1958 yılının 22 Nisan’ında Ankara’da doğmuşum. Her ne kadar yaşımdan daha genç görünsem de gerçek, bugünlerde altmış yaşının eşiğinde biri olmam. Hala bir devlet kurumunda özveriyle, bıkkınlık olmaksızın çalışıyorum. Mesleğim dışında tutkuyla sürdürdüğüm veya sürdürmeye çalıştığım faaliyetlerim de var. Bunlar beni yaşamın doğal yüklerine karşı sakinleştiriyor.

Çoğu gece yatakta sessizce uykuya sürüklenmeden önce yaşamımı neler etkiledi sorusunu  daima kendime sorar, görüntülerin kaçınılmaz olarak taşıdığı huzur ve hüzün karmaşası arasında kısa bir yolculuk yapar, derken kaybolurum. Beş unsur yaşantımda daima öne çıkmıştır. Önce tabii ki sevdiklerim gelir ki bunlar ailem ve bana güvenmiş, dostluklarını derinlemesine vermiş özel kişilerdir. Sonra futbol (hem seyircisi olduğum ama asıl olarak bu yaşta bile bütün ikazlara rağmen düzenli olarak ve tutkuyla oynayabildiğim artık benim için tehlikeli spor) ile sanatta, sonuncusunun sanat olup olmadığı konusunda bugün bile yoğun tartışmalar yaşanan üç dal: sinema, müzik ve çizgi roman.  Dolayısıyla çoğunlukla sanat içinde yüzüyormuşum gibi gelir bana. Ama bir taraftan da nedendir bilmem yaşamın başka gerçeklerini çoktandır kaçırmışım burukluğu da çöker üstüme ara sıra. “Senin çok yeteneğin vardı ama bunları heba ettin,” cümlesiyle beni o tuhaf hüzün dehlizine istemeden iterler. Bu yazıyı yazmak istiyorum, yaşantımın sanat faaliyetleriyle ilgili bağını ve beni nasıl beslediklerini ortaya koymak ve “herhangi biri” olan “ben” i deşmek için. Böylelikle kızıma ve sevdiklerime en güzel hediyeyi verebileceğimi düşünüyorum. Anı şeklinde düzenlemek istediğim bu yazı dizisi aslında birbirleriyle bağlantılı olan sinema, müzik ve çizgi romanın karışımından oluşacak bir kişisel dünya sunacak sizlere. Görsel hafızam da çok kuvvetli olduğundan sizleri benim için önemli ve değerli bir yola sokacağım. Kendinizden de izler bulabilmeniz inancı ve dileğiyle şimdilik sağlıcakla kalın.

BAŞLANGIÇ:

Ankara sonrası babamın işi icabı Konya’ya yerleşmişiz. 1964 yılının sonuna kadar orada  kaldık. Zihnimdeki ilk görüntüler, yazları tatilimi geçirmek için yollandığım babaannem ve dedemin İstanbul Kızıltoprak’taki bahçeli ev ve civarında yaşadıklarımı saymaz isek bu şehirden. Benim için bir masal diyarı gibiydi ve bu hissi hep korudum. Gerçi şehrin daha sonraki yıllarında, sahip olduğum ve yaşantım boyunca koruyacağım siyasi düşüncenin sanki tam karşıtı bir noktaya sürüklendiğine tanık  olmak ürkütücüydü ama Konya’yı daima şehri beyaza çeviren kışı, Alaaddin tepesi, Mevlana Türbesi,  siyah önlük beyaz yaka ile  gittiğim Mümtaz Koru İlkokulu  ve tabii çizgi roman ve çocuk dergileri ile hatırlayacağım.

