Timaş Çocuk, Psikoloji Kitaplığı serisi ile güzel kitaplarla bizleri buluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde ben de serinin beşinci kitabı ile buluştum.

Sosyal medyadan da yakından takip ettiğim değerli hocam Veysi Çeri‘nin kaleme aldığı Endişe Kavanozundan Çıkanlar , annelik yolculuğumun anlam arayışında benim rehber kitaplarımdan biri oldu.

Sizleri Veysi Çeri ile çocuklarımızın endişeleri, ebeveynlik rollerimizi, toplumsal baskıları ve bunların çocuklarımız ve ebeveynliğimiz üzerindeki etkileri üzerine konuştuğumuz benim için çok değerli bu röportajı okumaya davet ediyorum.

Değerli hocam Timaş Çocuk Psikoloji Kitaplığı’nın beşinci kitabı sizin kaleminizle bize ulaşan Endişe Kavanozu. Dört yaşındaki turuncu dinozor Beno aracılığıyla endişeler üzerine düşünmemizi sağlıyorsunuz. Bu kitabı okuyan minikler için de duygularını tanımasını sağlıyorsunuz. Bu kitabı yazma amacınızla başlamak istiyorum röportajımıza. Bu kitabın hikâyesi nasıl doğdu?

Bu kitap çeşitli kaygıları nedeniyle daha önce görüşmüş olduğum birçok çocuktan edindiğim izlenim üzerine oluştu. Aslında kitapta geçenler hepimizin hikâyesi. Çünkü hepimiz yaşamın 3-5 yılları döneminde bu tür kaygılar taşırız.

Beno, çok sevdiği Simli Kumsalı’nda oynarken ışıl ışıl parlayan bir kavanoz bulur ve merakına yenilerek hemen kavanozun kapağını açar. Bir anda etrafını sinekler kaplar. Beno da sineklerin etrafa yayılması ile kendini kötü hissetmeye başlar. “Ya babam hemen dönmezse Gürültü Ormanı’ndan?” , “Ya hiç arkadaşım olmazsa mahalleden ya da okuldan?” gibi sorular zihnini, kalbini kemirir. Bu satırları okurken çocukların bu endişelere kapılma nedenleri üzerine düşündüm. Çocuklar korkmayı nasıl öğrenir?

Her ne kadar bu endişeler bize anormalmiş gibi gelse de aslında gelişimsel açıdan birçoğumuzun o dönem karşılaştığı kaygılarla düşünceler bunlar. Ve bizler bu kaygıların bize has olduğunu düşündüğümüzde bu kaygılardan daha çok etkileniriz. Bunların zihnimizin çalışmasının bir yan ürünü olduğunu ve kimi dönemlerde belirdiğini bilmek bizi rahatlatır. Örneğin 7 aylıkken çocuklarda yabancı kaygısı gelişmesi gelişiminin iyi gittiğinin bir işaretidir. Bunu bilmeyen bir ebeveyn bu durumu pek de hoş karşılamayıp kaygılara kapılabilir. Kitapta bu tür kaygıları sesli şeklide dile getirerek aslında herkesin benzer kaygılara kapılabileceği mesajını vermeye çalıştım. 

Peki bu süreçte biz ebeveynler de onları olumsuz yönlendiriyor olabilir miyiz? Gözlemlerim ve deneyimlerim sonucunda çocuklara sürekli bir uyarıda bulunduğumuzu söyleyebilirim. Çocuk oldukça keyifle zaman geçirirken oradan düşersin, burayı sakın elleme elektrik çarpılırsın, bak kafanı çarparsın, hızlı koşma yoksa düşer canını acıtırsın gibi sürekli ama sürekli bildirimde bulunuyoruz. Bu uyarıların çocuklardaki karşılığı ne oluyor?

Çok haklısınız. Maalesef çocuklarımızı korumaya çalışırken takındığımız tavır ve tutumlar kimi zaman aşırıya kaçabilmekte, bu da çocukların dünyayı öngörülemez, belirsiz, güvensiz ya da tehlikeli bir yer olarak kodlamalarına yol açabilmektedir. Bundan dolayı çocukları tehlikelere karşı korurken neyi, neden yaptığımızı onlara anlayabilecekleri şekilde ve güzelce açıklamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Beno endişeleri ile boğuşurken yaşlı ve deneyimli dinozor Nüke Dino ile tanışıyoruz. Beno’yu anlayan Nüke Dino, endişe sinekleri yüzünden böyle hissettiğini, bazen onların sesi yüzünden başka hiçbir şeyin sesinin bize ulaşmadığını söyler. Rehber oluyor Beno’ya. Beno anlattıkça rahatlıyor. Anlattıkça sineklerin yok olduğunu fark ediyor. Çocuklarımızın duygularını tanımalarına yardımcı olmak ve onları ifade etmelerini sağlamak için ebeveynler olarak neler yapabiliriz?

