1964 yılında Konya’da, altı yaşımı sürerken eve alınan Hürriyet gazetesinin iç sayfalarından birinde, şaha kalkmış bir at üzerinde, başında uzun siyah saçlarını örten tolgası, elinde kılıcı, güleç yüzlü bir genç savaşçıyı görünce deliye dönmüştüm sevincimden ve herhalde bir iki hafta boyunca söz konusu derginin çıkıp çıkmadığıyla ilgili soru yağmuruna tutmuştum annemi. KARAOĞLAN’dı  gelen. Gazetede  zaman zaman  öncülü  KAAN’ı takip ediyordum ama  KARAOĞLAN söz konusu karakterin sanki daha rötuşlanmış haliydi. Bitmez tükenmez gibi gözüken Uzak Batı serüvenimizin  arasına öyle bir girdi ki KARAOĞLAN, artık  hayallerimizde  sadece Amerika’nın içinde yol almıyor, yine açık havada bu kez Ural dağlarında, bozkırlarda at koşturuyor, karakterimizle buz gibi ayran ya da kısrak sütü  içiyorduk. İtalyan serileriyle ortak noktalar çok fazlaydı, mesela dostluk kavramını pekiştiren üçlüler. Genel kural ana karakterin yanında iki arkadaşının bulunmasıydı.  TEKSAS’ta bu kişiler yetim RODİ ve şişman profesör OKLİTÜS,  yüzbaşı TOMMİKS’de ise sürekli kanyak içip sarhoş gezen  iki yetişkin, KONYAKÇI ve doktor SALLASO iken KARAOĞLAN’da  bu formül MİCHEL ZEVACO’nun arka fonda Fransa tarihini resmettiği şövalye destanı PARDAYANLAR’dan esinlenildiği belli olan baba oğul temasından faydalanılarak yaratılan babası BAYBORA, at uşağı eski savaşçı BALABAN ve akıl hocası kocamış ÇALIK olarak kurulur. Mizahi bölümler de birbirine benzer. Görsel  farklılık ise şiddetin çok daha fazla olması ve kadın unsurudur. Neredeyse aseksüel dünya bir anda cinselliğin fazlasıyla yaşandığı çok daha yetişkin bir dünyaya dönüşmüştür. Çocuk olmamıza karşın bu özellik bizleri cezbediyordu. Metin kısımlarında ise önceleri çok benimsediğimiz bir milliyetçilik vurgusuyla karşılaşan bizler buluğ çağına doğru yol alıyorduk.

KARAOĞLAN, ilk on üç sayısından bir süre sonra sanatçı SUAT YALAZ’ın yeniden yurda dönmesiyle ikinci ama en önemli serisine başladı ve yaklaşık yüz seksen yedi hafta devam etti. Çoğumuzun dünyası gibi benim çocuk alanımda da kovboylar, Vikingler, gladyatörler, Romalılar ve bizden kılıçlı kahramanlarla sarılmış gibiydi. Oyunlar sırasında kullandığımız, bizlere satın alınan plastik kılıç ya da ağaç dallarından yaptığımız yay ve ok, yine özel günlerde hediye olarak getirilen demir tabanca gibi silahlara bakıldığında sanki farklı zaman dilimleri tek bir dilimde toplanmışçasına komik görüntüler ortaya çıkardı. Dedemin bana çakısıyla yontup verdiği ok atan Orta Çağ tüfeğini de katarsak çok hoş bir silah karmaşası içinde sürdürürdük savaş oyunlarımızı. Büyükler gerçek silahlarla dünyanın dört bir köşesinde birbirlerini acımasızca yok ederken biz mahalle çocukları sanal öldürme, isyan, kötülere direnme provaları yapıyorduk. Masumduk hepimiz ve aslında iyinin ve adaletin nerede olduğunu araştırıyorduk. Biz bu oyunları sürdürürken Amerika Vietnam’a saldırıyordu.

1965 yılında Adana’da çocuk ruhuna çok uygun ve içindeki renkli siyah beyaz harika çizimleriyle beni mest eden ASLAN KARDEŞ’i okumaya başladım.  Kareler, altlarındaki metin kısmı kafiyeli şiirsel bölümler ile destekleniyordu.  Huzur veren bu derginin bir sayısını,  Adana’da ilkokul üçüncü sınıfta benim gibi çok sevilen GÜL adlı bir kızın çantasından gizlice aşırmış, onun şikayeti üzerine öğretmenim tarafından suç nesnesi mecmua ile çabucak yakalanmıştım. Sevgili büyüğüm beni tatlı bir şekilde ikaz etti ve olay kapandı. EĞMEN TEĞMEN diye ad ve soyadı kafiyeli öğretmenim İstanbul’a kesin olarak yerleştikten sonra bile tüm  ilkokul boyunca bana güneyin bu sıcak şehrinden “küme” dergileri yollayacaktı. Adana’da bir hırsızlık daha yaşadım. Okulun arkasındaki çingene pazarında çeşitli tahta kulübeler içinde ikinci, üçüncü el eski çizgi roman dergileri iştahımı öylesine kabartırdı ki bir akşam ölçebildiğim tüm risklere karşın bir deneme yaptım ve yakalandım. Uzun bıyıklı çingene “Çaldıklarını çıkar!” diye sert ve korkutan bir sesle yanı başımda bitiverdi. Utanç içinde önlüğümün altındaki kazağımın ön kısmını pantolonumdan çıkardım ve üç dört adet KARAOĞLAN sapır sapır yere döküldü. Çingene bunu bir daha yapmam halinde kolumu kıracağını söylerken kıpkırmızı bir yüzle evin yolunu tutmaya başlamıştım bile. Eve geldiğimde gerçekten utanıyordum ve tuvalette önlüğümü çıkarıp elbisemi düzeltirken yine bir şeyler düştü. Açgözlülüğümden arka kısmıma da bazı mecmualar sıkıştırmışım. İki adet TEKSAS fasikülü. Utanç hızla geçti yerine acayip bir memnuniyet geldi. Yaptığım hırsızlık masum muydu bilmiyorum ama resimli mecmua tutkunluğum had safhadaydı.

