Çocukken istediğiniz bir şeyi rüyanızda gördünüz mü hiç? Ben çoğu kez görmekle kalmaz rüyamın devam etmesi için batıl bir inançla yastığımı tersyüz eder, rüyamın devam etmesini sağlardım. Rüyalarım, en az çocukluğum kadar güzeldi.

Otuz sekiz yaşıma geldiğimde de siyah rüya taşı ile tanıştım Cemil Kavukçu sayesinde. Dünyamız iklim krizine doğru sürüklenirken, her gün onlarca kötü haber alıp elimiz kolumuz bağlı izlerken gerçekten de siyah rüya taşı bize bir çare sunacak mıydı? Her çaba, dünyamız için kurtarıcı bir adım olacak mıydı?

Cemil Kavukçu ile Can Çocuk Yayınları etiketiyle okuruyla buluşan Siyah Rüya Taşı üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Keyifle okumanız dileğiyle.

Eğitiminiz mühendislik üzerine ama siz kaleminizin gücünü takip ettiniz. Yetişkin edebiyatında ürettiğiniz eserlerle tanınan ödüllü bir yazarsınız. Yazarlık yolculuğunuzda çocuk edebiyatına da alan açma sebebinizi sorarak başlamak istiyorum. Çocuk edebiyatına dair eser üretme fikriniz ve belki de ihtiyacınız nasıl doğdu?

Beni çocuk edebiyatına yönlendiren Erdal Öz oldu. Çocuklar için de yazmam gerektiğini söylüyor ama ben bir türlü cesaret edemiyordum. Farklı bir alandı ve çocukların dünyasına edebiyat aracılığı ile girmek hiç de kolay görünmüyordu. Erdal Öz bu konuda kaygılarım olduğunu anlayınca yetişkinler için yazdığım öykülerden çocukların da ilgisini çekecek olanlardan bir seçki hazırlamamı istedi. Seçtiğim 12 öyküyü “Selo’nun Kuşları” başlığı altında bir araya getirdim ve kitabım 2004 yılında Can Çocuk yayınları arasında çıktı. Bu kitap o yıllarda beni çocuklarla buluşturamadı ama beş yıl sonra onlar için yazma cesareti buldum ve “Havhav Kardeşliği” ni yazdım. Olumlu geri dönüşler almak beni yüreklendirdi ve arkası geldi.

Peki sizin için çocuk edebiyatına dair eser üretmenin anlamı nedir?

Çocuklar için yazmak, çocukluğuma giden bir yolculuğu başlatıyor, bir köprü oluyor. Yazarken aynı zamanda onları okuyan bir çocuk oluyorum. Bana çocuklar için de yazabileceğimi gösteren bu eşduyum oldu.

Siyah Rüya Taşı’nı dispotik roman olarak nitelendirmem yanlış olmayacaktır umarım. Gelecekte biz insanoğlunu bekleyen tehlikeleri başkahramanımız Emre aracılığı ile okuyoruz. Bu romanı yazma hikâyenizi öğrenmek isterim. Bize bu kitabın oluşum sürecinden söz eder misiniz?

Yaklaşık beş yıl önce böyle bir kitap yazma fikri doğmuştu. Ama nereden başlayacağımı, nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyordum. Didaktik unsurlara olabildiğince uzak durarak, çocukların ilgisini çekecek, sıkılmadan okuyabilecekleri bir roman yazmak istiyordum. Birkaç girişimim oldu ama hiçbiri içime sinmediği için sürdüremedim. Tüm dünya salgın hastalığın pençesine düştüğünde, evlerimize kapandığımızda, yaşam bir süre için dondurulduğunda nasıl bir dünyada yaşıyoruz ve nereye gidiyoruz sorusunu sürekli soruyordum kendime. Romanı tekrar ele aldım. Uzaylılar değil, sürekli dönüşen, kendi yarattığımız bir virüs tarafından tutsak edilmiştik. Siyah Rüya Taşı’nı bu süreçte yazdım.

