Sonoyta’dan kaç gün önce ayrılmıştı? Dün müydü, Patricia ile vedalaşmaları? Karşılıklı tako yemiş, tekila içmişlerdi Taqueria El Compa Nacho’da. Gündüzün yerini geceye bıraktığı çölün orta bir yerlerinde az biraz da olsa serinleyen hava, gecenin sayesindeydi, ama ağzı hâlâ kupkuruydu; elleri ise yeni yıkanmış bir kot pantolon gibi haşır huşur kabaydı. Yıkanmış çamaşır kavramı, annesini getirdi aklına. Annesi onu yolculamaya gelmemişti. Öne sürdüğü gibi Cananea’dan Sonoyta’ya uzanan beş-altı saatlik yorucu otobüs seyahati değildi onu biricik oğluna veda etmekten alakoyan; Carlos’un çıkacağı tehlikeli yolculuğuna gönlü razı gelmediğinden, hatta şiddetle karşı olduğundan gelmemişti. Patricia da Carlos’un planlarından dolayı endişeliydi ama yine de bir paket Fruit of the Loom marka iç camaşırı armağanıyla onu Taquere El Compa Nacho’dan uğurlamıştı.

Patricia ile Carlos Arizona Kingman’da birlikte büyümüşlerdi ve neredeyse aynı kaderi paylasmışlardı. Ancak, şimdi sadece Carlos idi Amerika’ya geri dönmek isteyen. Carlos henuz 9 aylik, Patricia 7 yaşındayken kaçak göçmen olan aileleri tarafından getirilmişlerdi Amerika’ya. Orada doğmadıkları, yasal yollarla da göç etmedikleri için yaşamlarını ‘kaçak’ olarak ve ABD göçmenlik ve gümrük muhafaza kurumu ICE’a yakalanmadan sürdürmeye mahkûmlardı. Önce Patricia, kendisine yüz vermediği için kinlenen  patronunun ihbarı ile ICE’ın ağına takılıp sınır dışı edilmişti. Birkaç ay sonra da Carlos Kingman’da marihuana içerken yakalanmış, kaçak olduğu ortaya çıkınca da Meksika’ya gönderilmişti. Hiç tanımadığı, dilini bilse bile iklimini, huyunu, suyunu, kokusunu, politikasını, düşlerini bilmediği bir ülkeye, Arizona’nın amblemi AZ  harflerini dövme olarak kolunda taşıdığı eyaletten, son 14 ay hariç tüm yaşamını geçirdiği yurdundan apar topar atılıvermişti.

Gecenin serinliğini hafiften hissetmeye başlamışken, uzaktan gelen çakalların uğultusu ile titredi; midesi de bulanıyordu. Titremesini korkuya mı, epeyce kötülemeye başlayan sağlığına mı yoracağını bilemeden, güçsüz bacaklarını sürükleyerek biraz dinleneceği bir yer arandı. El fenerinin sarı soluk ışığının yakaladığı kayaya çöktü ama çökmesiyle dikilmesi bir oldu! Yola çıkmadan önce ona litrelerce pet suyu satan dükkan sahibi, “Aman, sakın ha geceleri kayaların üzerinde oturma, uzanma; zehirli yılanlar, kertenkeleler, tarantulalar  soğuyan kumdan, günün sıcağını taşıyan kayalara çıkarlar,” demişti.

İçinin iyiden iyiye diplerde bir yerlere çekildiğini hissetti; bedeni sanki ufalıyor, küçülüyor, çölün kumuna tozuna karışıyordu yavaş yavaş. İçecek bir damla suyu bile kalmamıştı. Sabaha dek dayanabilse, artık laf geçirmekte zorlandığı, taşıyamadığı bacakları onu sabaha taşıyabilse; sınırda kaçaklara yardımcı olan gönüllülerin, hatta sınır kontrol devriyelerinin bazı noktalara su ve yiyecek bıraktıklarını duymuştu ya, onlara rastgelebilirdi gün ışığında. Ah birkaç damlacık olsun su içebilseydi şimdi, bacaklarına da güç gelirdi belki biraz. Başını göğe kaldırdı gecenin içine cömertçe saçılmış, oraya buraya dağılmış mücevherler gibi ışıl ışıldı yıldızlarla gökyüzü.

Annesi “Gitme oğlum,“ demişti en son konuştuklarında.