Eve alınan ülkenin o yıllardaki en önemli popüler mecmuası “HAYAT” içinde yer alan “ALİ BABA VE KIRK HARAMİLER” resimli romanı (o vakitler çizgi roman tabiri kullanılmıyordu) masal olarak da sık sık ben ve kardeşlerime anlatıldığından hep ön plandaydı. Çocukluk, çocuğun iç aleminde  birbirinden ilginç bağlantılar kuran bir tatlı dönemdir. En azından benim için bu değerlendirmeyi rahatlıkla yapabilirim. O resimli romandaki ALAADDİN ve SİHİRLİ LAMBASI’nı ALAADDİN KEYKUBAT’ın mezarıyla ilişkillendirmiştim. Arabayla her geçişimizde mezarın yanından, kimseye söylemeden sessizce, resimli romanda genç olan ALAADDİN ile yaşlanıp ölmüş sultan ALAADDİN arasındaki bu bağı kurardım.

Konya’nın sihrini zihnime yerleştiren diğer önemli unsur sinemaydı. İlkokul birinci sınıfta “Ali okula koş,” ya da “Anne bana top at,” gibi fişlerimi sürekli kaybetmemin endişesini ve öğretmen öğrenecek diye yaşadığım çocuksu heyecanı hafta sonları hafifleten ve silen unsurdu sinema. Hele yaz dönemlerindeki yazlık  bahçe sinemaları… Sinemaya gitme arzusu o denli yoğundu ki, o dönemler toplumun en önemli eğlencesi olması yanında büyüklerimi neredeyse her fırsatta zorla sürüklememe neden olacak bir tutku oluşturuyordu. Yazlık sinemanın içine girer girmez tahta iskemlelere koşuyor ve beyaz perde büyüsüne gömülüyordum. Asıl film başlamadan önceki “pek yakında” ve “gelecek program” da gösterilecek film fragmanlarının zevki de apayrıydı. Babamın Rand-Rover marka arabasıyla şehrin merkezinden çıkar, sokak lambaları ışığı oldukça az gelen sokaklardan geçer ve karanlığa dalardık. Bir süre sonra içim dışıma çıkacakmış gibi beni heyecandan tir tir titreten minik ışıkları fark ederdim uzaktan. Sinemanın afişlerinin konulduğu panoların çevresindeki minik lambaların ışığıdır bu.

Konya’dan genel olarak gladyatör ve kovboy filmlerini özel olarak ise iki filmi çok net olarak hatırlıyorum. MOBY DICK ruhuma sinema tutkusunu aşılayan, bu sanat dalına kapılıp gitmemi sağlayan, son yıllarda etkisi azalır gibi olsa da hiç vazgeçemeyeceğim beyaz perde mucizesinin ilk adımıydı. Zannedersem içimde hayvan sevgisinin yeşermesine de önemli katkıda bulundu. O filmde beni ilgilendiren Kaptan Ahab’ın değil, beyaz balinanın mücadelesiydi. Siyah beyaz gösterilen daha sonra renklendirilen filmin sonunda bu dev balığın ölümüne çok üzülmüş ve bunu anneme dillendirmiştim. Diğer film ise SİNBAD’IN MACERALARI adlı olandı. Tepegöz’ün göründüğü sahne ile iki tarihsel canavarın mücadele ettikleri sahneler hala yanı başımda.

Müzikle ise ilk bağım herhalde mutfakta yemek yaparken şakıyan annemle ilgili olmalıydı.  Zeki Müren’e hayrandı ve sesi de çok güzeldi. Radyoda da Zeki Müren şarkıları ardı ardına çalardı.  Türk sanat müziğini pek fazla sevmesem de evet Zeki Müren o kendine has yorumu, besteleri  ve Türkçeyi enfes kullanımıyla  her zaman  bende özel bir yere sahip olmuştur. Annemin sesi ise sadece bu görüntüyle alakalı değildi, bizlere çoğu anne gibi tatlı tatlı masallar anlatırdı, o masalların ve daha öncesinde ninnilerin müzikal tınıları gönlüme yerleşmiş ilk müzik parçacıkları olarak değerlendirilebilir.