Aynı yollardan geçmiş çocuk gelişiminin temel sac ayaklarını bilen yetişkinler olarak çocukların kendilerini ve evreni doğru tanıması yolunda rehberlik etmemiz onlara karşı en önemli ödevimiz diye düşünüyorum. Bunun için de karşılaştıkları yeni durumlar karşısında verdikleri henüz yetersiz reaksiyonlar için onları suçlamak, yargılamak ya da eleştirmek yerine tam olarak ne hissediyor olabileceklerini anlamaya çalışarak bu duygularını onlara aynalamak ve nasıl baş edebilecekleri hususunda onlara örnek olmamız gerekiyor. Bu durum sadece korku değil sevinç, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke ve nefret gibi tüm duygular için geçerli. Çünkü çocuklar bu duygularını tanımadıkları gibi birbirinden ayırt edip isimlendiremez de. Bu tutumumuz onların bu duygularını doğru tanıyıp yönetebilmeleri için de elzemdir.

Nüke Dino, Beno’ya hiçbir şey için endişe duymadığı anılarını düşünmesini tavsiye ediyor. Bu anları hatırlamazsa da endişelenmemesi gerektiğini, onu mutlu eden şeyleri hayal etmesinin de işe yarayacağını ekliyor. Toplumumuzda da küçük yaşlarda dahi gözlemlenen kaygı bozukluğunun yaygınlığına tanık oluyoruz. Mutlu anlarımıza odaklanmak yerine büyüdükçe endişelerimizi de büyütmemiz toplumsal yaşantımızın bize öğrettiklerinden biri mi sizce?

Kaygı, aslında binde bir ihtimali olan bir senaryo gerçekleşmişçesine tepki vermektir. Ana odaklanmak ve bizi mevcut kaygı çıkmazından çıkarması için eski güzel anıların güvenli limanına bakmak rahatlatıcı olabilmektedir. Bilinçli şekilde zihnimizi olumsuz ihtimallerden uzaklaştırıp daha olası olan olumlu ihtimallere odaklanabilmesini sağlamak kaygı bozukluğunun aslında bir nevi temelini sarsmak anlamına geliyor.

Beno, Nüke Dino sayesinde endişeleri ile barışıyor, onlarla nasıl baş edebileceğini öğreniyor. Artık endişelendiğinde annesi ve babasıyla konuşmaya karar veriyor. Kimseyi bulamazsa KENDİSİ ile konuşabileceğini fark ediyor. Kendine yeten çocuklar, kendisi ile mutlu olan çocuklar, kendine değer veren çocuklar yetiştirmek mümkün mü yoksa biz ebeveynler çocukları ile kendi çocukluklarıyla yüzleşirken, çocukluklarını telafi ederken bu noktaları atlaması kaçınılmaz sonu mu doğuruyor?

Yavaş yavaş yüzleşmek ya da yaşayarak öğrenmek birçok kaygımızdan kurtulmanın en etkili yolu. Tıpkı araba ya da bisiklet öğrenmeye çalışırkenki gibi. Birinin yardımı ile bu kaygılarımızla yüzleşe yüzleşe deneyimlemek aslında bu kaygıdan kurtularak güven ve keyifle bu araçları sürmemizi sağladığı gibi korkularımızın da benzer şekilde yavaş yavaş üstüne gitmek onları elimine etmemizi sağlar.

Kitaptan bağımsız olarak çocuklarla iletişim dilimiz üzerine konuşmak istiyorum. Anne babaların ilgilenmediği, özellikle annelerin ilgilenmediği, korumadığı (hem fiziken hem de dilsel olarak) çocuklara kimsenin iyi davranmadığımı görüyorum. Ailenin bir şekilde çocuğu ile ilgili paylaştığı olumsuz bir durum çok anlamsız bir anda çocuğun önüne servis ediliyor. Ailenin şikâyet ettiği bir durum yok aslında ortada, belki de sadece zorlandığı noktayı paylaşma ihtiyacı. Yani oldukça insani bir yerden, olabilecek bir paylaşım. Çocuklarımıza karşı yöneltilen bu eleştirel dil beni rahatsız ediyor ve tam da bu noktada nasıl bir müdahalede bulunmamız gerektiğini sizin uzman görüşünüzle açıklığa kavuşturmak istiyorum. Çocuklarımızla aramızda nasıl bir iletişim dili geliştirmeliyiz?