Uzay, uzaylılar, farklı gezegenler, bu gezegenlerde yaşam olma ihtimali her yaştan okurun ilgisini çekebilecek konular. Siz, kurgunuzda uzaylıları ilk olarak bir bulut parçası gibi karşımıza çıkarıyorsunuz ve şekilleri üzerine bir konuşmada da “su buharı” gibi tasvir ediyorsunuz. Çocukların hayal dünyası da şüphesiz çok zengin. Büyüdükçe hayal kurmaktan uzaklaşıyoruz ne yazık ki! Büyürken bize dair güzel şeyleri neden kaybederiz? Büyümek eksilmek midir?

Büyürken en büyük kaybımız, bir daha yaşayamayacağımızı bildiğimiz çocukluğumuz oluyor. Nasıl rüya görüyorsak her yaşta hayal de kuruyoruz. Sorumluluklarımız ve ilerleyen yıllarla birlikte artan yaşam yorgunluğumuz hayallerimizi değiştirmekle kalmıyor kısıtlıyor da. Yine de hayallerimizi besleyecek kitaplar, filmler, müzikler var. İyi ki de var.

Emre’nin rüyalarında istediği yere gidebilmesinin bileti bir “siyah taş”. Büyülü bir unsur olarak taşı seçme nedeninizi öğrenebilir miyiz?

Dumanlı kuvars halk arasında ‘rüya taşı’ olarak biliniyor. Doğanın ve kâinatın enerjisini bize ilettiği, rüyaları berraklaştıran bir etkisi olduğu düşünülüyor. Çocukken, bir elmayı kabuğunu hiç koparmadan soyar da yastığının altına koyarsan ve bunu kimseye söylemeden yaparsan istediğin rüyayı görebileceğimizi duymuştum. Çok heyecanlanmış, bir iki elmayı ziyan ettikten sonra koparmadan soymayı başarmıştım. Ama istediğim rüyayı göremedim. Dumanlı kuvarsa aynı zamanda rüya taşı dendiğini öğrendiğimde çocukluk anımı hatırladım ve bunu romanımda kullandım.

Emre siyah rüya taşı aracılığıyla ilk kez TİO gezegenine gittiğinde oradaki görevli Emre’nin herkese “Dünyamız tehlikede mi?” diye sormasını tembihliyor. Biz yetişkinler ise çocukların sorularını maalesef ki “yeteri kadar(!)” anlamayacakları bahanesi ile geçiştiriyoruz. Onların soru sorma sıklıklarını aşama aşama yok ediyoruz. Özgür düşüncenin yaygınlaşabilmesi, soru sormanın bir tehdit olmaktan çıkıp olağan kabul edilebilmesi için çocuk edebiyatı yazarlarının bir sorumluluk alması gerektiğini düşünüyor musunuz? 

Özgür düşüncenin yaygınlaşabilmesi evde başlayıp okulda süren eğitimle, ama daha çok kişinin kendi çabalarıyla kazanılacak bir erdem. Bunda sanat ve kültürün, özellikle de kitapların katkısı büyük. Edebiyatın doğrudan böyle bir işlevi olduğunu düşünmüyorum; bilgilendirmeyi, öğretmeyi, bir düşünceyi yaygınlaştırmayı değil, iç dünyamızı zenginleştirmeyi amaçlıyor. Yazarın dikte ettirdiklerini değil, gösterdiklerini yorumlamaya çalışıyoruz.                                                                            

Emre rüyasında sebze, meyve bahçelerini geziyor. Burnunda çileğin kokusu, damağında tadı ile uyanınca ailesine çileğin çıkıp çıkmadığını soruyor. Babası rüyasında gördüğünü duyunca çok şaşırıyor ve “Sen çileği tarlasında görmedin ki rüyanda nasıl göreceksin,” diyor. Çocukluğum gözlerimin önüne geldiğinde bağda, bahçede koşarak, vücudumda yaramazlıklarımın izlerini taşıyarak büyümemi gülümseyerek anıyorum şu anda. Peki günümüz çocukları için doğaya duyarlı, başka canlıların yaşam haklarına saygılı bir benlik yaratmak için gerçekten çok mu geç? Çocuklarımız Emre’nin çocukluğundaki gibi betonlaşmış bir dünyaya mâhkum mu?

