Konuk yazar: Evrim Sayın

Bu dünyadan geçerken iz bırakan kadınlardan birini hatırlatan bir kitapla karşılaştım 8 Mart haftasında. Yer yer biyografik, yer yer otobiyografik bir anlatıya sahip olan Maria Montessori Timaş Çocuk’un “Haydi Kurtaralım Dünyayı” dizisine dahil. Bu dizinin üçüncü kitabı Maria Montessori. Sayesinde dizideki diğer kitapları da merak ettim tabi. Dizinin ilk kitabı Marie Curie, ikinci kitabı Florence Nightingale üzerine. Dünyayı değiştirmeye cesaret eden kadınların geçit töreni adeta. Sanırım dizi devam ettikçe bu geçit töreni sürecek.

Yazar Ülkü Hazman Hür, eserini annesine ithaf ederek başlıyor: “Kadın dayanışmasını ilk öğrendiğim kişi, her daim en kıymetli evim, canım annem için…” 8 Mart haftasının bana verdiği yetkiye dayanarak, yazarın da ithafına sırtımı dayayarak “evdeki kadın”ın attığı her öncü adımın çok kıymetli olduğuna inandığımı özellikle belirtmek istiyorum. Montessori gibi öncü kadınlar iyi ki gerçekten en önlerde saf tutabilmişler, çok zor olsa da, iyi ki yaşamları bugün dahi ilham olabiliyor birçok kadına. Bunun gerekliliğini ayrı tutarak değerlendiriyorum evdeki kadını. Görünmez kahramanlar olarak her birimizin hayatındalar ve çoğu zaman sessiz bir değişimin parçası oluyorlar. Çocuklarıyla, torunlarıyla, yeğenleriyle değişen evdeki kadınların cesareti gerçekten konuşulmaya değer. Bazen değişimi bizzat kendileri başlatıyor, bazen de değişime bir omuz daha katıyorlar. Bu sessizliğin gücünü pek yakından bildiğim için yazarın ithafının güzelliğine ayrıca değinmek istedim. Şimdi Montessori’ye odaklanabiliriz.

“Çocukları En İyi Anlayan Yetişkin” bölümüyle açılan kitap, çok güzel bir soru soruyor aslında. Çocukları anlamak mı? Çok basit bir iş değil miydi o ya? Çocuklar zaten karmaşık değillerdir ki! Acaba böyle midir? Böyle düşünülen yıllarda yaşayan Maria Montessori, çocuklar ve eğitim hakkında başka türlü düşünmeyi tercih ediyor. Bir düşünme biçiminde inat edildiğinde ve hatta sonuç da alınamadığında başkaca düşünebilmek önemlidir. Evet, cesaret ister belki ama illaki birileri çıkagelir. İmdada yetişir, umudu yeşertir. Montessori çocuklar için o kişidir işte. Öyle ki şimdilerde “Eğitimde Montessori Yöntemi”nin kurucusu olarak kendisinden sıklıkla söz ediyoruz.

1896’da İtalya’nın ilk kadın doktoru olmasıyla başlayan direnç yolculuğu hayatı boyunca elbette bitmiyor. Tıp eğitimini tamamladıktan sonra zeka geriliği olan çocuklarla çalışmaya başlıyor. Onları yakından gözlemleme imkanı buluyor. Var olan eğitimin onlarda ne kadar etkili olduğunu özellikle araştırıyor. Çalışmalarını sürdürdüğü klinikte özel gereksinimleri olan bu çocukların içinde bulunduğu mekanı tarıyor gözleri. Bomboş bir oda… Tutunabilecekleri herhangi bir nesne yok… Çevrelerini öğrenmek isteyen çocukların karşılarında mekansal anlamda kocaman bir boşluk vardır. Montessori, çocukları başka bir yaklaşımla gözlemlemeye devam ediyor ve böylece doktorluktan eğitimciliğe geçiyor. Zeka geriliği olan çocukların bulunduğu bir okulda yöneticiliğe başlıyor. Yani bu çocukların ihtiyaçlarına göre düzenlenmemiş olan ortamı gördükten sonraki gözlemleri Maria’nın yolunu çiziyor. Maria Montessori bu çocukları sınavlara hazırlamaya başlıyor. Tabii ki zeka geriliği olmayan çocukların sınava hazırlandığı bir yöntemle değil. Montessori’nin yaptığı iyi şeylerden biri ihtiyacı keşfetmek ve o ihtiyacı nasıl gidereceğini bilmektir. Eğitimde şefkat, özen, sevgi, çaba, zaman onun için çok önemlidir. Bunlar onun yaklaşımının temelleridir.

“Çocuklar fark edilmek, saygı duyulmak ister.”

Yukarıdaki görüşü özellikle önemsiyorum çünkü bir çocuk, bir yetişkinden genelde daha değersiz görülüyor günümüzde. Öteden beri böyle kabul edildiğini söylemek de mümkün. Boyca daha küçük olmak, deneyimce daha azını yaşamış olmak, dünyadaki hayat serüveninizin daha başında olmak nasıl sizi daha az saygı duyulur biri yapar; bilmiyorum. Ama bir eğitimci olarak yetişkinlerden en sık duyduğum cümle şu: “Onlar nereden bilecek?” Çocuğu korumak, güvenliğinin biz yetişkinlerin sorumluluğunda olması onları saygı duyulmaz varlıklar yapmıyor. Bu noktada çocuk haklarından hayatın her alanında daha çok söz açılmalı diye düşünüyorum. Montessori’nin yukarıdaki sözünün hakkını ancak o zaman verebiliriz.

Günümüzde daha çok okul öncesi eğitimde kendine yer açabilen Montessori Yaklaşımı içinde barındırdığı her bileşeniyle çok kıymetli. Bu yaklaşımla çalışan bir okul, bu yaklaşıma göre şekillenmiş bir sınıf öncelikle mekansal tasarımından ayırt edilir. Nesnelerin konumları çocuğun erişebileceği yerlerdedir ve bu nesneler doğal malzemelerdendir. Ortam çocuğun dikkatini dağıtacak seviyede karmaşık ve düzensiz değildir. Her anlamda ihtiyaçlarına yönelik sınıflar oluşturulduğunda çocuklar kendilerini evlerindeymiş gibi güvenli ve huzurlu hissedecektir Montessori Yaklaşımı’na göre. Ev demişken, bu yaklaşımın günümüzde artık çocuk odaları için de bir kaynak teşkil ettiğini söylemeden bitirmeyeyim. Çocuk odaları kurulurken de artık Montessori yatak, kitaplık gibi kavramlar sıkça duyulmakta.

Maria Montessori’yi eğitim alanında kendine kaynak edinen, ondan ilham alan birçok eğitimci var. Eğitimcilerden hemen sonra aileler geliyor tabii. Çocuk yararına olduğu düşünülen her gelişmeye fırsat verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Piyasacı bir yaklaşımla içi boşaltılmadan sürdürülmeye çalışılan her yaklaşım çok değerli. Bu kitap da Montessori Yaklaşımı’nı direkt çocuklara anlattığı için çok değerli. Bu değeri önce her çocuk, sonra her kız çocuğu kesinlikle okumalı. Sonra da üstüne kapsamlı bir araştırmaya girişmeli. Kaç çocuk böylelikle kendi yolunu çizecek belki de, kim bilir?