Günümüzde kalmakta zorlandığım, gündemi takip ederken mental olarak yorulduğum bir dönemdeyim. Öte yandan hâlâ düşünmeden edemediğim 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremin yıl dönümü de yaklaşıyor. Sadece son üç yılda yaşadığımız, maruz kaldığımız gündem eskiden insanların ömrüne sığacak nitelikte. Bizse yaşadık ve atlattık sanıyoruz.

İşin ilginci yayın dünyasına dair iş yapmama rağmen yazın dünyasını da takip etmekte zorlanıyorum. Odaklanamıyorum. Ne okumalıyım, neleri yazmalıyım, nelere temas etmeliyim sorularına bunca yıl hep verecek bir cevabım varken artık duraksıyorum.

Çocuk edebiyatı yazarlarıyla buluşmak ise benim güvenli limanım. Kendime ait bir oda adeta.

Bugün de bu odada sevgili Ömer Açık‘ı ağırladım.

Günışığı Kitaplığı etiketiyle raflarda yerini alan Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün üzerinden Ömer Bey’le çocukluk, hikâye geleneği, önyargılarımız ve deprem üzerine konuştuk.

Keyifle okumanız dileğiyle…

Parkta oynamayı ve hikâyeler dinlemeyi seven Güneş’le tanışmak bana iyi geldi. Henüz iki yaşındaki oğlumu büyütürken doğada vakit geçirmeyi ve kitapları sevmesine büyük önem verdim. Günümüz çocuklarının parkta oynamalarına, kitap okumayı sevmelerine neden hayranlıkla ve hatta şaşırarak bakıyoruz sizce?

Giderek gerçeklikten uzaklaşıp sanallaşan yaşamdan çocuklar kadar biz de hatta biz yetişkinler belki daha fazla etkileniyoruz. Parkta oynamak, kitap okumak ya da ekran dışında zaman geçirmek sanki olağanüstü şeylermiş gibi algılıyoruz. Bu şaşkınlığın kaynağı çocukların doğalarına uygun davranması değil aslında biz yetişkinlerin insan doğasından uzaklaşmamız. Nedir bu yalnızlaşmak, ilişkileri sanal düzlemle sınırlamak, doğanın parçası olduğumuz unutmak, okumanın ve hikâyelerin büyülü dostluğundan uzaklaşmak.

Çocuklar kurgu ihtiyaçlarının büyük bölümünü yüzyıllardır hikâyeler ve oyunlarla karşıladı. Bunca yıl sonra bu iki şey artık içgüdüsel olarak yakınlık duyduğumuz kavramlar. Çocuklar doğal bir ihtiyaç olarak, yan yana gelir gelmez zahmetsizce oyuna başlar. Birbirini hiç tanımasalar bile. Her şeyi oyunlaştırma eğilimindedirler. Aynı şey hikâye söz konusu olduğunda da geçerli. Bu doğal bir ihtiyaçmış gibi biri bir hikâye anlatmaya koyulduğunda kulaklarını diker ve sakin bir ruh haline bürünürler. En azından benim Güneş’le ilgili deneyimim böyle. En öfkeli, endişeli zamanlarında bile bir hikâye anlatmaya başladığımda işlerin yavaş yavaş yoluna girdiğini gördüm. Belki kendisini hikâyenin bir parçası yerine koyduğu ya da hikâye sayesinde kendinden uzaklaşabildiği için.

İlk defa anne kimliği ile karşılaşmadan baba-kız ekseninde bir olay örgüsü ile buluşuyoruz. Tamamen iletişim ve sevgiyle şekillenmiş doğal bir sevgi bu. Annelerle çocuklar öyle ya da böyle bir ilişki kurabilirken babanın çocuğunun hayatında bir yere oturması bir çaba gerektiriyor. Çocukların ilk ilişki deneyimlerini de kendi ailelerinde yaşadıkları, öğrendikleri aşikâr. Babaların çocukları üzerindeki etkisine dair neler söylemek istersiniz?

Çocukların sağlıklı iletişim kuracakları “ev arkadaşları”nın olması harika bir şey. Anne olur baba olur, ikisi birden olursa hatta geniş aile olabilirse mükemmel olur. Aile, ilerleyen yaşlarımızda da bir türlü kurtulamadığımız bir kurum. Ancak çocuklukta sevildiğinizi bilerek büyümelisiniz. Bu en önemli başlangıç noktası sanırım.

