Müptela Yayınları’nın Yayın Yönetmenliği’ni de yapan yazar Ayşen Bozkuş’un bir tırtılın kelebeğe dönüşünün keyifli hikâyesi Yüksekten Korkan Tırtıl, İthaki Çocuk aracılığı ve Sultan Özdemir’in harika çizimleri ile geçtiğimiz ay okurları ile buluştu.

Yüksekten Korkan Tırtıl çocuklara içimizdeki korkuları yenmenin göründüğü kadar zor olmadığını doğanın içinden etkileyici bir kurgu eşliğinde anlatıyor. Kahramanımız Pırtıl’ın korkusu ile yüzleşme cesareti gösterip kendine ve hayallerine inanarak aldığı yol ile içindeki “Yapamazsın” diyen sesi susturup özgürce kanat çırpan hikâyesi salt çocuklar için değil, hepimiz için ilham verici.

Bozkuş ile yeni kitabı üzerinden çocuklardan, hayallerden, korkulardan, mahalle baskılarından, bitmek bilmeyen ebeveyn kıyaslamalarından, hikâyelerin ve edebiyatın dönüştürücü ve değiştirici gücünden konuştuk.

Çocukların kendilerini yaşadıkları ortamda yer alan başka canlılarla özleştirmesine aracılık eden hikâyeler bir yandan hayvan sevgisini ve diğer varlıklara değer verme duygusunu geliştirirken diğer yandan onların hayal dünyasının gelişmesinde de rol oynuyor. Yüksekten Korkan Tırtıl tam olarak böyle bir hikâye. Çocuk kitaplarının, çocukların hayal dünyasını beslemek, görsel işitsel hafızalarını ve yaratıcılıklarını geliştirmek gibi bir görevi var mı?

Ben bu hikâyeyi ikiz oğullarımdan birinin karanlık korkusunu yenmesi için kurgulamıştım. Hepimizin korkuları var. Çocuklarda bu daha çok oluyor ve içlerindeki korkuyla başa çıkmanın yolunu bilemiyorlar. Oğlumu minik minik adımlarla cesaretlendirirken ona bir kahraman yarattım. Çünkü çocukların zihni hayal etmeye odaklı. Öğretmek istediklerinizi hikâyeleştirince o kahramanları kendilerine daha yakın buluyor ve benimsiyorlar. Orada mesajı anne baba değil kahraman veriyor. Çocuklar onları dinliyor. Hikâyeyi dinlerken görsel, zihinsel ve işitsel hafızalarını da kullanıyorlar. Kendilerini karakterin yerine koyup empati yaparken aynı zamanda da onu bir arkadaşı olarak görüyorlar. Bu kitap daha çok “cesaret arkadaşı” yaratmak amaçlı kurgulandı. Biz büyükleri bile heyecanlandıran hayattaki evrim geçirip başka bir canlıya dönüşen tek tür olan tırtılın hikâyesi çocukların daha çok ilgisini çekiyor. Bu karakter hem direkt hem de dolaylı olarak hayal güçlerini, yaratıcılıklarını besleyip görsel ve işitsel hafızalarını çalıştırıyor. Bence her kitabın en önemli amacı hayal gücünü geliştirmek olmalı. Picasso ressam Rafael’i kastederek “Rafael gibi resim yapabilmek 4 senemi aldı ama bir çocuk gibi resim yapabilmek ise bütün ömrümü” demiştir. Hiçbir yetişkin çocukların hayal gücüyle boy ölçüşemez.

