Neymiş, ben edebiyatçı doğmuşmuşum! Yazmalıymışım; hem de öykü, roman, şiir, şarkı, ne varsa… Çok yetenekliymişim, dili oyun bahçesi gibi kullanıyormuşum, anlatım tarzımın eşi benzeri yokmuş. Yıllar yılı duydum bu ve bunun gibi sözleri. Hatta ilkokul beşte öğretmenimin yazdığım kompozisyonu öve öve bitiremeyip bana, “Sen büyük bir edebiyatçı olacaksın,” dediği de dün gibi hatırımda. Lakin gözümün nuru, canımın içi karımın yazma girişimlerime karşı çıkıp, “Yazmak yalnızlık işidir, yazmaya kaptırırsan beni ve çocukları ihmal edersin, bozuşuruz,” diye önümü kesişini de belirtmeden geçmemeliyim.

Şimdi anlatacaklarıma kendim de inanmakta güçlük çekiyorum, ama işte her şey bu “sen edebiyatçı doğmuşsun” lafı yüzünden başladı ve ardında koca bir hüzün bırakarak bitti. Konuşmayı, muhabbet etmeyi seven biriyim ben. Boş laf da konuşmam hani. Ettiğim lafın bir anlamı olmalı, akılda kalmalı ve duyanların hem gönlü hoş olmalı hem de gözlerinde umutlu gelecekler canlanmalı diye düşündüm hep. İnsanların can kulağıyla dinlediğini gördükçe de coştum, hayatla, mutlulukla, umutla, kendini bilmekle, saygıyla, sevgiyle, işte aklınıza her ne gelirse onunla ilgili bol keseden anlattım da anlattım. Bu yüzden olacak, yıllardan beri her nerede şöyle sunturlusundan iki çift laf edecek olsam, dinleyenlerin eşim dostum olması da gerekmiyor, hem zaten habire aynı lafı etmekten onların çoğuna gına gelmiş gibiydi, aralarından en az bir iki kişi çıkıyor, “Azizim sen edebiyatçı doğmuşsun,” lafını yapıştırıveriyordu. Sen çok güzel öyküler, romanlar, şiirler yazarsın eminim diyorlardı. Arada bir de kimbilir ne güzel şarkı sözleri yazar, piyasanın altını üstüne getirirsin, Bob Dylan gibi Nobel bile alırsın valla diyenler çıkıyordu.

Bunlara bir de beş yıl kadar önce uzunca bir süre taksi geçmediği ve tesadüfen aynı yöne gideceğimiz için aynı taksiye binip sohbet filan derken ahbap olduğum, akşamına da karılarımızla birlikte rakı, balık filan derken dostluğu ilerlettiğim o rahmetli editör eklenince tam gazımı almış olmalıyım. Ünlü bir yayınevinin başeditörüymüş bu zat; bilmezdim, lakin ölümü bütün ülkeyi yasa boğunca anladım ne kadar ünlü olduğunu. Neyse, o gece her kadeh kaldırışımızda, “Edebiyatın şerefine ya da memleketin hasretle beklediği büyük edebiyatçının şerefine,” deyip duruyordu köftehor. “Hele üç beş kitap yaz, sonra gelsin ödüller; günün birinde Nobel alsan hiç şaşırmam,” diyordu. Bir büyüğü devirdiğimizi hatırlıyorum; gerisi hayal meyal.

İşte o gece fena halde gaza gelmiş olmalıyım, çünkü sabah daha gözümü açarken kendimi, “Yahu ben gerçekten edebiyatçı doğmuş olmalıyım,” filan diye mırıldanır buldum. Tam hatırlamıyordum, ama sanki rüyamda da, “En büyük edebiyatçı bizim edebiyatçı,” çığlıkları arasında omuzlarda taşınmışım gibi bir his vardı içimde. Akşama kadar kendi kendime üç beş kez, “Hadi canım sen de,” dediysem de, dilime yapışmış o, “Ben edebiyatçı doğmuşum,” teranesinden bir türlü kurtulamadım.

Akşam yemeğinden sonra karıma ve çocuklara, “Vakit geldi, ben artık yazacağım, arada bir yiyecek içecek bir şeyler verilirse sevinirim, ama beni rahatsız etmeyin,” diye sıkı sıkı tembihleyip bilgisayarımın başına çöktüm. Çöküş o çöküş. Sabaha kadar yazdım da yazdım. Sabah eşimin ve çocukların seslerini duydum, ama onlara bir günaydın olsun diyemeden sızmış kalmışım. Sonrasında bir tek bana çok düşkün olan ortanca kızımın yanağımı öpüşünü hatırlıyorum.