“Sen bana sordun mu anne, bebekken getirip büyüttüğün yerde beni ve kardeşimi bırakıp Meksika’ya döndüğünde?“

Yıllarca hizmetçilik, hasta bakıcılığı yaparak kızının doğumundan sonra da başlarında bir eş, bir baba olmadan iki evlat yetiştirmek kolay olmamıştı annesi icin. Carlos ve Selena kendi ayaklarının üzerine durmaya başlayınca da memleketine, kardeşlerinin yanına dönmüştü.

Şevkatle, yumuşacık ama endişeli bir tonla, “Organ Pipe Kaktus Çölü‘nden başka bir yolu seçsen olmaz mıydı?“ demişti, sorudan ziyade yalvarır gibi.

“Neden o acımasız kahrolası çöl yolunu seçtiğimi biliyorsun!”

Elbette biliyordu annesi. En zor yolu, bu vahşi araziyi yakalanma riskinin hemen hiç olmaması nedeniyle seçmişti. Çünkü ICE tarafından sınır dışı edilenler, Amerika’ya kaçak olarak tekrar girmeye yeltenirken yakalanırsa 20 yıl Federal hapishanede çürümeye, tecavüz edilmeye, dövülmeye mahkum olacak; kısaca hapisanenin iç işlerini tartışmasız ele geçirmiş hispanik çetelerin eline terk edilecek demekti.

Carlos’un tek istediği 130 km‘lik çölü sekiz günde geçmekti. Hesaplarını ve hazırlıklarını buna göre en ayrıntılı şekilde yapmıştı. Hain ve acımasız bir arazide 40-45 derece sıcaklıkta dağları tepeleri, kayaları tırmanacak, kurumuş ırmak yataklarını aşacak, yılan, akrep, tarantula, kırkayak, vaşak, çakal, dağ aslanı, yarasa gibi isimlerini aklına getirdiğinde bile içini ürperten çeşit çeşit musibete rast gelmemeyi umarak olabildiğince yürüyecek, rast gelse bile bulaşmamak için çaba gosterecekti günlerce. Yola çıktığından şu ana dek onlardan uzak durmayı da başarmıştı. Gündüzleri ara ara yürüyor, gözüne kestirdiği kaktüslerin altında kısa aralıklarla uyuyor, geceleri fenerinin soluk ışığı altında sürekli yürüyordu. Arada bir insana mı, hayvana mı ait olduğunu anlamadığı kemiklere rast geldiği de olmuştu. Kimi zaman da kendisi gibi sınırı geçmeye çalışan kaçakların ardında bıraktıkları çöp enkazlarına denk geldi. Yırtık pırtık giysiler, boş pet şişeler, yiyecek ambalaj artıkları, içi boşalmış balık, fasulye konserve tenekeleri, paramparça olmuş ayakkabılar ve sırt çantaları gibi atıklardan oluşan küçük tepelerdi bunlar. En çok da bu tepeler zorladı onu. Her gördüğünde önce sevindi, demek ki doğru yolda, kaçakların kullandığı patikada ilerliyordu; ardından hüzünlendi çünkü insana ait olan bu artıklar çölde bir başınalığını yüzüne vuruyor; insan sesine, dokunuşuna, sıradan yaşanan sade, sakin korkusuz hayata duydugu özlem keskin bir bıçak gibi yüreğini kanırtarak kurcalıyordu.

Aklını yine zorladı, yolculuğunun kaçıncı gününde olduğunu hatırlamaya calıştı, ama yolculuğa çıkış günü ile şu an, sanki aynı zaman diliminin içindeydi. Tek bir gece mi geçmisti, yoksa birkaç gece mi..? Yoksa tüm geceler, içinde durmaksızın yürüdüğü, bitimsiz kocaman  tek bir gece mi olmuşlardı?  Uzunca süredir bir çöp enkazı da görmemişti. Belki de yolunu kaybetmişti? Kaybolmak olasılığı panik hissettiriyordu. Kaybolmuş olamazdı. Yola çıkmadan önce yürüyüş yolunun tüm haritasını beynine kazımıştı. Telefonun pili çoktan bitmişti ama yanında haritalar da getirmişti ve onları harfiyen takip etmişti. Evet, kaybolmuş olamazdı; susuz ve yorgundu sadece. Biraz dinlense, bir parça su içse yolunu da çabucak tamamlayacak, çölün öte tarafında, Gila Bend’e vardığında kendisini bekleyen kız kardesi Selena’ya kavuşacak, birlikte Las Vegas’a gideceklerdi.