Kahramanımız Pırtıl, tam bir hayalperest. Bugünün çocukları değişen koşullara paralel olarak çok daha erken yaşlarda okula gidiyorlar. Teknolojik araçlar neredeyse onların da hayatlarının bir parçası. Gerek eğitim için gerekse oyun için bu araçlarla iç içeler. Geçmiş dönemlerde kendi kendine oynayan ya da sıradan oyuncaklarından yaratıcı oyunlar kuran çocuklar, bugün daha fazla uyaran ile karşı karşıyalar. Kişisel olarak çocukların bir yetişkin tarafından kısıtlanmadan ille de bir şey öğrenme kaygısı yaşamadan serbestçe oynadıkları oyunların özellikle hayal güçlerinin gelişmesinde çok önemli olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Hayal gücü çok önemsediğim bir konu. Çocuklarımıza katabileceğimiz en önemli “şey” hayal güçlerini hayatta tutabilmeleri. İleride ister sanatçı olsun ister mühendis ister öğretmen, hangi mesleği seçerlerse seçsinler, her zaman işlerine yarayacak olan, ihtiyaçları olan hayal gücü olacak. Bu dönemin çocukları şanslı gibi görünse de dediğiniz gibi teknolojiye maruz bırakılan çocuklar oldular ve teknoloji maalesef onların hayal güçlerini elinden alıyor. Her ne kadar fark etmesek de bu çocukların zekâlarını ve başarabileceklerini de törpülüyor. Albert Einstein’ın şu sözü hep kulağımdadır. “Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara masallar okuyun. Daha zeki olmalarını istiyorsanız, onlara daha fazla masal okuyun.” Bir bilim insanının masalı bu kadar önemsemesinin tek bir cevabı olabilir; hayal gücünün önemi. Çocukların kendi başlarına oynadıkları her oyunun bizlerin bir şey öğrenmesi için dikte ettiğimiz oyunlardan daha verimli olduğunu düşünüyorum. Daha önce de dediğim gibi onların hayal güçleriyle boy ölçüşemeyiz.

Yüksekten Korkan Tırtıl rahatsız edici ve olumsuz bir his olduğu kadar, çok insani ve evrensel bir duygu da olan korkuyu korkanı yargılamadan, okurunu sıkmadan ille de didaktik değil incelikli bir dille anlatmış. Özellikle çocuk edebiyatında dil ve metin ilişkisi için ne söylemek istersiniz?

Yayıncılık ve yazarlık hayatımda kitap adında rahatsız edici bir kelime olmamasına dikkat ederim. Ancak bu kitapta korkuyu özellikle kullandım. Bundaki birinci amacım, bu ismi okuyan ya da duyan çocuğun ilk önce “yalnız değilmişim” diye düşünmesi. Yaşımız kaç olursa olsun çok insani bir ihtiyaçtır yalnız hissetmemek. İkinci olarak da korkunun da sıradan, olağan bir duygu olduğunu, utanılacak, korkulacak, kaçınılacak bir duygu olmadığını anlatabilmekti. Çocuklarımla çok zaman geçirdiğim ve büyük bir sabırla onlara her şeyi tek tek anlattığımdan olsa gerek, çocuk dilini iyi bildiğimi düşünüyorum. Çocuklarla konuşurken nasıl ki eğilip onların hizasında ve göz temasıyla konuşuyorsak, bir şey anlatırken de onların dilinde konuşmamız gerekiyor. Çocukların sadece hayal gücünü çalıştıracak kelimeleri onların kucağına bırakmanız, anlaşılır olmanız yeterli. Çocuklar leb demeden leblebiyi anlıyorlar zaten. Öğretmek için çaba sarf etmeniz gerekmiyor. Öğretinin zorladığı metinde hayal gücü kendini sıkıştırıyor, ortaya çıkmakta zorlanıyor.

Kahramanımız Pırtıl yüksekten korktuğu kadar uçamayıp arkadaşlarına rezil olmaktan da korkuyor. Maalesef hayatımızın her alanına yerleşmiş bu duyguyu zaman zaman hepimiz yaşıyoruz!  “İnsanlar ne düşünür? Başkaları ne der?”  İnsanın kendini başkalarının düşünce ve yargısına mahkûm edip hayatı onlara göre yaşaması, yenilgiyi en başından kabullenmek bana göre. Özellikle son yıllarda kadınların özgür yaşam hakları üzerinde oluşturulmaya çalışılan mahalle baskısı ve politik baskılar hakkında ne söylemek istersiniz?