Benim çalışma düzenim el verdiği için Güneş’le okula başlamadan önce bir hayli vakit geçirme fırsatı buldum. Baba kız epey salıncak, kaydırak eskittik. Zaman zaman sabrım tükense de benim açımdan yenileyici oldu, onun içinse keyifli…

Babalık da annelik de sürekli kabuk değiştiriyor. O eski babalar yok artık. Çocukluğun karşı kıyısına geçip baba olmaya çabalamak elbette ilk defa başıma gelen bir şey. Bu nedenle biraz el yordamıyla çözmeye çalışıyorum. Tam çözdüm derken Güneş sağ olsun, yeni bir sorunla çıkageliyor. Çocuklar size çözüm sunmak yerine sürekli soruyla geldikleri için çok iyi öğretmenler doğrusu.

Kızınız Güneş ana kahramanımız. Güneş’i olay örgüsüne dâhil etme fikri nasıl doğdu?

Olay örgüsünün ortasında onun parktan gitmeme inatçılığı var zaten. Bu çok sık geldi başıma. Sonra baktım ki hemen herkes benzer şeyler yaşıyor. Gidin herhangi bir parkta on beş dakika oturun. Eve dönmemek için ayak direyen bir çocukla karşılaşırsınız mutlaka. Bu meselenin üzerine düşünmek, çocukların neden böyle davrandığını anlamaya çalışmak ilginçti. Çözümü hikâye anlatmakta buldum diyebilirim. Sonra sonra öykü ilerledikçe deprem ve göçmenlik konuları da şehir hayatında gündelik yaşamımıza sızan kavramlar olarak anlatıya yerleşti.

Olay örgüsünü oluştururken birbirini tamamlayan, kesişen akışlar üretmeye çalışıyorum. Böylece öykü katmanları arasında boşluklar oluşmuyor, aksine katmanlar arasında doğal bağlar kuruluyor.

Güneş parktan eve dönme zamanlarını hiç sevmiyor. Babası da her defasında parktan çıkarmak için bir çözüm yaratmaya çalışıyor ancak bu çözümler bir noktadan sonra yetersiz kalıyor. Çocuklar için zaman, bize aktığı gibi akmıyor. Babası, çocukluğunun ilginç hikâyelerini anlatarak daha net bir çözüm bulmuş olsa da bizler gerçek hayatta oldukça zorlanıyoruz. Oyunların çocuk hayatındaki önemini de artık hepimiz biliyoruz. Bu noktada anne baba olarak tetikleniyoruz ve hatta bazen öfkeleniyoruz. Çocuklarımızın ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımızı yok saydığımızı düşünüyor musunuz?

Eski alışkanlıklar yeni ihtiyaçlara cevap veremiyor çoğu yerde. Kırsal yaşamın hüküm sürdüğü zamanlarda çocuk biraz da zorunluluktu. İşlenecek topraklar, yapılacak işler falan malum… Nüfusun kentlere akmasıyla birlikte zorunluluktan, çekirdek aileyi tamamlayan, olmasa da olur bir unsura dönüştü. Çünkü çocuk demek, kendi zamanını onun ihtiyaçlarına göre şekillendirmek demek. Gerçekte öyle olmayabilir tabii. Ama bunun için devletin, toplumun çocuğa ve tabii annelik-babalık kavramlarına bakışını kökten değiştirmesi gerek. Bunun kolay olmadığını bilen birey, geleneksel bakışa yeniliyor ama bir yandan da kendi ihtiyaçlarının karşılanmadığını hissediyor.

Mümkünse herkesin uymaktan hoşlanacağı programlar ortaklaştırılmalı. Bir noktadan sonra da çocuğun kendi gündeminin, günlük programının olması gerekiyor. Çocuğun yetişkinden sağlıklı biçimde bağımsızlaşması meselesi çok önemli. Yoksa kimsenin ihtiyaçlarının tam olarak karşılanamadığı, birbirine bağımlılığın uzayıp durduğu bir ilişkiyi sürdürürüz.

Kitabın temeline oturttuğu konulardan biri de deprem. Neredeyse bir yıl önce çok acı günler yaşadık ülke olarak. Bu konu bizim ülkemizin gerçeği. Günümüz çocukları peş peşe birçok olumsuz olaya maruz kalarak büyüyor. Pandemi, deprem, seçim süreci çocuklukların da gündemindeydi. Onlarla elbette bu konuları konuşmalıyız. Sizce çocuklarla her şeyi konuşabilmek için nasıl bir dil tercih edilmeli, konuların özünün anlaşılması için nasıl bir yol izlenmelidir?

