Dedem ve babaannem ile aramdaki bağ müthişti. Sevgiyi karşılıklı duyuyor ve birbirimize hissettiriyorduk ve buna ilaveten bilhassa dedemden bana doğru bir bilgi akışı vardı. Bunu da dergiler, mecmualar üzerinden yapıyorduk çoğu kez.

Yaz akşamları geceye dönüşürken verandada, gökyüzündeki  huzur veren  milyonlarca ışık altında, uzun eski bir kanepeye yayılarak üçümüzün gerçekleştirdiği içten sohbetlerimiz zihnimden ve gönlümden hiç silinmedi. VİTA kutularına yerleştirilmiş sardunyaların ve gece aromalarını çılgınca yayan tüm çiçeklerin yarattığı sarhoşluk içinde dedemi dinlerdim. Hatıralarını, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki köşk yaşantısını ve savaş sonrasında gördüklerini fırsat buldukça, coşkuyla bir hediye verir gibi, muhakkak ki anılarının bazılarını özleyerek bana aktarırdı. En büyük torununa. Tavan arasından bulduğumuz mecmualar hakkında da bilgiler verirdi. Babaannem de kendi gençliğini hemen hiçbir bölümünü atlamamak için titizlikle, ağır ağır, bir yerlere dalıp giderek bana iletirdi. Hatta birbirlerinin sözünü de zaman zaman kesip ikisi de bana, çok sevdikleri torunlarına öncelikle ulaşmak isterlerdi. İkisi de sanki farklı dünyaların insanı gibiydiler. Gerçek de böyleydi.

Dedem, AFACAN diye bir mecmua bulmuştu tavan arasından, muhtemelen babamın küçüklüğünde alınanlardan biriydi. 30’ların ortasına aitti. İyi korunmuş muydu yoksa sayfalarının çok kaliteli olmasından mıydı bilmiyorum ama yıpranmamıştı. Hayran kaldığım o ince sayfalar, metin kısımları ve çizgi romanlarla doluydu. Dedem bu vesileyle Cumhuriyet Dönemi çocuk dergilerini anlatmaya koyuldu o akşam. Daha sonra yeni bilgiler de verdi bana ve böylece bu dergilerin ne denli etkili olduğunu ve eğitimcilerin bunlara ne kadar çok önem verdiğini öğrendim. Daha sonraki yıllarda çizgi roman araştırmacılığına kendiliğimden girdiğimde o nesil, yani Cumhuriyet’in ilk nesli için bu mecmuaların kıymetini daha iyi idrak ettim. Çocuğa yönelik bildik amaçlarının yanında asıl gayeleri eski yönetim şeklini değiştiren Cumhuriyet’e yönelik eğitim, öğretimi eğlendirerek vermekti. Görünen şekli buydu. Bir taraftan da çocuk ve gençleri tarihinden de koparmadan sağlıklı, ülkesini seven, çalışkan, sevgi ve saygıyı unutmayan, sportmen bireylere dönüştürmek amacını taşıyorlardı. Savaş sonrası yetişkin nüfusun azalması bir sorundu ve genç nüfusun doğru bir şekilde donatılması gerekiyordu. Cumhuriyet çocuğunun ve gencinin vücut ve ruh sağlığı açısından doğru bilgilerle yetiştirilmesi hedefti.

1928 yılında gerçekleştirilen harf devrimiyle birlikte tüm ülkede başlatılan okuma yazma seferberliğinin ürünlerinden biriydi AFACAN ve sonrasında çıkarılan tüm diğer dergiler. Öğretmenlik  mesleğinden gelen iki eğitmenin – HASAN TAHSİN DEMİRAY ve MEHMET FARUK GÜRTUNCA –  bu alandaki çabalarını daha sonraki yıllarda teferruatıyla görecektim.

Çocuğun görsel ve metinsel olarak desteklenmesi için görsel malzemenin ve metin bölümlerinin doğru bir dengede verilmesi gerektiği açık olup ayrıca iki yolla da verilenlerin çocuğun yaş grubuna ve onun inkişafına uyumlu olması elzemdir.

İlk dönem çocuk dergilerinde görsel malzeme olarak WALT DISNEY stüdyolarının ürünleri ve çizgi romanın ALTIN ÇAĞI denilen bölümünün Amerikan menşeli çalışmaları kullanılacak, ilgili tarih “macera” olgusunun sınırlarını genişletmesiyle değişik alt türlere ilişkin örnekler ile zenginleşmeye başlayacaktı : Bilim kurgu (FLASH GORDON, BRICK BRADFORD), Orman (TARZAN), sihirbazlık ve illüzyonizm (MANDRAKE), kara polisiye (DICK TRACY), ilk feminist çağrışım (CONNIE), dedektiflik ve polisiye (RIP KIRBY) vs…

Miki fare dışında bunlar benim dönemimin dergi ve çizgi romanları değildi aslında. Ben TEKSAS ve TOMMİKS çocuğuydum her şeyden önce.

