Eskici! Eskici geldi hanım eskici! Eskiler alırım. Hikâyeler anlatırım. Renk renk, çeşit çeşit hikâyeler var. Hikâyeci geldi hanım, hikâyeci. Hikâyelerim var.

Ablacım versen birkaç parça eski de anlatsam sana hikâyeni. Ah hanım ablam yok mu şöyle çocuğun küçülmüş kıyafetleri? Eniştemin yırtılmış memur pantolonu? Rahmetli anacığından hatıra diye sakladığın bir entari? Yaşlı babandan yamalı bir hırka? A, bak bu olur işte! Oh, mis gibi hikâye kokar bu ablam! Belli saklamışsın bu güzelim danteli çekmecenin birinde. Bak nasıl da sararmış. Lekelenmiş. Olsun ablam. Benim Hatçe yıkar, çıkarır bu lekeyi.

Hatçem, mis gibi beyaz sabun kokulu güzelim. Sabah gün daha doğmadan ezan sesiyle uyanmış. Buz gibi sularla abdest almış. Bağlamış yemenisini okumuş duasını, kılmış sabah namazını. “Bismillah” diyerek giymiş çizmesini, almış güğümünü, vurmuş kendini damın yoluna. Hatçem, kızların en küçüğü. Ablalarını evermişler. Bir bu kalmış baba evinde evlenemeyen. Onu da dama koşmuşlar. Hatçem razıdır Allah’tan. Sarıkızla doyurmuşlar birbirlerini. Hatçem kınalı elleriyle otunu yedirmiş. Sarıkız süt kokulu memeleriyle teşekkür etmiş. Hatçemin ağzında ise hep Allah hep şükür. Köy yeri burası hanım ablam. İş biter mi? Bitmez! Hatçem damdan gelir, çayı demler sobanın üstüne koyarmış. Tabi bir de sarıkızın sütü kaynarmış. Bubası ile abisi de sofra kurulunca gelirmiş damdan. Yerler, içerler, kahveye giderlermiş. Hatçem sofrayı toplar, bulaşıkları yıkar, sütü yoğurt yapar, evi süpürür, çamaşırları yıkar, serer sonra da eline dantelini alıp tünermiş divana.

Hatçem ne danteller örmüş lakin hiç talibi çıkmamış. Bubası dertli bu kızı alan yok diye. Halbuki Hatçem güçlü kuvvetli. Dama koşar, tarlaya koşar, eve koşar, babasına koşar, abisine koşar… Gel zaman git zaman sonra köye yaşlı bir kadın gelmiş. Başında beyaz bir yemeni, sırtında beyaz bir bohça. Beyaz entariler içinde bu akça pakça ihtiyar, susamış. Hatçemin kapısını çalmış. Yüreği güzel Hatçem, buyur etmiş teyzeciği. Bir bardak su vermekle kalmamış yedirmiş, içirmiş. Teyzemin sararmış yüzüne kan yürümüş. Gülen gözleriyle Hatçeme dualar eder olmuş. Besmele çekerek sofranın kenarına koyduğu bohçayı açmış. Koca bohçanın içinde uzun, rengarenk bir tüy. Dünyada görüp görebileceğin her renk var hanım abla. Simurg’un tüyü bu Simurg’un. Hatçemi bubası okutmamış. Lakin anneannesi çok masal anlatmış. Cahildir ama Simurg’u bilir Hatçem. Tüye bakar büyülenir. Sarılıp tüye, göğsüne bastırma arzusu duymuş. Sanki rahmetli anacığı cennetten iyiyim der gibi selam etmiş. Gözleri nemlenmiş Hatçemin.

