Onları güneşli bayram sabahlarında, haftalıklarına zam geldiği günlerde, yeni giysiler içinde, ezilmiş sevgilerinde izledim. Küçük şenlikleri, buluşmaları, kavuşmaları da vardı. Ama o hüzün, gözlerinden, dudaklarının kenarındaki çizgilerinden hiç eksilmiyordu. Bu hüzün, onların öz gerçeğiydi. Gelenekleri, küçük adam kültürleri, şartlanmışlıkları, sabırlı ahlakları içinde tutsak ve sızılıydılar.

“Kâtip Çıkmazı” Önsözü, Dinçer SÜMER

Artık günümüzde gelişmiş medya araçları, endüstrileşmiş sinema, mega eğlence merkezleri var. Kent yaşamı hızla akıyor. Durup dinlenmeye, dinlemeye zaman yok gibi görünüyor. Ama çocuklar hâlâ masala ihtiyaç duyuyor. İyi anlatılan bir hikâyeyi dinlemenin verdiği hazzın hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir zevk olduğunun çocuklar da farkında. Bunun yanında atlanan her jenerasyonla birlikte hikâyeyi anlatırken “yeni anlatı teknikleri” geliştirme zorunluluğu da kaçınılmaz olarak beraberinde geliyor. Takdir edersiniz ki çocukluk da gençlik de her dönemin kendi içindeki değişkenleriyle biçimlenen bir yaşam kesiti. Biraz kalıplaşmış bir tabir olacak belki ama ben sokakta oynamış son neslin bir temsilcisi olarak alt kuşaklara biraz da bu bakış açısıyla, bu empatiyle yaklaşmanın doğru olacağını düşünüyorum. Sonuç olarak fikir ve sanat üretiminde de bu kuvvetli değişkenleri göz ardı etmeyi sonuna kadar yadsıyorum.

Hayat, geçmişe nazaran teknolojik gelişmelerle birlikte çok çok hızlı akıyor ve ben de yazının konuya olan eşleniği açısından bu hızla ele almaya çalıştım. Let’s go!

Her şey değişiyor. İnsanlar, hayatlar, duygular ve hatta on yıl önce içinden geçtiğiniz, bir dolu hatıranızın bulunduğu o mahalle arasındaki dar sokak bile… Öyle ki bir zaman sonra kendinizi bütün o hatıralara rağmen yabancılaşmış hissedebiliyorsunuz o sokakta. Eh bu değişimin sadece sizin sokağınızdan ibaret değil de daha küresel ölçekli olduğunu göz önünde bulundurursak, hayatta ve sanatta da bugün düne göre hiçbir şeyin aynı kalmadığını/kalamayacağını savunmak pek de yanlış olmaz. Ve fakat sanat? Ve fakat tiyatro?

Kişisel gözlemim odur ki, tiyatro sanatı bu değişim karşısında, birçok konuda beğeni ve tercihleri çok hızlı değişen alt jenerasyonlara “hitap etme” noktasında işi biraz ağırdan alıyor, gibi. Hâl böyle olunca “değişmekte olan” ile “kendini yineleyen” arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Bunun kendi tespitimce alt nedenlerine şöyle bir göz atacak olursak;

Örneğin yurdumuzda gerek kamu kaynaklarıyla gerek özel teşebbüslerin himaye ve koordinatörlüğünde birçok “uluslararası” Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Festivalleri organize ediliyor. Sanırım yeni jenerasyona dönük yapılan yegâne arayışlar da sadece bu tip organizasyonlarda kendini belli ediyor. Ya da ediyor-du. Festivallerin uluslararası kimliğinin ne denli sekteye uğrayıp nasıl lokal birer organizasyonlara dönüştüğünü daha önce “Festivaller Festivaller” başlıklı yazımda detaylı olarak ele almaya çabalamıştım. Dileyenler önceki yazılar arasından bulup okuyabilir.

