

“Uluslar demeyi bırakıp insanlar demeliyiz. Hepimiz özünde tek bir ulusun, insanlığın üyesiyiz. İnsanlığın bütün problemlerini çözdük de sıra birbirimizi öldürmeye mi geldi?”

Ah kucaklaşabilmek kardeşçe, sonsuzluk içinde, sarıp yaraları.  

Not: İngilizce yazılarımı blogumdan https://artidelight.com/ takip edebilirsiniz.