Esprili bir baba ile büyüdüm. Ondan birçok komik hikâye ve fıkra dinledim. Yanımızda olduğu süre boyunca uyandırırken bile eğlenecek ve bizi güne güzel başlatacak bir şey bulmayı başarırdı. Ben onun kadar enerjik olmadım hiç. Bu nedenle sabahın erken saatlerinde bizi uyandırmasına hatta bunu eğlenceye çevirmesine bazı sabahlar karşılık veremedim. Annemin sorumlulukları karşısında eğlenmeyi unutan hâline sanırım ben çok erken geçmiştim.

Anne olduktan sonra çocukluğumu daha çok kurcalar oldum. Derinleri eşeledikçe çocukluğumda oyun oynadığım, eğlendiğim, koştuğum, denize girdiğim sahnelerde hep babamın olduğunu fark ettim. Üstelik babam, bizden ayrı bir şehirde yaşamasına rağmen yanımıza geldiği sayılı anlarda benim hafızamda birçok anının birikmesini sağlamıştı.

Anne olunca oyun oynamayı bilmediğimi fark ettim. Halbuki sokaklarda büyüdüm, arkadaşlarımla oynayarak günü bitirmenin hazzını defalarca yaşadım. Ancak annemin babamın yokluğu nedeniyle birçok işi göğüslemesi ve bundan dolayı bizimle oyun oynayamaması benim de ev içinde oğlumla nasıl vakit geçireceğime dair fikrimin olmamasına neden oldu. Ben de çareyi onunla çoğu zaman evimize çok yakın ormanda vakit geçirerek buldum. Bol bol yürüyüş yaptım, sohbet ettim oğlumla. Yağmur yağsa bile yürümeyi ve bundan tat almanın güzelliğini göstermek istedim.

Yine oğlum sayesinde çocuk edebiyatını güncel takip edebilme imkânı yakaladım. Selen Aydın‘ın Günışığı Kitaplığı etiketiyle kasım ayında okurlarla buluşan Sıkıntıdan Patlayan Kasaba eseri ile buluştum.

Mizahi bir dille zekice kurgulanmış Sıkıntıdan Patlayan Kasaba üzerine konuşmak bana çok iyi geldi. Sizi de sohbetimize eşlik etmeye davet ediyorum.

Keyifle okumanız dileğiyle.

Selen Hanım kasım ayında yeni kitabınızla buluştuk. Okuru bol olsun. Bu kitabın oluşum sürecinden konuşarak başlamak istiyorum. Kitabın ilginç, komik ve bir o kadar gerçek(!) hikâyesi nasıl oluştu, nasıl bir çalışmanın ardından biz okurlarla buluştu?

Pandemi döneminde yazdığım bir öykü. Evden çıkamadığımız aylar kimilerine zulüm kimilerine dinlence kimilerine keşif dönemi oldu. Benim için keşif dönemiydi.

İlk başta, işe gitmemek, evde kalmak pek çoğumuza iyi geldi. Ya sonra? Kimimiz sıkıntıdan patladık kimimiz tam tersine sıkıntılarımızdan yeniden doğduk. O güne kadar öğrenmek isteyip de zamansızlıktan öğrenemediğimiz konuların peşine düştük. Daha çok okuduk, daha çok yazdık. Sevdiğimiz uğraşlara, sevgimizi göstermeyi öğrendik. Sıkıntıdan Patlayan Kasaba’yı da bu hislerle ördüm. Ardından Günışığı Kitaplığı ve enfes desenlerin yaratıcısı Sadi Güran ile buluştu.

Umarım olabildiğince çok çocuğa ulaşır ve dünyayı, hayatı, kendilerini keşfetme yolculuklarına neşe katar.

Hikâyede yer alan karakterlerin isimleri de bir hayli dikkat çekici. Günümüzde karşımıza çıkabilecek tek bir isim var: Bulut. Bunun dışında Bay Sormageç, Bayan Tepedenbakan, Bayan Köstek, Bay İyisimi ile tanışıyoruz. Bu isimler, karakterler özelliklerine işaret edebilmek için mi düzenlendi?

Aslına bakarsanız, karakterlerin isimlerini düzenlemedim. İsimler öylece beliriverdi! Fener bekçisinin ismi bu mu olsun, eczacının ismi şu mu olsun diye bir süreç yaşamadım. Diyalogları yazarken isimler de akmaya başladı. Kişilikleri, hayata bakışları, yaşadıkları isimlerine yansıdı.