Söz konusu yeni jenerasyon olduğunda çocuk ve gençlik tiyatroları festivalleri, alttan gelen ve gelmekte olan jenerasyonlara farklı kültürleri, anlatı tekniklerini, yeni, sürpriz buluşmaları sağlayan ve gençlik tiyatrosunda “yeni üslup”u belirleyen bir nevi öncü akım niteliğindeydi. Şimdilerde ise bu organizasyonların birçoğu (hepsi değil) böyle bir kültürel anlatı dilinin sağlayabileceği aktarımı ve besleyiciliği yerine daha kapital beklentilerle derlenmiş içeriklerden oluşuyor, gibi. Yani daha amiyane bir tabir ile; organizatörlerin ya da bu alanda gerekli vizyonu taşımayan kişilerin koordinatörlüğünde gerçekleştirilen bu buluşmalar, yerelden öteye geçmiyor. Kendi gördüklerimizi, kendi bildiklerimizi birbirimize anlatıyoruz, gibi.

Ne hikmetse bu tip organizasyonların başlığında “uluslararası” ibaresini ısrarla da tutuyoruz. Uluslararası demek sadece farklı ulusları bir araya getirmek değil ki. Dünya üzerindeki her bir millet ayrı bir renk, ayrı bir doku. Dolayısıyla farklılıkların bizi yeni ufuklara “kanalize” ettiği bir vizyon çalışması bu. Bir nevi sempozyum, gibi.

Bu çeşitliliğin eksikliğini, devamlı kendini tekrar eden bir döngüde kaldıkça daha da derinden hissediyoruz. Sanata talip olunmaz, sanat cezbedici olmalıdır. Yani çocuğun gözlerini ayıramadığı tabletten, gençlerin saatlerce başından kalkmadığı oyun konsollarından daha cezbedici bir şey vaat edemiyorsak, başaramıyoruz demektir. Vaat etmek ise asla ve asla sadece sürekli, yinelenen temsiller vermek değil. Çizgiyi aşmak, çağın üslubunu katarak yeni bir anlatı, yeni jenerasyona ulaşabileceğin yeni bir dil üretmek, gibi.

Sosyal ve dijital medya, muhatabı olan kitleye yeterince zengin içerik sunuyor ve bu içeriğe ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ve zahmetsiz. Yani çocukları ve gençleri tiyatroya çekebilmek bu alternatif çeşitlilikten ötürü, hiç olmadığı kadar zor iken, bir de bizler vasata dönüşen bir tekrarla neyi amaçlıyoruz? Geleneksel olanı yeniden yorumlamadan, onları abartılı kostüm ve uzun uzadıya didaktik metinlere boğup zaten zamanın bir getirisi olan daralan algı süresini, dağılmadan nasıl canlı tutabiliriz ki?

Bilhassa çocuk oyunlarında en rahatsız olduğum husus; dramatik metinler! Yaşamında ailesinden, çevresinden, eğitim hayatındaki otoriter figürlerden yeterince öğüt duymuyormuş gibi, bir de tiyatro sahnesinden ona parmak sallarcasına bir şeyleri dikte etmek, bir şeylerin ne kadar fena, bir şeylerin ne kadar güzel olduğunu tuhaf kıyas ve sonuçlarla sadece söylem olarak ortaya koymanın geçerliliği nerede? Neredeyse izleyicisini embesil yerine koyan ve;

  • Çimlere basmamalıyız değil mi çocuklar?
  • Eeeeeeeveeeeeeet!

gibi bir ifadeyi “interaktif” oyun olarak niteleyen, bazı çizgi film kahramanlarının devasa peluş-maskot kostümlerle playback diyalog ve müziklerle hareket etmesini pazarlayan, sadece bununla da kalmayıp bu popüler kültür ürününün “temsil” çıkışı bir de yan ürünlerini pazarlamaya çalışan, bu anlamda çocuğun duygusal hayranlığını ebeveyni üzerinde bir baskı unsuru oluşturtacak kadar kapital hırsa bürünmüş, eğitimli bir evcil hayvanın çeşitli engellerden geçmesini hoplamasını, zıplamasını ve türlü meziyetler sergilemesini dahi tiyatro olarak tanımlamaktan ar etmeyen bir yapı, bize yeniyi, değişmekte olanı, gelişmekte olanı nasıl anlatabilir ki?