Çocuklarımızla iletişim kurarken bence en önemli husus sordukları ya da anlattıkları her şeyin bizler için çok önemli olduğunu hissettirmemiz diye düşünüyorum. Her ne kadar çoğu zaman anlattıkları bizim için basit ve önemsiz olsa da çocukların bize anlattıkları her şeyin onlar için bize anlatılmayı hakkedecek kadar önemli olduğunu bilmemiz yardımcı olabilir. Böylesi bir tutum çocuklarla aramızda iletişim bariyerinin gelişimini engelleyerek sağlıklı ve sürekli bir iletişimi sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Ebeveynler adına da bir soru yöneltmek istiyorum. Anne olduğum ilk günler kendi kaygılarımı bir süre yönetememiştim. Çevremdeki herkes bu kaygıları oğlumun da hissedeceği yönünde uyarıda bulunuyordu. Bebeğimin sinir siteminin bana bağlı olduğunu ve benim duygularımı sünger gibi emdiğini biliyordum, okuyordum ama bu kaygılarımı azaltmama yardımcı olmuyordu. Aksine bebeğim ağladıkça daha fazla kendimi suçluyordum. Bu noktada endişe kavanozunun kapağı açılan annelere ne öneriyorsunuz?

Toplumda ailelere bu açıdan çok fazla yük yüklendiğini görüyorum. Oysa çocuklar çok güçlü ve dirençli canlılar. Öyle olmasa inanın etrafta tek bir sağlıklı birey olmazdı. Çünkü bakım esansında hepimiz çok fazla yanlış tutum ve davranışta bulunuruz. Ancak çoğu zaman bunlar çocuğa zarar vermez. Kemikleri yetişkinlerin kemiklerine göre düşmelere daha dayanıklı olduğu gibi ruhları da yetişkinlere göre daha dirençli diye düşünüyorum. Tabii bu çocuklara kötü ya da gelişigüzel davranmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Onlara karşı sistematik yanlışlar sergilemekten uzak dururken yanlış yapmaktan da sakınmadan beraberce spontane, özgün ve güzel zaman geçirmeye çalışıp hayatı yaşayarak öğrenmelerine fırsat vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

Bir paylaşımınız üzerine de konuşmak istiyorum.

“Bir çocuk psikiyatristi olarak iki tavsiye bulunacağım. Sıkı sıkıya sarılırsanız asla pişman olmazsınız;

1-Akşam yemeklerini ailecek beraber yiyin.
2-Çocuklarınızla olabildiğince çok kaliteli vakit geçirin.”

Bu önerileriniz bizler için çok önemli. Biz ebeveynler özellikle anneler bir süre sonra anaokulu öğretmeni gibi etkinlik üretmeye başlıyoruz. Motor becerilerini geliştirmek, görsel ve işitsek hafızasını geliştirmek için kitaplar okumak, duyusal uyaranlarla buluşturmak derken ciddi anlamda yoruluyoruz. Üstelik kendimizi hâlâ yetersiz hissediyoruz. Bu noktada “kaliteli vakit” kavramını biraz açmanızı rica ediyorum. Yeterince iyi ebeveyn olmak için neler yapmalıyız?

Benim çok üzerinde durduğum bir mesele bu. Zira sizin de değindiğiniz üzere çocuklarımızın yarınına fazla odaklanırken bugünlerini adeta zehirlediğimiz tuhaf bir dönemden geçiyoruz.  Oysa her insan etkileşiminde olduğu gibi spontane, özgünlük ve biriciklik olmazsa olmaz temalar. Aşırı kontrolcü, müdahaleci, programlı ya da tavizkar olduğumuzda etkileşimde bu kıvamı kaybediyoruz. Bu da çocukla günden güne iletişimimizde zayıflamalara hatta ergenliğe gelindiğinde tamamen kopmalara yol açabiliyor. Bundan dolayı olabildiğince çocuğun bugününe odaklanıp beraber eşsiz anılar biriktirmeye çalışmaya davet ediyorum.