Bayan Tepedenbakan’ın söylemiyle kasabada yaşayanların bir hobisi hatta fobisi bile yok. Hiç kimse hiçbir şeyi merak etmiyor. Yaşamanın anlamını bilen, tadını çıkaran kişiler Bayan Tepedenbakan ve kasabaya dedesini ziyaret için gelen Bulut. Ne dersiniz insan kendini, kendi benliğini unutunca geriye yaşanılacak bir yaşam da mı kalmıyor?

Benlik, insanın kendine “Ben neyim, kimim? Ne yapabilirim?” sorularını sormasıyla oluşan bir bilinç hâliyse bunu unutması pek mümkün değil gibi. Bu soruların cevabını bulamadığımızda ya da cevapları aramaktan yorulduğumuzda, evet, hayatın armağanlarını kaçırıyoruz.

Benliğimiz ve hayatımız çocukluktan itibaren bilincimize yüklediklerimizle, meraklarımızla şekilleniyor. Deniz kenarında büyüdüysek, kürek çekmeyi merak edebiliriz, belki deneriz, iyi kürek çekmeye başlayınca kürek çekmekten haz duymaya başlarız ve hayatın bu güzel armağanını kucaklarız. Haz aldığımız her deneyim bizi psikolojik olarak geliştirir ve hayatta öteye taşır. Birçok sebepten dolayı bu ilerleyişe katılamadığımızda zaman akar ama hayatımız olduğu yerde sayar.

Bay Sormageç, hayallerinden vazgeçen bir diğer kasaba sakini. Hayalleri ile birlikte merakından da vazgeçmiş. Coğrafya öğretmeni ama öğrencilerinin soru sormasını istemiyor. Eğitim sistemimizde de soruya pek yer yok. Hazır bir eğitim sistemi, yetiştirilmesi gereken bir müfredat soruya imkân bırakmıyor. Aslında sadece okullarda da değil. Aile içinde de sorular hep geçiştiriliyor. Ellerimizle sisteme bir çocuk daha hediye ediyoruz. Soru soran, sorgulayan bireyler yetiştirebilmek için neler yapabiliriz? Çocuk edebiyatı eserlerinin de böyle bir sorumluluk taşıdığını düşünüyor musunuz?

Anlattıklarımızla, gösterdiklerimizle, yazdıklarımızla, çizdiklerimizle çocuğun zihnine sorular serpiştirmeliyiz diye düşünüyorum. Çocuk kitaplarının soru sormayı öğretme sorumluluğuna da bu pencereden bakıyorum. Hikâyeyi okuduğunda, aklında yanıt bekleyen anlamlı sorular oluşsun ve cevapların peşine düşsün. Doğadaki tüm canlıların yaşam hakkına neden saygılı olmalıyım?  Arkadaşlarıma neden vurmamalıyım? Yaratıcı olmak neden önemli? Yaşama ve insana dair sorular sordurabilen eserlerin sorgulama kültürünün gelişmesine katkısı mutlaka olacaktır.

Aile içinde sorular geçiştirilir çünkü çoğunlukla ebeveynlerde de sorgulama bilinci yoktur, soruları cevaplamak zaten kolay değildir. Çocuklar, bu sorular üzerine düşünme arzusu hissetmezler. Eğitim sistemi de sorgulayan bireyler yetiştirme konusunda isteksizse, soru sormayan bir toplum hâline gelinir. Bu zinciri bir değil birçok yerden kırmak gerek. Ailelerin, öğretmenlerin bu konuda eğitilmesi, eğitim sisteminin tamamen değişmesi, kitap ve çocuk arasındaki ilişkinin derinleşmesi… Bu konuda konuştukça konuşabiliriz. Bir de çocuklara sormak lazım, “Bu konuda ne düşünüyorlar ve çözüm üretebilmek için neler yapabiliriz?” sorgulamayı öğrenmeye böylece birlikte başlayabiliriz.