Buraya kadar sadece sanki bu işin müteşebbislerini eleştiriyormuşum gibi algılanmış olabilir. Fakat öyle değil. Hangi kaynaklarla sanat içeriği üretilirse üretilsin ben geneli itibari ile bir vizyon eksikliğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Çok daha üst limitli kaynaklara sahip olup daha büyük prodüksiyonlar meydana getiriyor da olabilirsiniz, eğer yeni bir şey vaat etmiyorsanız, geçmişi tekrar ediyorsanız, fazla didaktikseniz, dramatik olanı sözle boğmuşsanız, oyununuz oynanırken sandalye gıcırtıları duyuyor, çocukların dikkatini devamlı olarak sahneye çekmeye çalışan ebeveyn ya da öğretmen nezaretinde güç bela oyunun sonunu görüyorsanız, tebrikler! Vasat, demode ve çağın gerisindesiniz. Ben bunun aksinin mümkün olabildiğini gördüğüm için bu kadar net bir yargıyla sunuyorum tespitimi.

“…ama ben gemilere binmek istiyorum. Kendini kıyıya vuran denizin bunu niçin yaptığını merak ediyorum. Derinlerde, çok derinlerde uyuyan, rüyasında kendini yeryüzüne fırlatan, uyandığında ise denizleri görüp yatışan… İşte ben onları merak ediyorum, işte ben onların elinde, gemisi tahta at olmuş, bir çocuk olmak istiyorum.”

Patara, Hacer BUYRUK

Yeni Danimarka ekolü bu anlamda bizler için öncü bir akım niteliğinde içerikler üretiyor. Öyle ki neredeyse tüm Avrupa’da çocuk ve gençlik tiyatrosunun yeniden biçimlenmesinde büyük rol oynadılar. Bizdekinin aksine oyunların süresi çeşitli pedagojik ve sosyolojik araştırmalar neticesinde optimum (ortalama 30-35 dk.) olarak belirlenmiş. Daha kısasını gördüm ama daha uzununu görmedim. Prodüksiyon olarak son derece minimal tercihlerde bulunuluyor; devasa dekorlar, bir yığın işlevsiz nesne ya da illüzyon amaçlı üretilmiş şeyler yok. Ne var: Sadece oyun! Oyunun öyküsünü destekleyecek birkaç aksesuar parçası, anlatıya uygun sadelikli bir kostüm tercihi, eğer kullanılacaksa müzik, efekt gibi unsurlar da genelde sahne üzerinde oyunculara bırakılmış. Oyuncular demişken kişi sayısı 2-3 bilemedin 4! Sahne metinleri çoğu zaman hiç söz barındırmıyor. Barındırsa dahi o ülkenin kültür dilinden çok az söz barındırıyor. Bu da anlatıyı bir hayli evrensel kılıyor. Rio de Janeiro’daki çocukla Kastamonu’daki çocuk aynı şeyi yakalayabiliyor. İşte yeni anlatı, işte yeni üslup. Doğrudan kör göze parmak değil hem söyleyip hem yapmak değil, tamamen fiziksel durumlar kurgulayıp size sezgisel yolla ulaşan bir anlatı türü.

Tiyatronun yeni dili “fiziksel olan”la birlikte evriliyor. Söz yavaş yavaş bitiyor. Yerini salt hikâyenin özü alıyor. Ne çocukların ne gençlerin hatta ne de yetişkin izleyicinin zaten dünyevi olana karşı bir şey duymakla alakalı uzun uzadıya algısı ve tahammülü var. Üstelik yapıt bir de sahnelenme tekniği açısından da geleneksel olandan uzaklaşamamışsa eyvah eyvah. O hâlde izleyici şunu sorguluyor; şimdi bu gördüğüm şeyi arkamı dönerek otursam ve sadece dinlesem ne kaybederim? Yeni jenerasyonun yeni söylemine yaklaşmak istiyorsak bu soruyu defalarca kez sormalıyız bir eserin üretim safhasında. Yakın çağın hızına ayak uydurabileceğimiz tek çıkar yol; sahne üzerinde sözü bırakıp harekete geçmek. I like to move it, move it!