Başkası ne der, el âlem ne düşünür, mahalle baskısı konularından dilimiz çok yandı toplum olarak. Hayatımızın bir döneminde mutlaka “mış gibi” yaşamaya mahkûm edildik. Bunu yenebilmenin yolu, çocuklarımızı yetiştirmekten geçiyor. Yeterince can yandı. Bu zihniyeti en baştan silmek, çocukları özgür bir zihinle kodlayarak yetiştirmek gerekiyor. Ya rezil olursam ya yapamazsam kaygısı en küçük yaşlarda karşımıza çıkan ve bizimle büyüyen bir duygu. Kim bilir kaç kişinin başarısı bu korkunun çukuruna düşüp de engellendi. “Düşebilirim, düşersem kalkarım, benim ayaklarım, benim kanatlarım, benim hayatım,” diyen, sorgulayan ve kendi alanını koruyabilen nesiller yetiştirmezsek tarih, teknoloji, cüzdanlar, diplomalar ne gösterirse göstersin, değişen hiçbir şey olmayacak.

Yüksekten Korkan Tırtıl’da kahramanımız Pırtıl kelebek olmaya hazırlanan bir tırtıl. Hikâyemiz doğanın kucağında geçiyor; rüzgârlar, masmavi gökyüzü, şekilden şekile giren bulutlar, ağaçlar, çiçekler, yapraklar. Bugünün sözüm ona modern insanının doğa ile kurduğu ilişki ne yazık ki olması gereken noktada barışık bir ilişki değil. Ne dersiniz içinden geçtiğimiz pandemi süreci bu konuda her birimiz için farkındalık arttırıcı ve öğretici oldu mu? 

Doğadan, topraktan uzaklaştıkça mutsuz, stresli ve tutsak insanlar hâline dönüştüğümüzün ne yazık ki pandemiye kadar farkında değildik. Özellikle büyük şehirlerde çocuklarımızı yeşil alanlara, parklara götürmek için arabayla yol kat etmek zorunda kaldığımız, gidebileceğimiz yeşil alanların azlığı, yetersizliği ve uzak oluşu gerçeği çok can acıtıcı bir fark ediş oldu. Pandemi sürecinin doğanın “beni fark et ve önemse” mesajı olduğuna inanıyorum. Ağır bir mesajdı. Daha önceki küçük küçük gelen mesajları anlamadığımız için hayat bu defa mesajını kafamıza vura vura gönderdi. Kesinlikle farkındalık artırıcı ve öğretici oldu.

Pırtıl’ın hikâyesi bize; kendimizi tanımamız, anlamamız, yeni şeyler öğrenmemiz için de başkalarına ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Nitekim Pırtıl kabuğundan çıktıktan sonra ilk kanat çırpışlarını bir arıya bakarak yapıyor. Çağın dertlerinden biri ötekileştirme hakkında ne söylemek istersiniz?

Yalnızlık, biz insanlara mahsus bir şey değil. Doğamızda yalnız olma yok. İnsan kendini tanıma sürecini bile ancak bir başkası aracılığıyla tamamlayabiliyor. Öğrenmek için de her zaman bir başkasına ihtiyacımız var. Bir ve beraber olmak, birbirimizi anlamaya çalışmak, saygı duymak, birlikte yaşamayı öğrenmek ve yalnızken eksik olduğumuzu kabullenmek zorundayız. İlkokul yıllarında bize ülkemizin en önemli özelliği, çok milletli oluşu ve her dine saygılı oluşu denilir ve bununla da övünmek öğretilirdi. Geldiğimiz nokta maalesef üzücü. Biz birbirimize mecburuz.