“Ay yüzlü güzel kızım. Köyünü bir uçtan bir uca dolaşan dereden su doldur, mürekkebin olsun. Bu tüyü batır o suya, sana can olsun,” deyip gitmiş yaşlı teyze. Hatçemin gözleri mıh gibi tüye takılmış. Görmez teyzemin kapıdan çıkmadan toz bulutuna karıştığını. Yavaşça alır tüyü avuçları arasına. Okşar. Hatçemin elleri tüyün üzerinde kaydıkça anacığı görünmez olmuş da saçlarını okşar. Hatçem tüyü sol göğsüne bastırıp saklar. Alır eline küçük bir kap, iner dere kenarına. Doldurur kabını. Gelir eve saklanır terasın bir köşesine. Çıkarır tüyü. Batırır küçücük kabına. Ördüğü dantelde gezdirir tüyün ucunu. Dantel kırmızıya boyanıverir. Bir daha batırır tüyü küçük kaba, oradan da yumağına. Yumak boyanır pembeye. Hatçem nereye dokunsa tüyü ile rengarenk boyar orayı.

Ah hanım ablam sende ne hikâye varmış böyle masal gibi. Sen hele bir su veresin bana da kuruyan dilime şifa olsun. Hay Allah razı olsun senden. Anacığının ruhuna değsin.

Hatçem öyle dalmış ki tüyüne, kabına; unutuvermiş bubasını, abisini. O gece ne yemek yapmış ne sofra kurmuş. Hasta bilmişler Hatçemi. Günler geceleri kovalamış. Bir güneş çıkmış sahneye bir ay. Hatçem yemeden içmeden kesilmiş. Güzel gözlerinden uyku gitmiş. Elinde tüyü o ev senin, bu dam benim boyar durur olmuş. Küçük kabı koca kazanlara evrilmiş. Almış köyü bir dedikodu. Herkes Hatçeme deli der durur. “Evlenemedi ya kocasızlıktan aklını kaçırdı,” dermiş köyün genç kızları. Çoluk çocuğa karışıp göbekleri mayalı hamura dönen karılar Hatçemin anasızlığına yorarlarmış olanları.

Sağır sultan olsa duyarmış bu dedikoduları da Hatçem hiçbirini duymamış. Elinde tüyü, dereye batırıp ucunu, boyamış bütün köyü. Karalar köyü muhtarı bakmış Hatçem köyü boyamaya başladığından beri derenin suyu çağıldar. Ağaçlar meyvelerinden dallarını kaldıramaz. Her koyun kuzular. İneklerin şişen memelerinden süt damlar. Karalar köyü muhtarı toplamış ahaliyi köy meydanına. Herkes gelmiş, bir Hatçem gelmemiş. Hatçem dere kenarında, tüyü elinde. Muhtar, “Işıkköy olsun buranın adı” demiş. Köyün girişindeki Karalar köyü tabelası sökülmüş. Hatçemin tüyüyle yazdığı Işıkköy tabelası davullar zurnalar eşliğinde toprağa kazıklanmış. Işıkköyün ünü civar köyleri de sarmış. Hatçem elinde tüyü yürümüş civar köylere. Derenin bittiği yerde diline değdirmiş tüyünü. Allah demiş boyamış. Şükür demiş boyamış. Boyamış da boyamış. Gitmiş de gitmiş. Yıllar yıllar geçmiş. Şimdi kimse bilmez Hatçem nerede. Hatçem gerçek mi, rüya mı, masal mı? Yedilere, kırklara karışmış da izi kalmış Hatçemin.

Ah be hanım ablam al sen bu danteli. Leke falan yok bunda. Saklama çekmece dibinde. Bak mis gibi beyaz sabun kokar. Koy salonun baş köşesine. Allah’ın hediyesi bu sana. Sevmiş seni yüce Rabbim. Sevmiş de ne güzel hediye vermiş. Benim gibi bir eskici ne bilsin bu dantelin kıymetini. Neyin olur bu Hatçe bacı? Anneannen mi, anacığın mı, kızın mı? Neyinse hanım ablam sıkıca sarıl ona. Benden de selam et. Hadi kal sağlıcakla.

Eskici! Eskici geldi hanım eskici! Eskiler alırım. Hikâyeler anlatırım. Hikâyeci geldi hanım! Hikâyeci. Eskici! Eskici! Hikâyeci!