Yazlarımı yalnızca Kızıltoprak’ta geçirmiyordum. Annem ve babam diğer şehirden yaz ayı için gelince kısa bir süre de anneannemin BÜYÜKADA’daki tahta ahşap evine geçiyorduk. Yıllar önce anneannemin ikinci evliliğinde ismini aldığım dedem tarafından bir Rum’dan satın alınmıştı. Büyükada’nın Tepeköy semtindeki yokuşu koşa koşa çıkardım ve nefes nefese girdiğim gölgeli bahçede eve doğru baktığımda anneannemi açık cama bir kolunu yaslamış olarak görürdüm. Bizleri  tatlı tebessümüyle beklerdi. Ve eklerdi çok sevdiğimiz gül reçelini yaptığını söyleyerek. Evin bahçesi meyve ağacı ve çiçek doluydu. Bir de sarnıç. Dışarıda da bir küçük tuvalet. Babam bir akşam İstanbul’dan bana KARAOĞLAN ciltlerinden biri olan SAMARA ŞEYHİN KIZI’nı getirmişti elinde sallayarak. KARAOĞLAN mı dedim, tabii, başlangıcı var, anlatayım.

Çocuk dergilerinin içerik dışında, eğitimciler ve ailelerden de aldıkları destekle diğer mecmualara karşı bir üstünlükleri vardır. Çizgi romanın çocuklar ve gençler için zararlı, en azından yararlı olmadığına dair bir görüş ellili yılların yarısından itibaren seksenlerin başına kadar az veya çok etkili olmuştur. Bu etkide ailelerin bilinç düzeyleri,  siyasal eğilimleri önemli etkenlerdendir.

Dergilerdeki  “metin”  kısmı sanki çocuğun okuma yolundaki en itici güç gibi görülür. Toplumun bir kısmı için görsel olan sanki önemsiz gibidir. Halbuki görsel olan metin kısmının da tüketilmesini sağlar. Burada önemli bir nokta dergilerin edebiyat, inceleme, sanat, araştırma bölümlerinde  kullanılan edebi, resmi dil ile çizgi romanlarda kullanılan konuşma dilinin, hatta jargonun çocuk ve genç tarafından ne denli özümsendiğidir. Çocuk okuma öğrenme ve bunu geliştirme yolculuğunda çizgi romanın o dönemlerde doğru çeviri yapılmamasından da kaynaklanan dilini benimserse bu benimseme onun yaşamı boyunca kısır bir gramer bilgisiyle hareket etmesini sağlar ki bu durum uzun vadede anlatabilme, düşünme ve yorum yapabilme yeteneğini törpüleyecektir. Ancak her iki dil bir anlamda zenginliktir, önemli olan uzun ve kısa cümleler arasında ve güzel, doğru anlatım ile argo jargonu ve kısa anlatım arasında denge kurabilmektir.

Bütün mahallelerin kendilerine has kokuları vardır muhakkak, Kızıltoprak’taki Zühtüpaşa Mahallesi’nin de öyle. Fırıncısından yayılan taze ekmek kokusu, gazete bayisinden yayılan Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın kahve kokusu, eski usul küçük bıyık bırakan kasap Muhittin Bey’in kasap dükkanının ve ARI Pastanesi’nin önünden geçeni adeta içeri davet eden pasta çörek kokuları. 1960’ların kokuları. Ve sesler. Doğanın tüm güzel sesleri tabii ki, çünkü henüz yok edilmemiş çamlık ve inşaata acımasızca kurban edilmeyen ağaçlardan gelen kuş sesleri. Kıyıdaki dalganın sesini de duyardık çünkü her şeyi , sesleri bile yok eden uzun, upuzun binalar henüz yoktu. Seslerin en güzeli de müziğinkiydi. Hippi kültürü, Avrupa’da BEATLES dönemi, Amerika’da ELVİS’ler FRANK SİNATRA ve DORİS DAY’ler, rock&roll etrafı kasıp kavuruyor ve ülkemizde yeni yeni gruplar kuruluyor. Mahallemizde de bahar ve yazları her yerden bateri sesi geliyor. Davulunu, bagetini kapan gitarını alan iki üç kişi orada, üç dört kişi başka bir evin bahçesinde çalışıyorlar. Belki Fenerbahçe’de bir kulübe kapağı atıp meşhur olabilecekler.

Ses, koku, müzik her şeyi kapıyorum. Hepsi zihnime ve ruhuma yerleşiyor.

Bir anı. Paylaşayım.

TEKSAS ve TOMMİKS o hafta kahramanlarının lake kaplı karton posterlerini vermiş. 1967 yazının  ortası.  “İKİZLER Sineması’nda bu akşam” diye başlayan kamyonetin hoparlöründen çıkıp kapımızda yankılanan ve sonra toz toprak dolu yolda uzaklaşan ses. Geceyi seven çiçeklerin mahalleyi mis gibi kokularıyla sarıp sarmaladıkları akşam yola çıkıyoruz. Her zamankinden daha önce. Sinema önü tıklım tıklım.  Tanıdıklar, komşular, kızlı erkekli bütün mahalle orada gibi.  Sinema gibi mekanlar herkesin yine tanıdıklarına rastladığı ve dolayısıyla aradaki bağları damla damla kuvvetlendiren yerlerdendi. Biletler alınıyor ve tahta yamru yumru sandalyelerdeki yerlerimizi alıyoruz. Gecenin özelliği ise film öncesinde çıkacak olan orkestra. Büyüklerimizden biri çamlıca gazozu, frugo ve alaska getirdi. Ardından yastık satın alındı. Peki hangi orkestra? Bir süre sonra anons yapıldı, ışıklar söndürüldü, perdenin arkasındaki eski yapı simsiyah gözüküyordu ve sahnenin bir bölümüne projektör tutuldu.

