İnsan ancak yeterince uzaklaştığında görebiliyor, büyük resmi.
görebiliyor…
artık o resmin bir parçası olmadığında.
“Ağırlık”, Demian Vitanza

Yaşadığınız kentlerde kimi zaman önünden geçerek, kimi zaman bir yakınınızdan duyarak, kimi zaman internet yahut sosyal medyada önünüze düşen bir reklam içeriği olarak çeşitli sanat atölyelerinin/kurslarının varlığından bir biçimde haberdar olmuşsunuzdur.

İlginizi çeken bu sanat atölyelerinin/ kurslarının programlarını incelediğinizde, bu; “kurs merkezleri”nin diyelim, çeşitli sanat dallarında eğitimler verdiğini görürsünüz. Bunlar, çoğunlukla; resim, müzik, bale, diksiyon, drama ve tiyatro sanat dallarında verilen eğitimler oluyor. Zaman zaman bunların yanında, bu kurslarda, konservatuarların sanat bölümlerine (resim, müzik, tiyatro) yönelik, özel yetenek sınavlarına hazırlık kursları açıldığı da oluyor.

Şimdi bu basit ön bilgiden sonra konuyu irdelemeye başlayabiliriz. Bu konuyu irdelemek istememin sebebi ise bu kurslara bir biçimde kaydolmuş yahut ilgili branşlarda kendilerine bir biçimde katma değer yüklemek isteyen dostların, yurttaşların, Romalıların yaşanması muhtemel, olası bir hayal kırıklığının önüne geçebilmek. Dolayısıyla bu bir yatırım tavsiyesi değildir fakat bu kurslardan herhangi bir konuda destek almak üzere arayışta olanlara dair tam teşekküllü bir yol haritasıdır. O nedenle bu tip bir disiplin üzre eğitici bir metot arayışında iseniz; aşağıda açılımını yapacağım kriterleri lütfen göz ardı etmeyiniz. Yani isterseniz edebilirsiniz de sonuçta ben anlatır çıkarım. Neyse konuyu arka planından anlatacağım ve bu konuda da çeşitli tecrübelere sahip biri olarak, bence meselenin içinden gelen işbu kişinin tespitleri sizin için belirleyici olabilir.

Başlıyorum: Öncelikle bu kuruluşların birçoğu (bakın bazıları demiyorum) kayıt dışıdır. Yani bilmem kaç metre kare kiralanmış bir alan, çeşitli derslikler olarak dekore edilmiş bir iç yapı, bir sosyal medya sayfası… Hepsi bu. Fakat bu kuruluşların ya Milli Eğitim Bakanlığına yahut faaliyet gösterdiği ildeki Gençlik ve Spor Bakanlığına, vergi mükellefi ise ilgili meslek odasına yani netice itibariyle tüzel kişilik olarak kendini ne ile tanımlıyorsa, bu tanımın resmi uzantısında, resmi bir kaydının bulunması gerekir. Konuya buradan başlamamın sebebi ise, bana da çok sorulan “sertifika” konusu. Bu gibi üst kurumlara bağlı olmayan, kayıt dışı atölyelerden adınıza düzenlenmiş sertifikanın hiçbir resmi geçerliliği yoktur. Evdeki bilgisayarınızı şu an açıp hazır bulunan sertifika şablonlarından birinin üzerine adınızı yazın ve çıktısını alın. İşte o sertifika ne ise bu gibi kayıt dışı kuruluşlardan alacağınız sertifikanın niteliği de o. Elbette resmi sertifika düzenleyen kuruluşlardan katıldığınız eğitim sonunda alacağınız sertifikadan ne umduğunuz da önemli. Ve bu ikinci sorunsalı aşağıya taşıyorum…

Resmi yahut gayrı resmi, bu kurumlardan alacağınız sertifika sizi ilgili branşın erbabı yapmaz. Sizi o konuda artık “yetkin” biri olarak tanımlamaz. Bir insanın on iki haftalık resim kursu sonucunda aldığı “……. başarıyla tamamlamıştır” ibareli belge ile kendini ressam addetmesini izanınıza bırakıyorum. Dolayısıyla bu butik sanat ve kişisel gelişim atölyelerinden başlıca beklentiniz bu değil, gönüllülük esaslı, özverili bir sürecin ardından, kendinize yapmış olduğunuz yatırımın sizi ne kadar beslediği olmalıdır. İnsanların yıllarca akademik olarak en az lisans düzeyinde eğitim alıp sonrasında kendini gerçekleştirmek için bir dolu sıkıntı ve zorlukların içerisinde, bin bir fedakârlık, çalışma ve disiplinin ardından yine de şanslı sayılabilecek azınlığın elde edebildiği “sanatçı” olabilme ülküsüne siz bu kadar kolay ulaşabileceğinizi sanıyorsanız, tebrikler. Doğru ellerdesiniz. Kendi kendinizin umut tacirisiniz. Eğer bahsettiğim bu kuruluşlar size böyle bir vaatte bulunuyorsa derhal orayı terk edin. Onlar umudunuz üzerinden cebinizdekine göz koyan engerekler ve çıyanlardır.