Mahkûm değil ama ne yazık ki gidişat öyle. Buna dur demek için çevreciler dünyanın dört bir yanından seslerini duyurmaya çalışıyor. Ben de bu sese küçük bir katkı koymak istedim ve çocuklara ‘eğer gerekli önlemler alınmazsa’ onları bekleyen tehlikeleri göstermek istedim.

14 aylık bir oğlum var ve taze anne olarak da bazı gözlemlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Aileler, çocuklarını müthiş bir yalıtılmışlık ile büyütüyor. Parka getirdiklerinde bile çocuğun üstü başı, elleri kirlenmesin diye ıslak mendille peşlerinden geziyorlar. Sonra çocuklarında garip bir durum/hassasiyet olduğunu gözlemleyip ergoterapistlere gidiyorlar ve duyu bütünlemeye çalışıyorlar. Doğadan daha güzel, daha çeşitli duyu bütünleme imkânı sunan bir yer olabilir mi! Çocuklarını alışveriş merkezlerinde kurulan kum havuzuna götüren aileler, sosyalleşsin diye oyun grubuna götüren aileler gibi bir sürü örnek verebilirim size. Emre de gördüğü rüyalar aracılığıyla hayata temas ediyor, kaçırdıkları ve hatta bütün insanlığın kaçıracakları ile yüzleşiyor. Doğadan, doğal olandan bu kadar uzak olmak insanoğluna neleri kaybettirdi sizce?

Bence en büyük öğretmenlerini kaybettirdi. Bakmasını değil, görmesini bilen bir göz için doğa mucizelerle doludur ve muhteşem bir öğretici aynı zamanda eğiticidir. Doğaya yapılan tahribat insanoğlunun kendi ayağına sıkmaktan başka bir şey değil.

Doğadan kopuk yaşam biçimimiz nedeniyle ağaçların, bitkilerin, çiçeklerin türlerini ayırt edemiyoruz, hayvanların ırkını bilmeden genellemeler yapıyoruz. İlkokulda “Hayat Bilgisi” dersi var ama müfredatın işe yararlılığı konusunda şüphelerim var. Eğitimin bizi hayata hazırlamak amacıyla verildiği gerçeğinden yola çıkarak bir soru yöneltmek istiyorum. Doğa ile bağımızın güçlenmesi ve hâliyle yaşama doğru bir şekilde dâhil olabilmek adına eğitim sistemimizde yapacağımız düzenlemeler iklim krizi gibi hayati konuların çözümünde etkili olur mu sizce?

Eğitim sistemimizde büyük bir boşluk bu. Çevre bilincinin küçük yaşlarda oluşturulmasına dair bir şey yapılmıyor. Bu konuda sınırlı sayıda da olsa kişisel çaba gösteren öğretmenler var. Bir radyo programında dinlemiştim, Ankara’da üç ilkokul öğrencisi, öğretmenlerinin önderliğinde böcekler üzerine yaptıkları çalışmayı anlatmışlardı. Genelde korkulan, tehlikeli hatta iğrenç bulunan böceklere sevgiyle yaklaşan, onların da yaşama hakkı olduğunu küçük yaşta öğrenmiş bu üç çocuk umut vermiş, moralimi yükseltmişti. Biz yeter ki verelim, onlar almaya hazır.  

İklim aktivisti Greta Thunberg ile de buluşuyoruz kurgunuzda ancak ufak bir farklılıkla. Greta şu anki yaşı ile değil, sanırım aktivist eylemlerine yeni başladığı 14-15 yaşlarındaki hâli ile karşımıza çıkıyor. Greta’yı kurgunuza dahil ederken neden daha küçük yaşlarını tercih ettiniz?