Çocuklarla neyi nasıl konuşabiliriz soruları çocuk edebiyatının da hep güncel kalan soruları. Çocuklara her konuyu anlatabiliriz, deyip işin içinden çıkamıyoruz bir türlü. Çünkü çocuk konusunda büyük bir ikiyüzlülük sergiliyoruz. Bir yandan çocuk güya başımızın tacı, öte yandan çocuklara yapmadığımızı bırakmıyoruz. Hem geleceksizleştiriyor hem de bugünlerini sersefil yaşamalarına neden oluyoruz.

Öncelikle çocuğun zaten yaşadığı ya da yakın uzak gözlemlediği konuları onlarla konuşmaktan kaçınmak büyük bir yanlış. Atlatmaya çalışmak, soruları duymazdan gelmek, konuşmayı ertelemek filan çözümsüzlüğü büyütüyor.

Zor konuları çocuğun duygu bütünlüğüne zarar vermeyecek bir dille ve mutlaka her şeyin geçici olduğunu vurgulayarak anlatmak gerek bence. Ayrıca umut kıran değil olumsuzlukların da içinde pek çok fırsat, olumluluk ve umut olduğunu göstermek gerek. Ama tabii bu bakış açısını önce yetişkinin edinmesi gerek.

Çocuklar ile konuşmak istediğiniz bir başka önemli konu ne olurdu diye düşünmenizi istesem bir diğer kitabınızı hangi tema ile yazmak isterdiniz?

Çocuk kitapları biraz tema kumbarasına dönmüş gibi görünüyor. Biraz birbiriyle alakasız imgelerden oluşan şiirler gibi. Oysa yazmaya otururken temel motivasyon iyi bir hikâye anlatmak olmalı. İyi hikâyeler içlerinde kendi temalarını, iletilerini taşır zaten.

Örneğin, son süreçte özellikle göçmenlik üzerine bolca yazılıp çiziliyor. Kuşkusuz göçmenliğe daha yakından temas ettiğimiz için. Ama insanın elinde, aklında iyi bir hikâye yoksa oturup da göçmenlikle ilgili bir şey yazayım dememeli. Tema önden hikâye ardından giderse yapay bir anlatı elde ederiz.

Önyargılar üzerine de güzel bir örnekle karşılaşıyoruz. Çocukların yaklaşmaktan korktukları bir evin bütün fertleri deprem gecesi parka sığınanlara yardım ediyor. Önyargılarımız, çoğu zaman gözümüzde bir perde oluşturuyor ve kitabınızda da değindiğiniz gibi genellikle acı bir tecrübe ile yok oluyor. Önyargılarımız bizim oluşturduğumuz korkuların mı yoksa toplumun bize yüklediği fikirlerin mi bir sonucudur sizce? Her şeye ve herkese önyargısız bakabilmenin bir yolu var mıdır?

Hiçbir çocuk önyargılarla doğmuyor elbette. Kara kedilerin uğursuz olduğunu duya duya bunu kabul ediyor ve ezber haline getiriyoruz. Ezberlerimiz bizi daha özgür yaşamaktan ve ötekinin bilgeliğini fark etmekten alıkoyuyor. Ne yazık ki bir önyargılar cumhuriyetinde yaşıyoruz.

En büyük önyargılarımızdan biri de çocuklarla ilgili değil mi zaten? Çocuklar anlamaz! Evet, süper yetişkin mantığından çakmıyorlar ama başkalarına önyargısız yaklaşabilmenin ustası onlar.

Kitabın sonunda belirttiğiniz gibi Hatırlamak İçin Güzel Bir Gün, 2023 Kahramanmaraş depremlerinden birkaç yıl önce yazılmış. Neden okurla buluşması için bu kadar beklediniz?

Hikâyelerin kendi yolculukları var sahiden de. Aklımızda ilkel bir düşünce olarak belirmelerinden okur önüne renkli resimli biçimde çıkmalarına kadar geçen süreç ilginç bir serüven işte… Hikâyenin kendi serüveni. Kayboluyor, değişiyor, budanıyor, boy atıyor, boyutlanıyor hikâye. Bu süreçte sadece yazar rol almıyor. Başka aktörlerin yanı sıra başrolü yayıneviyle paylaşıyor yazar. Eh, kitap olduktan sonra bile sürüyor hikâyenin macerası. Şu an sizinle söyleşirken bile…