Farkında olmasak bile yaşamımızın her saniyesini yeni yerler görerek, yeni ezgiler keşfederek ve dahası yeni insanlar tanıyarak geçiriyoruz. Kabuğumuzdan çıktığımız her anın karşılığı olarak bize yeni bir şeyler keşfedebilme kabiliyeti verilmiş. Kimi zaman ufacık bir eşya, kimi zaman bir fikir, kimi zamansa bir nefes etrafımızı saran gri bulutları dağıtmak için ansızın giriveriyor hayatımıza.

Peki, yeni şeyler hayatımıza girdikten sonra neler oluyor? Bazıları birer anı olarak kalıyor ve zamanla kimsesizleşiyor. Bazıları alışkanlığa dönüşüyor ve tekrara düşerek sıradanlaşıyor. Bazıları ise bizde kontrol edilemez bir takıntıya dönüşüyor. Üstelik sadece bir rutin değil bir bağlılık, üzerine fazlaca anlam yüklenmiş bir köşe oluveriyor zihnimizde.

Sanat da hayatımıza giren bu kontrol edilemez takıntıyı başarıya çevirme işidir çoğu zaman. Çünkü sanatta her şey bir takıntı ile başlar. Alelade bir tanışıklıkla hayatınıza giren bir nesneye ya da canlıya zamanla bağlanmaya başlarsınız. Gitgide ona biçilen değer çoğalır. Bu kadar ısrarla bağlandığınız bir nesneyi ya da canlıyı artık öyle kolay kolay terk edemezsiniz. Bu takıntıyla ne yapacağınız ise tamamen size kalmıştır. Sizi ele geçirmesine de izin verebilirsiniz, bir şeyler yaratmanızı sağlamasına da. Karar sizin.

Elinizde olmayan sebeplerle tutulduğunuz bir şeyin, kazanca dahası bir yaratma sürecine dönüştüğünü hayal edin. Sizce de takıntılarımız sanata dönüştüğünde anlamlı olmuyor mu?

Tanıdığınız ya da bildiğiniz sanatçıları şöyle bir gözden geçirin. Neredeyse hepsinin bir takıntının eşiğinde sürüklendiğine şahit olacaksınız. Çoğunun bir takıntısı ve kendi mantığıyla işin içinden çıkamadığı bir yanılgısı vardır. Eserleri ise takıntılarının yansımasından başka bir şey değildir.

Van Gogh’un kesmek zorunda kaldığı kulağı, Kafka’nın bir eklem bacaklıya yoğrulan ruhu, Kubrick’in simetriye olan obsesif ilgisi. Hepsi takıntılarını sanata çevirerek özgünlüğü yakaladılar.

Diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi edebiyatta da, takıntıların ayak izini takip etmek mümkün. Birçok kitap siz farkında olmasanız bile çoğu açıdan takıntılı bir aklın ürünüdür.

Bu yazımızda işte bu takıntılardan birinin izini süreceğiz. Karşınızda 1920’li yıllardaki Amerikan rüyasının içinde, kendi takıntısıyla eriyip yok olan Gatsby’nin hikâyesi.

F. Scott Fitzgerald tarafından kaleme alınan yapıt, ilk bakışta sıradan bir aşk hikâyesini anımsatsa da derinlerine indikçe birçok konuya eleştirel bir bakış açısıyla yaklaştığını fark edeceğiniz türde bir roman. İlk basımı 10 Nisan 1925 tarihinde yapılan bu eserin konusu, Long Island ve New York’ta geçmektedir.

Kahramanlar

Anlatıcımız Nick Carraway, Jay Gatsby, Daisy Buchanen ve eşi Tom Buchanen, Jordan Baker, Myrtle Wilson ve eşi George Wilson adlı karakterlerdir. Anlatıcı Nick Carraway kitabın kimi bölümlerinde olaylara dâhil olmakta, kimi bölümlerinde ise gözlemleyen konumunda kalmaktadır.