Resimli dünyaya çok çok küçük iken, takriben dört, beş yaşlarımı sürerken adım attım. Gönlümün giriş kapısında beni resimli masal kitapları -Doğan Kardeş Kitaplığı’nın büyük boy, lake kapaklı, muhtemelen İspanyol veya İtalyan ustalarca yaratılan dünyalar- ve ansiklopedilerin bilgiyi sevdirerek dağıtan, gösteren, neredeyse fotoğraf gibi düzgün, usta ressamlarca çizilmiş renkli resimli sayfaları karşılıyordu. Basılı ev sahipleri aslında bundan çok daha fazlaydı. Her türlü mecmuanın fotoğraf, illüstrasyon ve karikatür içeren yaprakları, hatta önce ben bakacağım sen bakacaksın telaşına düşülen gazetelerin siyah beyaz da olsa fotoğrafları, iç sayfalarındaki çizgi bantlar ve günlük  seriler, hafta içi ve sonunda oynanan futbol ligi karşılaşmalarında atılan gollerin çizimleri, görsel unsurlarla doldurulmuş pazar ilaveleri… Daha minimal bir şekilde isimler düzeyinden anlatırsak,  örneğin RESİMLİ BİLGİ’ler, RENKLİ DÜNYA’lar, HAYAT ve SES mecmuaları, EKİCİGİL YAYINLARI, MAYK HAMMER’ler, çocuklar için İYİGÜN YAYINLARI, ZÜHAL YAYINLARI… Bütün bunlar ve çok daha fazlası ve kendilerine eşlik eden matbaadan yeni çıkmış basılı her şeyin kendine özgü mürekkep ve baskı kokuları.

1962-67 arasındaki altı yazın bir bölümünde dedemin Kızıltoprak’taki bahçeli tek katlı evine gönderildim. Buranın rutubet ve eskiye ait her şeyin kokusunu barındıran ve her daim temiz tutulan misafir odasında, camlı bir büfenin içinde yatay basılmış bir fasikül hatırlıyorum. Konya’dan ve daha sonra yerleştiğimiz Adana’dan yaz tatili için neredeyse koşarak gelip yanlarında kaldığım sevgili dedem ve babaannem ile coşku ve sevgiyle ilk kucaklaşmamızdan hemen sonra evi gezmeye başlar ve sonunda o odaya girerdim. Büfenin üst rafında, yeşil bir likör şişesi ve bardaklarının yanında bir MİKİ mecmuası dururdu. Ve her gelişimde aynı yerde bulurdum onu, belki biraz daha yıpranmış olarak.  Büyüklerim benim için sanki özel olarak aynı yerde saklıyorlarmış gibiydi. Yarı renkliydi ve hatırladığım ilk resimli mecmuaydı. MİKİ ile ikinci ve asıl buluşmam ise PULHAN YAYINEVİ’nin serisiyle oldu. Dergi arkasında MUSTAFA EREMEKTAR (MISTIK)’ın TAŞ DEVRİ serisi yer alırdı. MISTIK’a özgü şirin tiplemeler ve yine MISTIK’tan tek sayfalık NASREDDİN HOCA. O dergide bir arka sayfa reklamı da hep zihnimdedir. ALTAN ERBULAK’ın çizgisiyle İPANA diş macunu reklamı. Çoğu dergi çocuğun gelişimi ve beden temizliği için reklamlar kullanırdı.

Dedemin evinin iki bölümü daha benim için bir kitap ve dergi vahası gibiydi. Tavan arası ve “dedemin odası” ya da diğerlerinin dedenizin odası dedikleri küçük oda. Burası tam bir mezbelelikti aslında. Bir köşeye atılmış resim çerçeveleri, dedemin bizzat hazırladığı reçel kavanozları, bir eski büfe ile bir çekmece arasına ağını örmüş ve kesinlikle dokundurulmayan bir örümcek, eski HAYAT mecmuaları, sinema dergileri ve İNÖNÜ ansiklopedi nüshaları. Ve cep kitabı şeklinde MAYK HAMMER’ler ile daha büyük ebatta AGATHA CHRISTIE’ler. Yığınla mecmuayı da eklerseniz tam bir hazine yeriydi benim için.