Bay Sormageç, kendisini yaz tatillerinde ziyarete gelen torunu Bulut’un hayallerini duyunca “mantıklı bir hayal” kurmasını öğütlüyor. Büyümek, çocukluğundan ve hayallerinden vazgeçmek mi demek? Biz yetişkinler neden çocuklarımızın kurduğu hayalleri gerçek hayatlarında yaşamalarına müsaade etmiyor, “hayal kuruyor işte” diye onların isteklerini yok sayıyoruz?

Büyüdükçe, çocuk hâllerinden ve irili ufaklı hayallerinden vazgeçenler büyümüyor, yaşlanıyor. Kalbi korumanın yollarından biri sağlıklı gıdalar tüketmekse diğer yolu da bir dolu, deli fikir peşinde koşmaktan geçiyor.

Gel gelelim, bir dolu deli fikrin gerçeğe dönüşeceğinin ve insanı maddi olarak refaha ulaştıracağının garantisi yok. “Hayal kuruyor işte!” sözünün ardında, hayati sorumluluklar taşıyanlarla, yetişkinlerle, henüz taşımayanların, çocukların, çatışması yatıyor bence. O güne kadar hayal kurmamış veya hiçbir hayaline kavuşamamış yetişkinler, çocuklara akıl vermekten kendilerini alıkoyamayınca olanlar oluyor.

Eğer kendimizi yetiştiremediysek, çocukken bize nasıl davranıldıysa biz de çocuklara aynı şekilde davranıyoruz sanki. Çocuk hem mimar hem de ressam olmak istiyorsa, en iyi ihtimalle, ebeveynler, “Seni ne mutlu edecekse onu ol, seni destekliyorum,” der. Ancak çoğunlukla ebeveynin gönlünde mimarlık yatar. Ressam olup nasıl geçinecek, değil mi?

Bir de çocukların hayal güçleri o kadar kuvvetli ve hayret verici ki, yetişkinlerin tahayyül sınırlarını aşıyor. Gerçek olamayacak kadar eğlenceli buluyorlar çocukların hayallerini. Bu da bence, çocuğa kendini yalnız hissettirebiliyor. O güzelim imgelem dünyalarının ışığı yavaş yavaş sönüyor. 

Hayalinin peşinden giden insanlar genellikle bir bedel öder bu hayatta. Bay Sormageç gibi hayallerinden vazgeçenlerin ödediğinin yanında tartışılacak bir bedel olsa da bu bana konfor alanlarımızı düşündürdü. Mevcut konfor alanımızı terk etmek neden bu kadar zor?

Dimyat’a pirince giderken, elimizdeki pirinçten olmaktan korkarız. Bilinmezlik, heyecan verici olduğu kadar ürkütücüdür. Genellikle merak, kaygıyı yenince harekete geçiyoruz. Konfor alanından çıkabilenlerin, cesur insanlar olduğunu düşünüyorum.

Cesur olmak, genetik mi sonradan mı öğrenilir bilemiyorum ama hayat yolunda insanın önünü açacak erdemlerden. Dönüşüm yaratabilecek bir süper güç; cesaret…

Çok konforlu ama bir o kadar da macera dolu bir yaşam… Olsa hoş olurdu.  

Bayan Köstek gibi her planımızı saçma, anlamsız bulup “ama”lı cümleler kurarak bizi kendimizden uzaklaştıran biri veya biriler hayatımızda hep olacak. Ancak Bulut ve Bayan Tepedenbakan onu görmezden gelmek yerine ona da kendini hatırlatacak şeyler düşünüyorlar. Kendi gelişimimizi sağlamak bile bu kadar zorken bize engel olan insanları da dönüştürmeye çalışmak sizce mümkün mü? Başkalarının değişimi için enerji, emek, zaman harcamaya değer mi?

Bu sabah bir tanıdığım, “Komşum, bahçedeki ağaçtan cevizlerin hepsini topladı, bize hiçbir şey vermedi. Ben de şimdi limonları toplayıp ona hiçbir şey vermeyeceğim,” deyince, ben de “Limonların hepsini toplayıp, yarısını da ona ver,” dedim. Komşu, limonlarla birlikte mesajı da alırsa, bir umut, bu mesajı çocuklarına da ulaştırabilir. Dolayısıyla, evet, başkalarının değişimi için emek harcamaya değer.