Öğleden sonra iki sularında şirketten gelen bir telefonla uyandım. “Kaçıncı defadır arıyorum, neredesiniz?” dedi sekreterim. Kızcağız tam beş kere aramış, duymamışım telefonun sesini. Genel Müdür odama gelmiş. Sekreter bana ulaşamadığını söyleyince de kaşlarını çatmış, “Hımm!” deyip gitmiş. “Çok hastayım,” dedim kıza. “Belki yarın da gelemem,” dedim. Evde kimse yoktu. Karım işte, kızlarım okuldaydı. Alelacele bir şeyler tıkınıp tekrar geçtim bilgisayarın başına. Parmaklarım klavyenin üzerinde uçuşuyor, kurduğum birbirinden cafcaflı cümleler birbirini kovalıyordu. Müthiş eğretilemeler yapıyor, karakterler ve mizansenler oluşturuyordum ve acayip de mutluydum. O ses artık iyice içime yerleşmiş, düzenli aralıklarla, “Sen edebiyatçı doğmuşsun,” diye beni pohpohlayıp duruyordu.

Truman Capote’nin eserlerini pek severim. Onun ününü bastıracak şeyler yazacağıma dair bir düşünce de kafamın arkalarında bir yerde kıpraşıp duruyordu bu arada. Acaba kitaplarımı onun adından esinle Toraman Kaputçu diye bir isimle bastırsam da ismimi saklayıp Salinger’e taş çıkartacak kadar gizemli biri olarak mı kalsam gibi düşünceler de yoklamaya başlamıştı zihnimi. Sonunda Toraman Kaputçu’yu romanımın başkahramanı yapmaya karar verdim. Bir de sazlık horozu vardı, her gece saat tam on ikide öten. Dahası da var tabii de, pek bir önemi yok artık. Önceki gün tam yirmi dokuz sayfa yazmıştım. Bilgisayar diye bir şey var çok şükür. Yazdıklarımın başına dönüp her şeyi Toraman Kaputçu’nun etrafında yeniden biçimlendirmek fazla zorlamadı beni. Zaten kepçeyi o kadar derine daldırıyordum ki, kendi kendime, “Bu hamur daha çok su kaldırır,” diyor, daha nice eklemeler yapacağımı da peşinen hissediyordum, çünkü değindiğim her şey, kurduğum her cümle, yaptığım her betimleme, yarattığım her karakter yazdıklarımın ötesinde yepyeni fikirleri eşeleyip öne çıkarmak için yarışıyor gibiydi.

Akşam yemeğine eşimin ve üç kızımın yalvarmalarına dayanamayıp oturdum. Yazdıklarım kafamı öylesine meşgul ediyordu ki ne yemeği, ne de herhangi bir başka şeyi düşünemez olmuştum daha iki gün geçmeden. Yemekte çok az konuştum, söylenenlerin de pek azını duydum. Yanımda oturan küçük kızımın yüzünü ekşiterek, “Duş yapmalısın, baba,” demesiyle hayli utandırıldım, “Tamam, yatmadan önce yaparım,” diye sözler verdim, ama sonra gene unutmuşum. Daha defalarca unutacak, diğer şeylerin yanında bu sebepten de karımla papaz olacakmışım meğer.

Üç gün sonra öğleye doğru şirketten gelen telefonların ardı arkası kesilmez oldu. “Şu neydi, bu neydi, şu nasıl olacak, bu nasıl olacak,” şeklinde sorular geliyordu elemanlarımdan. Bunların üstüne bir de müdürlerden bana yakın birinin, “Genel Müdür seni sorup duruyor, biraz da sinirli, haberin olsun,” uyarısı gelince zoraki bilgisayarın başından kalkıp şirkete gittim. Şaka değil, muhasebe müdürüydüm şirketin. Fakat duş yapmayı, tıraş olmayı yine unutmuşum. Kravat takmadığım gibi yazmaya başladığımdan beri üstümden çıkarmadıklarımı değiştirmeyi de akıl edememişim. Güvenlikten başlayıp odama gelene kadar karşılaştığım insanların yüzündeki tuhaf ifadeden de bir şey çıkaramadım, ama sekreterimin yüzü de aynı küçük kızımınki gibi buruşunca anladım manzarayı. Telaş içindeydi kızcağız. “Genel Müdür üç kere bizzat gelip sizi sordu bugün, burnundan soluyor,” demesine kalmadan adam bir hışımla odadan içeri daldı. Beni tepeden tırnağa bir süzdü ve ardından gurur kırıcı bir sürü laf yağdırdı. Kendimi kaybetmişim; “Konuşma ulan!” deyivermişim.