O yaşlarda bir çocuğun neler yapabileceğini, nasıl örnek olduğunu göstermek için bu örneği seçtim ve onu bugünkü yaşıyla değil Emre ve arkadaşlarının dönemine taşıdım.

Dünyanın geri dönülmez biçimde tahrip olmasının asıl sorumları biz yetişkinleriz. Ancak siz romanınızda kurtuluşun çocukların attığı adımlarda olduğunu anlatıyorsunuz. Oylarımızla seçtiklerimiz ve bizi yönetmeye söz verenler yani bizden her anlamda sorumlu olan siyasetçiler, bilim adamları, akademisyenler, mühendisler yerine çocuklara umut bağlamanızın nedenini öğrenebilir miyim?

Onlar geleceğin yetişkinleri ve her alanda söz sahibi olmaya aday bir kuşak. Güzel bir dünyada yaşamak en çok onların hakkı. Çocukların elinde sihirli bir değnek yok, onları iyi bir geleceğe hazırlamak yine yetişkinlere düşüyor

Emre’nin annesi kitap okuyan, babası haberleri izledikten sonra televizyonu kapatıp gazetesini okuyan ebeveynler. Televizyon hayatlarında neredeyse yok. Günümüzde ise evlerde izlemeseler bile hep açık o televizyon. İnsanlar sessizliğin tadını bile çıkaramıyor. Sohbet etmeden, paylaşımda bulunmadan, okumadan, tartışmadan evden işe, işten eve ya da evden okula okuldan eve bir hayat sürüp akşam da televizyon karşısında zaman öldürülüyor. İnsan kendine ve aile dediği insanlara bu kadar uzak olabilir mi gerçekten? Bu yabancılaşmanın temel nedeni nedir sizce?

Teknoloji fiziksel anlamda yaşamı kolaylaştırırken duygu dünyamızı dumura uğrattı. Ne yazık ki televizyonun, cep telefonlarının ve internetin tutsağı hâline geldik. Duygusal zekânın gelişimine önem veren aileler (nüfusumuza oranla çok azınlıktalar ne yazık ki) okul öncesi çocuklarına, geçmiş yıllarda yaşlıların masal anlatması gibi kitap okuyor. Çocuklar da büyük bir dikkatle dinlerken olayları, kişileri canlandırıyor; yani yeniden üretiyorlar. Televizyonda izledikleri çizgi filmlerde ya da bilgisayar oyunlarında her şey gözlerinin önünde, onlara hazır olarak sunulduğundan üretmiyor sadece tüketiyorlar. Kitap dinleyerek büyüyen çocuk okumayı söktüğünde bir aracı olmaksızın kitapla baş başa kalıyor ve okuduğu her şeyi kendisi canlandırıyor, yeniden yaratıyor. Teknolojik gelişmelerden çocukların uzak kalması mümkün değil ancak duygusal zekâlarının gelişmesi için yetişkinlere çok iş düşüyor. 

Romanınızda bizi bekleyen kötü sonları okuyoruz ancak üslubunuzun naifliğinden çok etkilendim. Siyah Rüya Taşı, didaktik olmayı bir kenara bırakarak gerekli dersleri çıkarabileceğimiz, umut edebileceğimiz ama bir yandan da harekete geçmemiz gerektiğinin altını çizen özenli bir dil ile yazılmış. Çocuk edebiyatında dilin kullanımı ve dil-metin ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?

Çocuklar için yazmak -benim için- yetişkinlere yazmaktan daha zor. Sizi izlemesi için ilgisini çekmeniz, onları yormayacak yalın ve akıcı bir dil kullanmanız, okuduklarını görüntüye dönüştürebilecekleri ayrıntıları seçmeniz gerekiyor. Yazarken, yazdıklarımı dönüp okurken şunu düşünüyorum; ben çocuk olsam bunu sever miydim, ya da sıkılıp bırakır mıydım?