Zihnime ilk kazınan imza WALT DISNEY’inki idi ve çoğumuz gibi MİKİ FARE ve diğer karakterlerin tamamının onun elinden çıktığını düşünürdüm. Ta ki kırklı yaşlarda onun aslında 1926’dan itibaren hiç çizmediğini ve stüdyosuna topladığı tüm değerli sanatçıların isimlerini kesinlikle kullanmalarına izin vermediğini “VAKVAK AMCA NASIL OKUNMALI?” adlı iki Şili tabiyetli eleştirmenin yazdığı zehir zemberek kitabı okuyana kadar. Bütün o sihirli görüntülerin arkasında Amerikan emperyalizminin bulunduğunu belirten kitapta sübliminal ve/veya açık görüntülerle aslında kapitalizmin vurgulandığı anlatılıyordu. Tabii ki bu bilgiler çok sonraki yılların bilinçlenmesiyle edinildi. Yine de WALT DISNEY ve çalıştırdığı çok sayıda usta sanatçının yarattıkları büyülü dünyayı kimse yadsıyamaz. Yıllar sonra seyredeceğim FANTASIA adlı, sloganı “görüntüyü duy, müziği gör” olan beş bölümden oluşan ve klasik müzik eşliğinde sunulan sinema şaheserinde bu büyünün bir kısmına nefesim kesilerek tanık olmuştum.

Daha öncesinde üç yaşlarında iken, ailemin de geldiği bir yaz döneminde İstanbul Kızıltoprak’ta  kaldığımız  küçük evin bahçesinde yaz aylarında geniş bir tahta çitin içinde oynarken beni inanılmaz derecede heyecanlandıran haftalık bir görüntüyü hatırlıyorum. Bulutlar sakin sakin gökyüzünde akarken ve yazın sıcağını algılarken bahçe kapısının açılışı ve postacının gelişi. Annem beni postaneye  abone yapmıştı ve o üniformalı, kasketli adam her hafta elinde sallayarak bana TENTEN mecmuası  getirirdi. Karakterlerin resimleri ve maceralardaki kareler bana o zamandan beri güven ve huzur verdi.  BURHAN YAYINEVİ hem bu sevimli gazetecinin hem de daha pek çok Fransız- Belçika örneklerini yayınlıyordu. Tabii kopya olduklarını çok sonraları öğrendim. 1971 de KARACA YAYINEVİ’nin iki üç maceralık ilk renkli TENTEN’ine  kadar bunu bilmiyordum. Orijinal ve tabii ki renkli haliyle bambaşkaydı TENTEN.

Asıl maceram ise tüm kuşağımızın olduğu gibi TEKSAS ve TOMMİKS ile başladı. Bu, o dönemin çocuk ve gençlerini kısa sürede müptela yapan bir tatlı alışkanlıktı. Verdikleri yığınla değer arasında ben asıl olarak dostluk ve sevgi kavramlarını buldum. Ve özgürlük hissi. Nereden mi? Bütün maceralar yeni yerleşim yerleri olan kasabalar ve kaleler dışında dağlarda, orman ve ovalarda geçiyordu neredeyse, açık havayı sunuyordu kareler. Her şey açık havadaydı sanki. Açık havada yemek yeniyor, uyunuyor, espri yapılıyordu. Her şey çocuk denilen varlığın ruh yapısına uygundu.