İşten kovuldum. “Gözüm görmesin seni,” dedi adam, “sonra gelir kişisel eşyalarını ve tazminatını alırsın, ama adam kılığında gel!”

Hiç üzülmedim. İşimi sevmiyordum zaten. Ne güzel, rahat rahat yazardım artık. Geçim derdim de olmazdı. Yüklü bir tazminat alacaktım; ev kirası filan ödemediğim gibi üç kızımın geleceklerini garantilemek için aldığım üç dükkândan gelen kiralarla gül gibi geçinip giderdik herhalde. Anlayacağınız kovulduğuma üzülmek bir yana, bir hayli sevinmiştim, ama karımın bu duruma çok bozulup takaza çıkaracağı düşüncesi de azıcık da olsa içimi bulandırmadı değil.

İnsan bir şeyden korkarsa, korktuğu mutlaka başına gelir derler. Doğruymuş. Daha o akşam karımla evliğimizin başından beri yaptığımız en büyük, en can acıtıcı kavgayı yaşadık. Kadıncağız gözyaşlarına boğuldu, bağırdı çağırdı, beni sorumsuzlukla suçladı. Kendini kaybetti desem yeridir. Ben de alttan almayı beceremeyip de ona laf yetiştirirken kendimi kaybetmiş olmalıyım. Daha sonra kızlarımın bakışlarından anladım bunu. Ortanca kızım bile yanıma sokulmadı o akşam. Sonraki günlerde de pek farklı olmayacakmış. Günler günleri kovalarken arada bir bilgisayarımdan kafamı kaldırıp da bütün içtenliğimle onlara sokulmak istediğimde hepsi alabildiğine soğuk davranıyor, yıkanmayı filan sürekli unuttuğum için, “Pis kokuyorsun,” gibi rencide edici laflar söylemekten geri kalmıyordu hiçbiri.

Altıncı ayın sonunda karım çocukları da alıp kocası öldüğünden beri yalnız yaşayan annesinin evine taşındı. Yalvarmalarım işe yaramadı. “İki dükkânın kirasını ben alacağım, sen aklını başına devşirene kadar da ne benim ne de çocukların yüzünü görmeyeceksin,” diye kestirip attı. Çocuklar da ondan yana tavır alınca dilim tutuldu, tek kelime edemeden bakakaldım arkalarından.

İşimi kaybedince sevinmiştim, ama bu öyle değildi. Sıcacık aile yuvam dağılmış ve canımdan çok sevdiğim karımla çocuklarım bana sırtlarını dönmüşlerdi. Tek tesellim vardı. Romanımı bitirecek, yazar olarak ünlenecek ve onları geri kazanacaktım. Belki böylesi daha iyiydi. Karışan, eleştiren olmadan istediğim saatte yatar, istediğim saatte kalkar, tüm enerjimi yazmaya verebilirdim artık. Romanımı bitirmek için bir altı aya daha ihtiyacım varmış gibiydi. Altı ay neydi ki? Göz açıp kapayınca kadar geçer giderdi. Öyle olmayacakmış. İçten içe fena sarsılmışım meğer. Sarsıntımı atlatıp da doğru dürüst ilk cümlemi kurana kadar üç hafta geçti. Sonraki günlerde de eski hızımın yarısına erişebilirsem şanslı sayıyordum kendimi. Ama yılmadım, yeniden odaklanmak, nihayet kendimi tastamam toparladığımı sandığım iki ay sonrasına kadar tüm gayretimle çabalayıp durdum. Altmış bölüm olarak tasarladığım romanımın yirmi yedinci bölümü o araya denk geldi ve beni çok uğraştırdı. O bölüm sevinç ve hüznün yoğun bir şekilde içiçe geçtiği dokunaklı bir bölüm olacaktı plana göre. Kendi hüznüm yazdıklarıma ne denli yansıdı, sapla saman birbirine karıştı mı, kantarın topuzu kaçmış olabilir mi, bilemiyorum. Zira o günlerde sık dalıp gidiyor, hayal âleminden bir şekilde çıkınca da gözyaşları içinde buluyordum kendimi

Bu arada zaman zaman editör dostumu telefonla aradığım, yazdığım bir iki sayfayı faksla göndererek görüşünü sorduğum da oluyordu. Hep, “Harika, müthiş, şırıl şırıl akıyor valla, ne zaman bitecek, sabırsızlıkla bekliyorum,” gibi şeyler duyuyordum ondan. Kendimi toparlamamda bunun da faydası olduğunu itiraf etmeliyim.