1922 yılında New York’ta yaşayan Gatsby, zenginliği ve şöhreti dilden dile dolaşmasına rağmen, herkes tarafından tanınmayan ana karakterdir. Nick ise Gatsby’nin görkemli hafta sonu partileri verdiği evine komşudur. Nick’in kuzeni Daisy ve eşi Tom da bu görkemli partilerin aranan isimlerindendir. Dışardan bakıldığında kusursuz görünen bu evliliğin temelinde bir aşk hikâyesi yerine çıkar ilişkisi yatmaktadır. Gençlik döneminde Gatsby ile aşk yaşayan Daisy, Gatsby savaşa gittikten sonra onu beklemek yerine Tom ile evlenmeyi tercih etmiştir. O zaman şan ve şöhret sahibi olmayan Gatsby, terk edilişinin ardında ekonomik ve sosyal durumunun olduğunu düşünmüş ve Daisy’i kaybettikten sonra hızlı bir yükselişe geçmek içinden elinden gelen her şeyi yapmıştır. Sosyal statüsünü ve ekonomik durumunu düzeltirse yarım kalan aşkına kavuşabileceğini düşünmektedir.

Gatsby yine bir hafta sonu evinde verdiği görkemli partiye komşusu Nick’i de davet eder ve onunla orda tanışır. Nick Carraway artık Gatsby’i tanıyan sayılı azınlıktan biri haline gelir. Kitapta Nick ve Gatsby arasındaki konuşmalar 1920’lerdeki kargaşa ve buhran dönemine ışık tutmaktadır. Nick aracılığıyla bir buluşma ayarlayan Gatsby yıllar sonra Daisy ile tekrar bir araya gelir. İkili, tekrar bir ilişkinin içine sürüklenirken Tom, Myrtle adlı bir kadınla eşini aldatmaktadır. Kahramanlarımızdan Myrtle’ın eşi de bir garajda çalışan George Wilson’dır. Tıpkı Daisy gibi o da eşinin onu aldattığını sonrasında yaşanan olaylar sayesinde öğrenecektir.

Kitapta Gatsby ve Nick’in yaşadığı West Egg ve Daisy ile eşi Tom’un yaşadığı East Egg adlı iki bölge bulunmaktadır. Bu modern iki bölge arasında ise küllerden bir yığını andıran bir ara bölge bulunmaktadır. Myrtle ve eşi George, bu bölgede çalışmakta ve yaşamaktadır. Buradan uzakta yaşayan zengin ve sosyetik kişilerin karşıya ulaşmak istediklerinde geçebilecekleri tek yol bu kül yığınıdır. Her ne kadar burada yaşamasalar da görkemli hayatlarına devam edebilmek için bunu yapmak zorundadırlar.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da yaşanan kargaşa ve yozlaşma dönemi kitapta metaforlar ve simgeler yardımıyla anlatılmaktadır. Toplum içinde yaşanan kültürel çatışma ve sosyal – ekonomik sınıflaşma kitapta da kendini hissettirmektedir.

Ana karakterimiz Gatsby, Daisy’e istediği yaşamı sunabilmek ve onu mutlu edebilmek için bütün çabasıyla uğraşmasına rağmen Daisy, eşi Tom’dan ayrılmamış ve evliliğine devam etmiştir. Bir otel odasında yapılan hararetli kavganın ardından Tom, Gatsby’ den eşini eve bırakmasını ister. İkili ara bölgeden geçtikleri sırada eşiyle kavga eden Myrtle, bir anda sokağa fırlar ve arabanın altında kalarak can verir. Sürücü koltuğunda ilk başta Gatsby’i görürüz. Bütün yükümlülük onun omuzlarına kalır fakat hikâyenin sonlarına doğru anlatıcımız Nick, aslında sürücünün Daisy olduğunu öğrenir. Onun yerine geçen ve tüm sorumlulukları üstelenen Gatsby ise, eşinden ayrılmayı reddeden Daisy’i tamamen kaybettiğini düşünerek yaşananlara ses çıkarmaz. Olayların ardından Tom, George’a eşinin ölümüne sebep olan arabanın sürücüsü olarak Gatsby’i gösterir. Bunun ardından George, Gatsby’i öldürerek intihar eder.