60’lı yıllar hep resimli mecmua kokularıyla geçti ve bu kokular 70’lere de yayıldı. Dergilerin sadece okunması, hızlıca tüketilip başka bir mecmuaya geçmemiz oluşturmuyordu bu harika atmosferi. Dergiler ve karelerdeki kahramanların, karakterlerin dünyasına dalarken sosyalleşmeyi de yaşıyorduk.  Yaşları birbirine yakın çocuklar ve gençler bulduğumuz her mekanda – bu genellikle bir arsa kenarı, kaldırımda bir ağacın dibi, kızları ve erkekleri kestiğimiz bir duvarın üstü ya da bir mahalle bakkalının ön kısmı olabiliyordu – sanki sessiz bir okuma ayini yapar gibi ellerinde mecmualar, birbirlerinden destek alarak okur, okur, okurduk. Tamamen yasaklanan ya da sadece yaz mevsimine sıkıştırılan çizgi roman okuma özgürlüğünü doyasıya yaşarken bizleri uzaktan görüp ama elimizdekilerin ne menem bir şey olduğunu fark edemeyen büyüklerin ise muhakkak ki hoşlarına giderdi toplu okuma saatleri.

Eğer çizgi romanları renklerle ifade etmek mümkün olsaydı RED KİT ve SİPRU’yu sarı,  KARAOĞLAN’ı mavi, daha sonra anlatacağım ABDÜLCANBAZ’ı ise gökkuşağının tüm renkleriyle  göstermek isterdim. ABDÜLCANBAZ ve doğrunun yanında olan arkadaşlarının harikulade maceralarında yaşamın ve asıl olarak içinde bulunduğumuz toplumun tüm mesele ve kavramlarının ele alınmasından dolayı.

TEKSAS ve TOMMİKS tutkusu yoğun bir şekilde sürüp her hafta bu dergileri alma çılgınlığında debelenirken söz konusu mecmuaları çıkartan CEYLAN YAYINEVİ art arda uzak batıya ait başka kahramanları da beğenimize sunuyordu. Sinemalarda çok sayıda Western filmi bu türe olan ilgimizi körüklüyor ve uzak batının tozlu sokaklarına, soygunculara, silahşörlere, Amerika’nın ilk sahipleri Kızılderililerin yaşam ve mücadelelerine azımsanmayacak bir merakla dalıyorduk. Her zaman olduğu gibi iyilerin ve kötülerin mücadelesi vardı o karelerde ama iyi kimdi, kötü kimdi? Genel bir şartlanma içinde Kızılderililerin vahşi ve kötü oldukları bilgisiyle hareket ediyor gibiydik ama kısa zamanda Kızılderililerin de iyi olanlarıyla karşılaşınca, çizgi romanlarda ana karakterlerin çocuklukların da en yakın arkadaşlarının bir yerli çocuk olduğunu öğrenince onlara ilk sempatimiz doğuyordu. Sinemada ise STEWART GRANGER ve ALAN LADD’in oynadıkları karakterlerin yanında yer alan Kızılderili WİNNOUTU, ACI İNTİKAM filminde ise melez bir tiplemeyle BURT REYNOLDS bu duygumuzu  çoğaltıyordu. Sinema tutkum ve bilgim giderek büyüyordu. Anlatılamayacak bir özgürlük duygusunun peşinde olduğunu düşündüğüm, sürekli olarak şövalye, kovboy ve korsan resimleri çizen dedem ve gizem korku temalarını seven babaannem ile Kızıltoprak bölgesinde neredeyse tüm yazlık sinemaları arşınlıyorduk. Bol bol Western filmi bizleri deliye döndürürken, korku ve dehşet filmleriyle de tanışıyor, tabii ki  Yeşilçam’ın siyah beyaz filmleri, bilhassa o dönemin VAHİ ÖZ (Horoz Nuri), AHMET TARIK TEKÇE, SADRİ ALIŞIK, Vahi Öz’ün belalısı MUALLA SÜRERli komediler kesinlikle atlanmıyordu.

Devamı yok yakında…