Ne güzel yağıyor değil mi? İsterseniz sohbet edebiliriz? Çayı yeni koydum… Teşekkür ederim, kabul ettiğiniz için.

Sustunuz… İnce ince yağan kara bakıp hüzünlendiniz sanırım. Ah evet, hatıralar değil mi?

“Lambayı yakma, bırak
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum,” demiş Nazım, biliyor musunuz?

Hiç anılarınızı sildirmek istediniz mi? Ben çok istedim, ama sonra düşündüm de bizi biz yapan zaten o anılar, hatıralar ve yaşanmışlıklar değil midir?

Bu konuyu “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filminde işlemişlerdi, haklısınız. Ama eninde sonunda yine kaderimizi yaşıyorduk. Diğeri ise sadece yapay bir aldatmadan ibaret…

Elim mi? Evet geçen gün kesmişim, ama nasıl kesildiğini hatırlamıyorum. Elimi yüzüme doğru götürünce gördüm kanları hatta karın üzerine de düşmüş birazı. Geçmiş oldu… Bir şey fark ettim sizinle de paylaşmak isterim, kesik ne kadar derin olursa olsun soğukta hissedilmiyor biliyor musunuz, normalde vücudumda ufacık bir yer çizilse acısını hissederim ama soğukta hiçbir şey hissetmedim.

Belki de Metin Altıok bu yüzden yazmıştır, bu şiirini:

“Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.
Sevgilim, yanımda olsaydın keşke! “

Bu dizeleri okurken keşke derim hep… Keşke sevdiği yanında olsaydı o karanlık Madımak gününde. Kana susamış insanlar onu diri diri yakarken canı yanmazdı belki. Sarılsaydı sevdiğine, hissetmezdi o ateşin bedenini yakmasını. Belki bir kar yağardı, tıpkı benim elimin acısını hissetmediğim gibi o da hissetmeseydi acısını. Keşke sevdiği yanında olsaydı ve kar yağsaydı üzerlerine…

Acaba “Yol” filminde Seyit Ali, Zine’sinin acısını hissetmiş midir?

O öfkeyle bastığı karların üzerinde sevdiği kadını sırtına alıp ölümden uzaklaştırmaya çalışırken neler düşünmüştür? Töresine, geleneğine, namus denen herkesin kendisine göre bir anlamı olan kavrama olan öfkesini her bastığı adımda öylesine sert hissettirdi ki ama Zine’si dayanamadı. Tüm bu kavramların arasında üşüyerek teslim etti bedenini o soğuk karlara…

“Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
her şeyi beni anlayınca anlayacaksın”

Sezai Karakoç tüm anlamların içinde çok güzel tamamlamış şiirini. Bazı şairler şiirlerini tamamlayamamıştır biliyor musunuz?

Evet. Mesela Kavafis “İthaka” şiirini tamamlayamamıştır… Ama tamamlanmamış şiirlerin arkasından o şiirin kayıp kelimelerini arayan adamlar gider, tıpkı “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmindeki Alexander gibi.

Yarın ne kadar sürer diye sordunuz mu hiç kendinize? Cevabı hem çok kolay hem de çok zordur… Tıpkı hayat gibi. Yarın belki sonsuzdur, belki de bir gün kadardır. Asıl mesele o günü nasıl yaşadığımızdır. Bizler kaç defa gittik yarım kalmış şiirlerin ardından? Tüm suç şairlerin mi? Ya da kaybettiğimiz masumiyet gibi o kelimeler de kayıp mı?

“Bir hicret sevdasıdır ruhumu sardı yine.
Ruhum gibi pervasız yoldaşlar da bulundu.
Ruhum karıştı gitti bu kar tanelerine;
şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine”

Cahit Sıtkı Tarancı ile tanışmak isterdim, tam ömrümün ortasında hem de…

Hiçbir yazarın kitabının sonunu değiştirmek istediniz mi? Ben istedim ama yanlış anlamayın bunu kesinlikle “Misery” filmindeki gibi yazara işkence yaparak yapmak istemezdim. Adamcağız öyle hallere düştü ki o karlı havada yola çıktığına bin pişman olmuştur. Acaba filmin yazarı Stephen King’in de böyle psikopat hayranları var mıydı?

“Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
ve dört nala dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden “

Karın yağması herkesi Ahmet Muhip Dıranas gibi naifleştirmiyor aslında.

The Shining filminde Jack, yönetmen Stanley Kubrick’in sembolist ve psikanalist derinliği altında, karla çevrili bir otelin içinde yavaş yavaş yaklaşan bir cinneti ‘parıltılar’ eşliğinde daktilosuna işliyordu. Bence kesinlikle amacı baltasıyla Kubrick’i doğramaktı.

İlk defa güldünüz, sizi güldürdüğüme sevindim. Çayınız bitmiş neden söylemiyorsunuz, hemen tazeleyeyim.

“Kar yağıyor dışarda
mektubun yeni gelmiş
İstanbul
kokuyor”

Behçet Aysan bu şiirinde büyük şehirlerin insanları ayırdığını ne güzel anlatıyor değil mi?

“Uzak” filminde Yusuf ve Mahmut’un arasında da ayrılık vardı ama onların ayrılığı mesafelerin değil düşüncelerin getirdiği ayrılıktı. Mahmut İstanbul’un karlı fotoğraflarını çeken entelektüel bir adamdı, Yusuf ise yolları kapattığı için kar yağmasını istemeyen Mahmut’a göre cahil biri… İkisi de aynı köyün insanıydı ama aralarına mesafeler koymuşlardı. Yağan kar ikisini de üşütüyordu ama Mahmut’un hisleri zaten soğuktu, eğer soğuk olmasaydı Yusuf’taki o sıcaklığı görüp onunla arasına mesafe koymazdı.

Mesafeler… İnsanoğlu tüm mesafeleri kendi koyuyor aslında. Sonra adına sistem diyor, hayat diyor, acımasızlık diyor… İnsanın insana yaptığı acımasızlığı kimse yapmadı aslında. Hepimizin mi kalbi soğuk acaba? Bu yüzden mi ısınamıyoruz?

“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu”

Yahya Kemal… Aydın insandı. Gece de olsa aydınlatırdı tüm karanlığı, tüm insanlığı…

Şimdilerde aydının tanımı da değişiyor biliyor musunuz? Her şey gibi onu da değiştirdik.

Aydın sanki “Kış Uykusu”na yattı. Susuyor, konuştukça da benimle ya da seninle daha da mesafe koyuyor arasına. Korkuyor mu acaba yakılmaktan? O yüzden mi bu mesafeler? Oysa ne güzel konuşur Aydın… Shakespeare’den bahseder bize, hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık der. Ama susuyor Aydın. Susma demeliyiz ona. Konuş… Konuş ki kaldığın otelin etrafındaki karlar erisin. Bizler rahatça gelelim yanına… Seninle konuşmaya…

“Beyaz ipek gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif yüreğiyle
Geçip gitti güvercinleri anımsatarak”

Güvercin ve karı ne kadar da güzel yakıştırmış birbirine Ataol Behramoğlu..

Hepimiz böyle güzel olamaz mıyız? Kar gibi temiz güvercin gibi masum. Zor mu bunu becermek? Ne kadar zor olabilir ki? Ne güzel kaplıyor doğanın her bir zerresini bembeyaz örtüsüyle… Altıgen şeklinde parıl parıl… Niye doğayı örnek almıyoruz ki? Neden onunla savaşıyoruz? Neden illa bir kazanan yada kaybeden olmak zorunda ki? Kar yağarken, güvercinler öterken herkes sizinle yaptığımız gibi konuşsa ya birbiriyle… Yoksa her şey konuşamadığımız için mi oluyor böyle?