Dediğim gibi, karımla çocukların gidişinden tam iki ay sonra yine eski hızıma kavuştum. Parmaklarım yine dans edercesine geziniyordu tuşların üzerinde. Böylece, iki ay gecikmeyle de olsa, on dört ayda bitirdim romanı. Yedi yüz elli dört sayfa. İçim kıpır kıpırdı. Sevinçten uçacak gibiydim desem yeridir. Ne yalan söyleyeyim, kazanacağım ünü, belki günün birinde Nobel bile alabileceğimi düşününce gururdan başım dönüyordu. Ayaklarım yere basmıyor, başım göğe değecekmiş gibi hissediyordum. Karımı arayıp müjde vermeyi de düşündüm, ama onu kitabın basılmasından sonraya bırakmanın daha iyi olacağını düşünerek vazgeçtim. Çıkıp berbere gittim ve on dört aydır birbirine karışmış saçlarımla sakalımı kestirdim. Sonra eve dönüp güzelce yıkanıp paklan ve bilgisayarın başına geçip romanımı yeni edindiğim son model baskı makinesinde bir güzel bastıktan sonra tekrar dışarı çıkıp kargoyla editör dostuma gönderdim.

Editörü arayıp da romanımı gönderdiğimi söyleyince, “Bana iki hafta ver, sonra gel görüşelim,” dedi.

O iki haftayı romanımın kazanacağı ünün, karıma ve kızlarıma kavuşma umudunun heyecanıyla çok zor geçirdiğimi söylemeliyim. Burnumda tütüyorlardı zira geçen süre içinde onları ne görmüş ne de seslerini duymuştum. O bir türlü sonu gelmeyen günlerde elim habire telefona gitti, kapılarına gitmeyi bile düşündüm, ama yine kendimi tuttum ve aramadım onları. Hele kitap baskıya girsindi, çok daha şahane olacaktı o zaman her şey.

Nihayet iki hafta bitti ve ben daha mesai başladı başlayacakken damladım yayınevine. Heyecanımı zar zor yatıştırmaya çalışarak girdim editörün odasına. Telefonla konuşuyordu. Onun yerinde ben olsam telefonla konuşurken bile ayağa kalkardım, ama o kalkmadı; bana soğuk bir baş selamı verip, oturmam için yer bile göstermeden sürdürdü konuşmasını. Davranışını samimiyetimize verip gösterişli masasının önündeki rahat koltuğa gömüldüm; ama öyle değilmiş kazın ayağı.

Konuşması bitince gayet ciddi bir suratla ağır ağır benden yana döndü ve çekmecesinden bir tomar kâğıt çıkarıp atarcasına masanın üstüne saçarken, “Bu ne lan!” dedi hışımla; “neye yanayım bilmiyorum, okumak için harcadığım zamana mı, seni edebiyatçı sanma gafletine düşüşüme mi, gerçekten bilmiyorum. Senin zamanına da yazık olmuş; ben böyle berbat bir şeyi basamam, edebiyattan başka her şeye benziyor!” dedi homur homur homurdanarak. Gözüm masasının üstündeki McIntosh marka büyük ekran dizüstü bilgisayara takıldı o anda. Elimi uzattığımı hatırlıyorum.

Sonrasını polis ifademi alırken öğrendim. Kendimi kaybetmişim. Bilgisayarı kapıp adamın kafasına indirmiş, ardından üstüne atlamış ve boğazına sarılıp öldürene kadar sıkmışım. Mahkemeye çıkarıldım ve hemen tutuklandım.

Şimdi cezaevinde kara kara düşünerek duruşma gününü bekliyorum. Avukatım savcının en üst sınırdan ceza isteyeceğini söylüyor. Kendimi edebiyatçı sanmak yüzünden çıra gibi yanmış bulunuyorum anlayacağınız. Cezaevindeki ikinci günümde her nasılsa önceki günün gazetesi geçti elime. İlk sayfada kalın puntolarla basılmış bir başlık vardı: EDEBİYAT DÜNYASININ ACI KAYBI. Altında benden bahseden bir kelime de vardı elbette; katil. Ne ceza alacağımı bilmiyorum; yargıç uğradığım hayal kırıklığını ve bir anlık öfkemi hafifletici sebep sayacak mı bilmiyorum; o zavallı editör için üzülmeli miyim bilmiyorum; dahası, karımı, çocuklarımı ve diğer kaybettiklerimi düşündükçe aklımı da kaybeder miyim, onu hiç bilmiyorum.