DAĞLAR KIZI REYHAN sadece küçüklüğümün değil bugün bile içimin titremesine sebep olan ve yıllar önceki duygumu aynı şekilde hissettiğim ilk parçalardandır. Müzik hepimizi en hızlı şekilde zaman içinde dolaştıran bir sanat dalıdır. Aslı bir Azeri türküsü olan bu harika şarkıyı ilk kez daha sonraları Türk sanat müziğine geçecek olan KAMURAN AKKOR söyledi ve hepimizi avucuna aldı. İşte İKİZLER SİNEMASI söz konusu gecede bu sevilen sanatçıyı ağırlıyordu. Evlendiği veya evleneceği eli kulağında olan VASFİ UÇAROĞLU da elinde bagetleri davulunun başında bekliyordu. KAMURAN AKKOR o alımlı genç güzel kadın REYHAN’ı , LALELER’i ve daha birçok parçayı orkestra eşliğinde seslendirdi. Alkış, alkış ve kahküllerini sallaya sallaya VASFİ başladı soloya. Ne de güzel çalıyor, ritim ihtiyacımızı gidermede çok usta. Ben bir taraftan da yanımdaki büyüklere soruyorum saatin kaç olduğunu. Filmin başlamasına çok az var, derken filmin başlama saatini biraz geçiyor ama adam doymuyor ve devam ediyor bateri çalmaya. Vasfi çok iyi yine de beklentimiz VAHİ ÖZ . Onu izlemeye doyamayız. Adanalı pamuk tüccarı, sinirli, öfkeli ama iyi kalpli. Çapkın, gözü hizmetçilerde ama bilhassa BEDİA duymasın maazallah onun gözünü oyar. Ve VASFİ devam ediyor, kendini öyle kaptırdı gitti. Birazdan önce yumuşak tonda yuhalamalar ve VAHİ ÖZ tezahüratları.  Aldığımız yastıklar sert sandalyeler için ama bunlar sahneye atılıyor. VASFİ bir taraftan devam ediyor ve eğilerek yastıklardan sıyrılıyor. Nihayet bitiş, alkışlarla öne çağırıyoruz tüm ekibi ve derin bir nefes alarak yeniden yerleşiyoruz yerlerimize, doya doya gülmek için. Film başlıyor.

CEYLAN YAYINLARI  ileride çizgi roman dediğimizde adlarını verecek kadar etkili TEKSAS ve TOMMİKS dışında asıl olarak üç  önemli seri daha yayınladı. Doğduğumda tüm bu seriler başlayalı iki üç yıl olmuştu ve ilgili yayınevi ülke gençleri için bunları vazgeçilmezler arasına sokmayı başarmıştı. Yıllar sonra aynı üçlünün oluşturduğu ESSEGESSE grubunun ürünleri olduğunu öğreneceğim KİNOVA  ile ilk tanışmamdaki duygu daha farklıydı ve keskindi. Kafa derisi bir kervan katliamında yüzülen ama yaşama intikam hissiyle tutunan SAM BOYLE’nin başlangıç maceraları buram buram intikam kokuyordu. Onun Kızılderililerce o katliam esnasında öldürülmeyip kaçırılan ve büyütülen oğlu SİLVER  ise  bileşkeyi  ilginç bir hale getiriyordu. TEKS adlı rangerin de arkadaşlarından biri bir Navajo yerlisi olan KAPLAN (TIGER) dı. Maceralardaki sertlik ve öldürülen haydut, Kızılderili sayısı çok fazla olmasına karşın zihnimi  “Kızılderili arkadaş” kavramı dolduruyordu. TOMMİKS’İN YAKIN ARKADAŞI diye tanıtılan KİT TAYLOR  ise çok daha naif bir  Uzak  Batı serüveni  içinde yer alıyordu. İleriki yaşlarda Kızılderililere  yapılan katliamları  filmlerden (Dustin Hoffman’ın KÜÇÜK DEV ADAM ve Peter Straus’un MAVİ ASKERLER’i) öğrendikçe, örneğin Kızılderililere atfedilen kafa derisi yüzme gibi vahşi bir eylemin aslında önce beyazlar tarafından başlatıldığını okuyunca, bizonların zevk için trenlerdeki kovboylar tarafından öldürüldüğü, yerlilere çiçek mikrobu verilmiş  örtüler dağıtıldığı gerçeğini  belgesellerden seyredince çocukluk seçimimin ne denli  doğru olduğunu anlıyordum.

Devamı çok yakında…