Nick ve birkaç çalışan dışında Gatsby’nin cenazesine kimse katılmaz. Anlatıcımız bunca yaşanana rağmen onu yalnız bırakan insanlardan nefret eder. Kuzeni Daisy’nin dahi yaşananları unuturmuşçasına hayatına devam etmesi onu hayal kırıklığına uğratır. Onlarla görüşmeyi bırakır. Çünkü Nick’in gözünde onlar insanları çıkarları doğrultusunda bir eşya gibi kullanan zalim ve düzenbaz kişilerdir.

Bu hüzünlü sonla beraber kitapta Gatsby’nin Amerikan rüyasının çöküşünü görürüz. Gelmiş geçmiş en büyük takıntılardan birinin, aşkın kurbanı olmuştur. Sevdiği, tutkuyla bağlı olduğu kadına elindeki tüm imkânları sunmuş, hatta onun yerine cezalandırılmayı göze almıştır. Ama takıntısının sonucunda ne yazık ki hayal ettiğimiz gibi kavuşmalara varan bir aşk hikâyesi yaşanmamıştır. Tam tersi Gatsby’nin rüyası alt üst olmuş ve yattığı derin uykudan büyük bir hayal kırıklığıyla uyanmıştır.

I. Dünya savaşından sonra Amerika, Gatsby’nin yaşadığı dönemlere tanıklık etmiştir. Halk ile soylu varsayılan diğer kesim arasındaki uçurum kitapta incelikle işlenmiştir. Takıntının ne boyutlara ulaşabileceği ve bir insanın başka bir insana hangi şekillerde bağlanabileceği okuyucuya dikkatlice anlatılmıştır. Kitabın sonunda Nick ile beraber okuyucu da, aslında görkemli ve şatafatlı bu yalan dünyanın ardında birden fazla insanın kalp kırıklığı olduğunu anlar. Saklananın ardında her daim birilerinin çanak tuttuğu yalanlar olduğunu keşfeden okur, Gatsby ile birlikte kendi yanılgısını da toprağa verir.

F. Scott Fitzgerald bu kitabı yazdığında 1920’lerin dünyasını etkileyici biçimde anlatmayı hedeflemiştir. Gatsby’nin Daisy’e olan amansız aşkı ve takıntısı belki de onun Zelda’ya duyduğu aşktan doğmuştur. Fitzgerald’ın uzun bir müddet peşinden koşmasına müsaade eden Zelda, yazarın “This Side of Paradise (Cennetin Bu Tarafındakiler)” adlı kitabından sonra yakaladığı şöhretin ardından onunla evlenmeyi kabul etmiştir.

Sizce de Daisy’nin hayat bulmasında Zelda’nın da payı yok mudur? Kim bilir belki de bu roman, yazarın yaşadığı dönemin ve o tutkulu aşkın bir yansımasıdır. Yazar şöhret ve zenginlik getiren eserlerinin ardından eski popülerliğini yitirmiş ve 44 yaşında kalp krizi geçirerek hayata veda etmiştir.

Yazarın hayatına bu kadar derin bir paralellik gösteren bu kitaptan yola çıktığımızda akla ilk şu soru geliyor: “Yazar da Gatsby gibi takıntılarının sonucunu kestiremeden sadece onların peşinden koşan bir miydi?”

Bu sorunun cevabından elbette ki hiçbir zaman emin olamayız. Ancak çok iyi biliyoruz ki yazarın yarattığı eserden uzak ve bağımsız bir birey olması beklenemez. Onun takıntısı Gatsby’nin, Gatsby’nin takıntısı da onun doğumudur. Yazar ve kahramanımız birbirinin yansıması ve devamıdır.

Ardında bu sarsıcı romanı ve nicelerini bırakan yazarın kitabında da dediği gibi, onun dünyasında “Romantizm küflenmemiş, lavantalara sarılıp saklanmıştı.”

Defalarca filme çevrilmiş bu eserde tadı damağınızda kalan yegâne güzel şey de elbette ki Gatsby’nin lavantalara sarılı romantizmidir. Romantizmin yürekle birleştiği yerden dünyanın en büyük takıntısı doğar. Aşkın doğduğu yerden de sanat biter.

Sanat ve aşkla kalmanız dileğiyle.