KARAOĞLAN’a Konya’da başladım, Adana’da almayı sürdürdüm ve kesin dönüş yaptığımız İstanbul’da ise haftalık olarak çıkan çok sayıdaki mecmua ile birlikte KARAOĞLAN sevgisi hep devam etti. Kapaklarını çokça SUAT YALAZ, zaman zaman da ileride çıkacak olan TOLGA’nın çizeri APTULLAH TURHAN’ın çizdiği bu çizgi karakterin dergisi 1967 yılında yenilenecekti. Gazetelerde bu ebatları ve içeriğinin değiştiği vurgulanan KARAOĞLAN’ın reklamı yapılırken merakla bekliyordum. Nihayet çıktığını haber verdi gazete ve  babaannem bir akşam üzeri, Kızıltoprak’taki gazete bayiinden bana yenilenmiş büyük boy mecmuayı satın aldı. 171. sayıydı. Yaklaşık on, on beş dakika sonra oturduğumuz pastanede önüme getirilen pastayı  tatsız bir şekilde didiklerken çocuksu bir hoşnutsuzluk içindeydim. Bu uzun saçlı kalbimizi çalan savaşçıya ayrılan bölüm iyice azalmış, mecmua başka çizgi romanlar ve çeşitli metin kısımlarıyla doldurulmuştu. Aslında 68 kuşağının beğenileri üzerine kuruluydu yazılı sayfalar. Avrupa’da BEATLES grubunun Amerika’da ELVIS gibi sanatçıların açtığı müzik yolları, bu hippi kuşağının asıl aracı motosiklet üzerine sayfalar dışında arka bölümde okudukça meraklandıran bir korku çizgi romanı bulunuyordu. KARAOĞLAN’ın kısaltılmasıyla ilgili üzüntüm söz konusu dehşet çizgi romanının devamını merak etmemi engelleyemedi.

İSKELETLER GEMİSİ adını taşıyordu çizgi öykü. İki balıkçı denizde kayalıklara çarpmış bir gemi bulur. Gemi boş görünmektedir güverteye çıktıklarında ise insan iskeletleriyle karşılaşırlar. Balıkçılardan biri kaptanın odasına girer ve günlüğünü okumaya başlar, sayfalar azalır ve son sayfaya gelir : “…Kaptan köprüsünün her tarafı sımsıkı kapalı…Geminin rotasını  sahile yönelttim. Canımı kurtarma şansım var sayılır…Herşeye rağmen yazıyorum. Yazdıkça içinde bulunduğum dehşeti , kapının dışında beni bekleyen dehşetli şeyi unutabiliyorum…Fakat…Fakat bir hata yaptım galiba…” Hatanın ne olduğunu deli gibi merak etmiştim. Hafta bitmek bilmemişti. Evet, havalandırma deliklerini kapatmayı unutmuştu kaptan. Balıkçı MANUEL günlüğü kapatır, titremektedir. Ürkek bir iki adım atar, ayaklarının altında ezilen bir şeylerin çıtırtısını duyar. Birden geminin neden iskeletlerle dolu olduğunu anlar, her şeyi kavrar. Dışarı çıkıp arkadaşını ikaz etmek ister ama çok geçtir. Güvertede etlerinin büyük kısmının kemiklerine kadar sıyrıldığı, son çırpınışlarını yapan arkadaşı kımıl kımıl bir kütleyle kaplanmıştır. Milyonlarca karınca, Brezilya ormanlarının önlerine ne çıkarsa silip süpüren, sonra hemen yiyecek başka şey arayan ve yedikçe çoğalan et yiyen karıncaları…

Allak bullak olmuştum. KARAOĞLAN artık bu çizgi hikayeler için de cazip geliyordu bana. Kısa bir süre sonra KORKU MAGAZİN piyasaya verildi. Bu daha sonraki hikaye.

Eğitimli ve sanata önem veren bir aileye sahip olmak büyük şanstır. Bu sayede müzik, sinema, edebiyat gibi sanatların içinde bulundum. 68 kuşağının havasını solumak ise ayrı bir kıvanç oldu. Bugün bile o kuşağın beklentilerini, düşünce yapısını kendi içimde özümsemiş olduğumu görüyorum. Savaşa hayır sloganının arkasında barış ve sevgi yatıyordu. Özgürlük bas bas bağırıyor ve müzik grupları bu kavramları vurguluyor, sinema ve edebiyatın bir kolu bu düşünce yapısına destek veriyordu. Geriye baktığımda hüzün duysam da bu amaca ulaşılamadığı için iki ana noktaya tutunarak umudumu koruyorum. İlki hedeften daha değerli olanın hedefe gitmek için gösterilen çaba olması. Diğeri de umudun asla bitmeyeceğine dair binlerce milyonlarca işaretin de var olduğu…….