Bir kişinin gelişimi sadece onun hayatını değil çevresindekilerinin hayatını da iyileştirir, değiştirir. Tabii ki kocaman insanların önyargılarını kırmak, kötücül fikirlerini fark ettirmek, hızla değişmesini beklemek gerçekçi değil. Dedim ya bir umut… Benim buradaki kıstasım “vicdan” olabilir. Karşımda vicdanlı bir insan varsa iyilikten, güzellikten, paylaşmaktan, eşitlikten, özgürlükten, insanı insan yapan değerlerden konuşabiliriz.

Eserin olay örgüsü hakkında ipucu vermekten kaçınarak bir soru sormaya çalışacağım. Bulut, dedesi Bay Sormageç ve Bayan Tepedenbakan yaptıkları plan neticesinde insanların yaptığı işte mutlu değilse bile kendini potansiyelini ortaya koyabilecek bir şeyi yapabilme imkanının her zaman var olduğunu ortaya koyuyorlar. Ben de edebiyat öğretmeniyim ve bunun yanında kitaplar üzerine yazılar çıkarmayı, yazarlarla kitapları üzerine konuşmayı da bir iş kolu hâline getirebildim. İki meslek dalı da beni zenginleştiriyor. Ancak sizin bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. İnsan tek bir işte mi en iyi olmalı yoksa bütün potansiyellerini ortaya çıkarabilecek alanlar mı yaratmalı?

On parmağımızda on marifet neden olmasın? O marifetler de neden birbirini sevmesin? Bence pek de güzel olur. Ayrıca hiçbir işte “en” iyi olmak zorunda değiliz. “Mesleğinde, kendini mutlu hissedecek kadar iyi ol.” diyebilirim. Kendini sürekli geliştirerek, “en iyi” mertebesine ulaşabilirsen ne âlâ! Mesleğini icra ederken bir mutsuzluk hissediyorsan veya aynı anda başka alanlara da ilgi duyuyorsan bir soluklan, potansiyelini tekrar değerlendir. Hayatın her döneminde çok yönlü olmak, farklı alanlardaki yetenekleri, tutkuları keşfetmek ve kapıları yeni olasılıklara açık tutmak bence bir konuda derinleşmek kadar değerli.

Esprili bir dil ile gülümsetiyorsunuz kitabınızda bizi. Bunun yanında deyimler de kullandığınızı görüyorum. Sizce çocuk edebiyatında dil nasıl kullanılmalıdır? Dil ve metin ilişkisine dair neler söylemek istersiniz?

Okuma kültürü yeni yeni oluşan bir insan var karşımda. Kitaplarla bir ömür boyu dost mu olacak yoksa kitap gördüğünde saklanacak delik mi arayacak? Ben yazarken gülümsüyorsam o da okurken gülümseyecektir. Mizah, onunla aramızdaki gizli geçit! Tabii ki çocuğun anlam dünyasına uygun, yalın, bir o kadar da estetik, eğlenceli ve zengin bir dil kullanmalıyız. Belki o paragraftaki deyim veya kelimeyle daha önce hiç karşılaşmamıştır. Ne güzel! Dağarcığına yepyeni, enfes bir kavram daha katılacak.

Öğrenmeye çalıştığımız herhangi bir konuda çok zorlandığımızda, aktivite bizim o anki potansiyelimizin çok üstündüyse yaptığımızdan zevk duymayız ve bırakırız. Çocuk ile kitap arasındaki ilişkide de bunu gözetmek gerekir diye düşünüyorum. O sebepten yaşına uygun eserler ve sıklıkla duyduğumuz gibi “çocuksu değil ama çocuk için” yazılmış masallar, hikâyeler, romanlar…

İlk kitabınız Karanlıktan Korkan Mum da ismiyle bir hayli dikkat çekiyor. Bu bağlamda sizce eser isimleri okurla buluşmanızda etkili bir faktör mü? Siz; kurgu, dil, karakter yaratımı gibi birçok unsurun arasında başlık noktasında da bir çalışma yürütüyor musunuz?

Öykülerim isimleriyle birlikte doğdu. Karanlıktan Korkan Mum ismi, öyküyü henüz yazmaya başladığımda kafamda belliydi. Sıkıntıdan Patlayan Kasaba da aynı şekilde… İki kitabım için de alternatif isim çalışması yapmadım. Yazmayı bitirdiğimde, isimlerini çoktan kulaklarına fısıldamıştım.