Selena muhasebe ofisinde çalıştığı otel-kumarhanenin temizlik hizmetlerinde ona da bir iş ayarlamıştı. Kingman’da Walmart’da başına geldiği gibi, otelde de asgari ücretin  altında kazanacaktı. Kaçak işçi olunca buna razı gelmekten başka bir seçenek yoktu ama dert ettiği de yoktu eksik ücretle calışmayı. Yeter ki tekrar dönebilseydi memleketine, sevdiği özlediği her şeye, herkese yeniden kavuşabilseydi; Selena’ya yük olmadığı sürece boğaz tokluğuna bile itiraz etmezdi.

Havasını, suyunu, tozunu, sessizliğini, arkadaşlarını, yüreğinin sahibi Rozetta’yı, çocukluğunun, gençliğinin geçtiği sokakları, sadece kendi cinsinin takıldığı o derme çatma barı, Walmart’da ara zamanlı çalıştığı işini özlemişti. Polis korkusu ve krakerlerin (hispaniklerin beyazlara verdiği lakap) dışlayıcı bakışları haric, Kingman’ı her şeyi ile çok, pek çok özlemişti. Las Vegas‘da biraz toparlanıp para biriktirdikten sonra, yine Kingman‘a dönerim diye geçirdi aklından. Midesindeki şiddetli bulantıya, başının bir fırıldak gibi dönmesine rağmen, hayallerinin itelediği umut baskın geldi ve bir an güçlü hissetti kendini. Ancak bacakları bir türlü anlamıyordu yürümeleri gerektiğini, aniden boşalıverdiler! Pes etmek istemese bile, artık vücuduna, kaslarına, midesindeki bulantıya, artarak zangır zangır gelen titremelere söz geçiremiyordu. Boylu boyunca yere yığıldı. Son bir gayretle yüzünü ışıltılı gökyüzüne çevirdi, bakışları gecenin karanlığında  parıldayan yıldızların arasında kayboldu. Günlerdir güneşten kapkara olmuş, kemikli yuvarlacık yüzünde ise gözleri; yıldızların arasında kaybolan bakışlarının dönüşünü beklercesine, soğuk ve donuk öylece açık ve kıpırtısız kalakaldılar..

Selena Lopez, ağabeyine kavuşamadı. Ne kararlaştırdıkları gün ne de art arda geçen üç gün boyunca.. Carlos Gila Bend’e hic gelmedi!

Sağ mı değil mi? Bu belirsizlikle kalamazlardı. Carlos’dan bir haber alma umuduyla annesi her saat başı arıyor ama her telefon konuşması gözyaşları ile sonlanıyordu. Yirmi beş yaşında, sevecen, şefkatli, iyi yürekli, esprili, komik, cıvıl cıvıl hayat dolu ve yaşamaya dair güzel umutları olan tek oğul tek ağabey, şimdi neredeydi? Selena en sonunda, Meksika-Amerika sınırını geçerken kaybolmuş kişilerin ailelerine, kayıplarını bulmak için, kimliklerini tespit için gereken adli tıp desteğini de vererek yardım eden Colibri Merkezine durumu bildirip onlardan yardım istedi

“Bu acı verici belirsizlikle yaşayamıyoruz, ölü veya diri ağabeyimin nerede olduğunu bilmek istiyoruz,“ dedi. Onları Carlos’un yolculuğunun başlangıç noktasını, planlarını hatta yola çıktığında giydiği kamuflaj giysileri, Fruit of the Loom çamaşırı, beyaz spor ayakkabısı, lacivert kot kumaştan sırt çantası gibi ayrıntılara kadar bilgilendirdi ve bir fotoğrafını da merkeze elektronik mesajla gönderdi.

Selena’ya uzun süre umutlu bir haber gelmedi. Sonunda, genc kadını merkezden aradılar. Araştırmanın altıncı haftasında, yolculuğa çıktığı noktanın yaklaşık 45 km kuzeyinde bir kayanın dibinde bir ceset bulmuşlardı. Ceset hayli çürümüş olduğundan Carlos‘un fotoğrafı yardımcı olmamıştı ama cesedin genç bir adama ait olduğunu kanıtlayan eksiksiz beyaz dişler, Selena’nın tanımladığı kamuflaj giysileri ve Fruit of the Loom çamaşırı yüzünden cesedin Carlos’a ait olduğunu düşünüyorlardı. Selena’yı DNA tespiti için Arizona’ya merkeze çağırdılar. Uzun bir yolculuk ve test sonrası her şey belirgindi artık!

Yoğun, yakıcı bir acıyla dolu olan belirsizlik yerini derin bir üzüntüye ve yasa; asla yaşlanamayacak o sevgili genç adama  ömürleri boyunca duyacakları sonu gelmez bir özleme bıraktı.