Pırtıl’ın arkadaşı Mırtıl ona göre daha atılgan, daha cesur bir tırtıl. Her çocuk özel, her çocuğun sahip olduğu yetenekler farklı; kimi resim yapmakta iyi kimi matematik problemi çözmekte kimi de bir müzik aleti çalmakta. Ayrıca çocuğun ille de herhangi bir konuda diğerlerinden daha üstün olması gerekmiyor. Fakat ne denli bilinçli olursa olsunlar ebeveynler bir şekilde bu kıyas tuzağına düşüyor. Oysa kıyaslama yapmak çocuğu başarıya götürmek yerine hem gelişimini olumsuz etkiliyor hem de onu incitiyor. Yarının ebeveynleri olacak bugünün çocuklarına bunu nasıl anlatacağız?

Bu konudan ben de pek mustaribim. Oğullarım ikiz ve ayrı yumurta ikizleri. Yani çok farklılar. Biri kıvırcık, uzun saçlı, sarışın, mavi gözlü, matematik ve resim konularında yetenekli. Diğeri kumral, fönlü gibi dümdüz saçları var, yeşil gözlü, Türkçe ve müzik konusunda çok iyi. Doğduklarından beri, ikiz olmanın getirdiği bir sonuç olarak öncelikle insanlar dış görünüşlerini kıyaslıyorlar. Ve çocuk kıyaslamayı öğrenip aynısını kendisine uyguluyor. Yüksekten Korkan Tıtıl üç serilik bir kitap. Şu an çizimleri yapılan ikinci kitap kıyaslamak üzerine kurgulanmış bir hikâye ve herkesin farklı özellikleri olduğunu anlatıyor. Meraklı Pırtıl dostumuz bu sefer de başka kanatlara heves ediyor. Başına türlü maceralar geliyor. Herkesin farklı özellikleri olduğunu, herkesin biricik, tek ve özel olduğunu çocuklarımız yine hikâyeden kendileri çıkarıyorlar. Ben bir anne olarak her zaman çocuklarıma hepimiz farklıyız diyorum. Henüz 8.5 yaşındalar ve bunu çok iyi benimsediler. Kendimizde olan ve olamayan özellikleri örnek verip güçlü ve zayıf yönlerimizin olduğunu ama her hâlimizle çok özel ve değerli olduğumuzu her fırsatta söylüyorum. Çocuklar hayatı, bizim hayata bakış açımızdan ve yaptıklarımızı izleyerek öğreniyorlar. Onların ruhu ve zihni verdiğiniz her şekli almaya müsait. Çocuklar kıyaslamayı da bizden öğreniyorlar. Çocuğumuzu ve kendimizi kıyaslamadığımız takdirde onlar da kıyasa girmeyeceklerdir.

Tıpkı Pırtıl gibi deneyerek, yaşayarak, keşfederek öğrenmek, korkularla yüzleşmek ve kendini cesaretlendirmek çok kıymetli. Yenilmekten korkmayan ve hep yeni baştan deneme cesareti gösterebilen, kendiyle barışık çocuklar yetiştirmek için hikâyelerin ve edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz?

Edebiyat sihirli bir değnek. Belki anında bir görüntü oluşmuyor ama zaman bunu hiç beklemediğiniz noktada önümüze seriyor. Hayatta her konuda duygularımızı da katarak öğrendiğimizde kalıcı sonuçlar alıyoruz. Hikâyelerde de hem hayal gücü hem de empati gücü çalışıyor. Kahramanın yerine kendimizi koyup o ânı yaşayabiliyoruz. Simülasyon gibi hissedebiliyoruz. Edebiyatın yadsınamaz bir dönüştürücü gücü var. Bu sebeple çocuklarımıza kitabı sevdirmeli ve onlar için doğru kitaplar seçmeliyiz.

Hem yetişkinler hem de çocuklar için üreten bir yazarsınız. Sizce çocuk, genç ya da yetişkin okurların edebiyattan beklentileri farklı mı?

