Yağmurlu bir günde elimizde kahvelerimiz, kucağımızda kitaplarımızla karşılıklı koltuklarda yayılarak oturduğumuz bir sabah. Duru okuduğu kitaptan bir bölümü hararetle aktarıyor; konu konuyu, fikir fikri açıyor. Hikâyenin kahramanının psikolojik şiddete maruz kaldığında hem fikir oluyoruz.

Şiddet her geçen an biraz daha büyüyen ve çeşitlilik kazanan, toplumun her kesimine sirayet etmiş, insanın da yaşadığımız çağın da en büyük problemi. Elbet dün de vardı fakat katlanarak büyüyor, yayılıyor. İnsan, hayvan, doğa, din, dil, ırk, mezhep, ülke ayırt etmiyor. Her gün, her an, her yerde çoğu zaman cehaletin içinden ya da desteklenen, biat edilen gücün sarhoşluğundan geliyor.

Gücünü iktidarlardan ve onların politikalarından alan şiddet, toplumun her bireyini etkilese de en çok kadınları ve LGBTİ+  bireyleri hedef almaktadır. Bu demek ki toplumsal cinsiyet eşitsizliği, şiddetin en temel nedeni.“Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Şiddetin Kalıtımı” araştırmaları gösteriyor ki iki kadından birinin şiddete maruz kaldığı, 15-44 yaş aralığındaki kadınların şiddet görme ya da tecavüze uğrama riski, kanser olma ya da trafik kazası geçirme riskinden yüksek*. Yine yapılan araştırmalar şiddetin her türünün yakın çevremizde ve aile içinde oransal olarak daha yüksek olduğunu, kadın cinayetlerinin yarısından fazlasının eşler ya da eski eşler ve sevgililer tarafından gerçekleştirildiğini ve failin büyük çoğunluğunun erkek olduğunu göstermektedir.

Konuşma uzadıkça konu tacize, tecavüze uğrayan kediye, köpeğe, çocuğa ve kadın cinayetlerine gelip dayanıyor. Huzurla başlayan sabahın keyifli izi ikimizde de kalmıyor. Bir süre sessizlik giriyor araya. Belli ki ikimiz de sindirmekte zorlanıyoruz bu konu hakkında birbirimize aktardıklarımızı. Yeniden kitaplarımıza uzanırken “İyi ki kitaplar var değil mi anne?” diyor Duru.

Hayatım boyunca çocukluktan ilk gençliğe, oradan bugünlere zorlandığım her dönemde ilk sığınağım doğanın ya da sanatın kucağı oldu. İzleyerek, dinleyerek, çizerek, yazarak en çok da okuyarak. Yaşamın kendisinde her zaman bulamadığım neden sonuç ilişkisinin peşine metinlerde düştüm. Kitaplar her defasında evrenime yeni pencereler açan, kendimi, yaşadıklarımı, başkalarını, sevdiklerimi, sevmediklerimi anlamamı, tanımamı sağlayan, zihnimi sertlikten, katılıktan alıp esneten, yumuşatan birer araç oldular. Değiştirdiler, dönüştürdüler. Bazen gündelik hayatın zorlukları içinde sığınılabilecek birer liman olurken bazen de o limana alıp götüren güvenli bir gemi oldular. Bir kitap başka birini getirdi, bir diğeri resmi, o müziği, beriki sinemayı, fotoğrafı, tiyatroyu… Liste böylece uzadı gitti. Açılan her kapı, bir diğerine vesile oldu.

İyi ki, diyorum Duru’nun sorusuna iyi ki.

Bu kez ben soruyorum: “Peki ya şiddetin faili okuduğumuz bu kitaplardan birinin yazanı olsa?”

Bu durum ne uygulanan şiddeti ne de şiddetin cezai müeyyidesini değiştirir. Şiddet, şiddettir. İnsanın sanat eseri ile kurduğu ilişki elbette ki şahsi bir ilişki ama sanatçının şahsı değil mevzu bahis olan, bizim şahsımızdır. Peki ya kültür endüstrisi işleyişi, üretim ve kapitalizm politikaları, tarihsel ve ekonomik olarak baktığımızda eser ve sanatçı kavramlarını birbirinden ayrı düşünebilir miyiz? 

Kişisel olarak bilinçli bir şekilde eseri uzağımda tutmayı, unutmayı tercih ederim.

Aklımda dönen zaman zaman birbiri ile de çelişen bu soruları farklı disiplinlerden sanatçılara ve okurlara sordum.

* @ArzuErkanYuce