Yetişkin okur da çocuk, genç okur da sığınabileceği, içinde yaşayabileceği başka bir dünya bekliyor. Yaşayabileceğimiz tek bir hayatımız var ama kitaplarda milyonlarca hayat ihtimali bizimle. Ve insan her yaşta “anlaşılmak” istiyor. “Yalnız değilmişim, bunu sadece ben yaşamıyormuşum,” demek istiyor. Bence her yaş gurubunda beklenti aynı, sadece yaşları gereği dünyaları ve karakterleri farklı.

Günümüzde çoğalan bir heves ve açılan yazma atölyelerinin de katkısıyla çocuk kitabı yazma konusunda artan bir ilgi var. Çocuk kitapları yetişkin edebiyatına geçişin bir adımı olarak mı algılanıyor ya da daha fenası hafife mi alınıyor sizce? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Maalesef hafife alınıyor. Bu çok üzücü ve tehlikeli bir durum. Çocuk kitabı yazarlığı bir basamak olarak da görülüyor. “Önce bir çocuk kitabı çıkarıp sonra mı roman yazsam?” şeklinde pek çok soruyla karşılaşıyorum. Bana göre kısacık bir çocuk kitabı yazmak, 400 sayfalık bir roman yazmaktan daha zor. Çünkü oradaki bir cümle pek çok çocuğun karakterine, dünyayı anlama ve öğrenme şekline yön verecek. Zihninde bir kod oluşturacak. Çocuk kitabı yazmanın daha farklı bir sorumluluğu var.

Pek çok ebeveyn özellikle okul öncesi yaşlarda çocuklarının okuyacağı kitapları kendileri seçiyor, çocuklar okula başladığında da öğretmenlerinin tercihleri ile karşı karşıya kalıyorlar yetişkinlerin tercihleri sizce çocukların beklentisini karşılıyor mu?

Kitap, özgürlüktür. Kendi dünyanıza kaçıştır. Anne babanın tavsiyesi, seçtiği kitaplar olacaktır elbet. Ama çocukların okuyacakları kitapları yani kaçacakları dünyaları kendilerinin seçeceği bir alan da tanınmalı. Çocuğa ancak kendi seçtiği kitaplarla okuma alışkanlığı kazandırabilirsiniz. Dikte edilen kitapları görev ya da ödev olarak algılayabilirler. Ama maalesef ülkemizde çocuk edebiyatı merdiven altı yayıncılık dediğimiz bir alanda kontrolsüz de yapıldığı için çocuğun seçtiği kitabı önce anne babalar okumalılar. Yanlış mesaj ve öğreti verebilecek kitapların doğuracağı sonuçları önlemek adına bilinen büyük, iyi yayınevlerinin kitapları tercih edilmeli. Ben çok küçücük yaşlarından itibaren çocuklarımı kitapçılara ve fuarlara götürürüm. Kitap karıştırma, kitap seçme kültürünün oluşmasını, kitapla aralarındaki bu bağı oluşturmalarını çok önemsiyorum. Çizgisini beğendiğim yayınevlerinin stantlarına gidip yaş guruplarını bulup buradan istediğiniz kitabı seçebilirsiniz, diyerek almalarını sağlıyor ama bununla da kalmayıp mutlaka onlardan önce seçtikleri kitapları ben okuyorum.

Çocuklarımıza yaşları kaç olursa olsun kitap konusunda ilgi alanlarına göre yol gösterici olunmalı ama onlara özgür olabilecekleri alanlar da tanınmalı. Aksi hâlde okumayı sev(e)meyen bir nesil yetişir. Bu konuda üzerimize büyük bir görev düşüyor. İyi birer insan yetiştirmek adına çocuklarımıza sadece biraz özverili davranmak gerekiyor. Meyvesini çok çabuk alıyoruz.