Bir örnek: Yakın sayılabilecek bir tarihte, yerel bir yönetim, şehirde yerleşik ve ödenekli bir tiyatro kurmaya karar vermiş, sanatçı ve teknik personel alımı için sınav ilan etmişti. O güne dek sözde muhalif bir duruş sergilediği savıyla, kendi sanat atölyesinin üniversitelerin konservatuvarlarından daha nitelikli eğitim verdiği iddiasında bulunan ve buna paralel olarak YÖK’ü tanımadığını ilan eden bir sanat atölyesinin katılımcıları, hocalarının kendilerine “daha nitelikli” olarak takdim ettiği sertifikalarıyla bu sanatçı alım sınavına başvurdular. Fakat takdir edersiniz ki, ödenekli tiyatroların hepsinde sabit bir koşul olarak “konservatuvar ve dengi okullardan mezun olmak” kriterini taşımadıkları için başvuruları kabul edilmedi. Sözde hocaları ilgili kurumu ve seçici jüriyi gerek kendi içlerinde gerek sosyal medya aracılığıyla yerden yere vurmakla kalmayıp bir çifte standart uyguladığını iddia ettiler. Bu durum onlara göre Anayasanın eşit hak ve hürriyet ilkesine aykırı idi. Peki öyleyse madem haktan, yasadan ve yönetmelikten bahsedecek isek; muhalif tutumunun bir gerekliliği olarak öne sürdüğü “YÖK’ü tanımamanın buradan doğuracak sonuçlarını gözetmeden katılımcılarına umut tacirliği yapmak meşru bir yol mu? Kanun önünde bu bir suç değil ise bile insan onuruna uygun bir davranış mı? Ve ticari olarak da etik mi? Bunu başvuruları kabul görmeyip mağduriyet yaşayan katılımcıların sözde hocalarına sormalarını beklerdim ama o dönem onlar da bu yüksek söylemlerin hezeyanına kapılmış olacaklar ki, bir türlü soruları doğru adrese soramadılar. Sonuç: “Bu, bir üniversite bitirmekten daha değerli bir belge” diye eline tutuşturulmuş bir katılım sertifikası ile iş başvurusu dahi yapamayan, umudu kırılmış, kapıdan çevrilmiş heveskar insanlar…

Buralar bir meslek edindirme yeri değil, olsa olsa kişisel gelişim ve hobi atölyeleridir. Bu beklentiyle gitmek gerekir. Kendine katma değerde bulunmak için orada bulunmalıdır birey. Pandemi dönemine dek, eğitmen kadrosunun tümüyle eş dost sanatçı arkadaşlarımızdan oluştuğu butik bir sanat atölyemiz vardı. Pandemi döneminde bir süre daha dayanmaya çalışıp daha sonra “elimizde olmayan” sebeplerden ötürü kapatmak durumunda kaldığımız bu butik atölyemizde, senelerce Diksiyon & Etkili İletişim dersleri verdim. Onlarca öğrencim oldu. Her biri farklı sektörden, farklı statülerde insanlardı. Bir fabrika işçisi de bir şirketin ceosu da aynı modülden faydalanıyordu. Derslerim birebir ve kişiye özeldi. Çünkü benim branşım, her katılımcının geliştirmek istediği yönleri ya da gidermek istediği kusurları farklı olduğundan, kişiye özel bir yaklaşım da gerektiriyordu. Ben de modülümü o kişiye uygun olacak şekilde, her seferinde yeniden düzenliyordum. Bugüne kadar kapıdan mutsuz uğurladığım kimse olmadı ve atölyeye giren ilk günkü insanla son gün çıkan insan arasında mutlaka gelişime dayalı bir fark oldu. Birçok insanın hayatına dokundum ve katılımcılarımdaki bu çok çeşitlilikten de kendime birçok şey kattım.

Şimdi bunlardan neden bahsettim? Kendimi matah bir şey olarak göstermek için mi? Hayır. Bir sanat yahut kişisel gelişim atölyesine kayıt oluşturacaksanız kimden eğitim alacağınızı, size bu süreçte kimin rehberlik edeceğini, bu mentorun kim olduğunu ve kim olmadığını araştırmak, bilmek zorundasınız. Basit bir şey değil, bu kişi alanınıza girecek, hayatınıza dokunacak… Ama bir grup çalışması içerisinde ama birebir, doğrudan bir çalışma ile duyularınıza ve duygularınıza hitap edecek. Bunu yapacak kişinin kim olduğu, nereden geldiği, neler yaptığı, bu alandaki deneyiminin, geçmişinin, mentorluk iddiasında bulunduğu konudaki size karşı taleplerini kendisinin ne kadar gerçekleştirip gerçekleştiremediğinin ve bunun gibi kendini size karşı kanıtlamak durumunda olduğu birçok şeyin, hiçbir önemi yok mu? Bence olmalı. Arabanızı teslim ettiğiniz otopark görevlisine bile göz ucuyla, kuşkulu bir bakış atabiliyorken, psikolojinizi teslim edeceğiniz kişiye karşı mutlaka bazı ölçütleriniz olsun. Olmalı!

Yineliyorum. Bu kuruluşlar birer akademi değildir! DE-ĞİL-DİR! Neden üzerine basa basa söylüyorum. Çünkü gündelik hayatımda mesleğimi öğrenen bazı arkadaşlar “aaa ben de bilmem ne oyunculuk kursundan mezun oldum” gibi talihsiz cümleler kurabiliyor. Benim üzüldüğüm husus, gittiği o yerde, arkadaşımıza gerçekten bir akademide bulunduğu illüzyonu yaratılmış olması ve onun da buna inandırılmış olması. Neresinden bakarsanız bakın, insanları beklentiye sokan, asılsız vaatlerde bulunan bu yerler, insanların iyi niyetini, maddi olanaklarını ve her şeyden önce zamanlarını sömürmekten gayri vasfı olmayan kapital çukurlardır. Ve salt bu hırsla kendine katılımcı toplama gayretinde olan bir oluşumun kimseye hiçbir biçimde faydalı olabileceğine de inanmıyorum. Ve inanmadığım bir yapının içerisinde kendimizi tamamlamaya yönelik çabamıza, drama uygulamaları adı altında çocuklara dikte edilen şuursuz öğretiye, sanat okullarının kapısındaki heveskar gençlere yapılan yanlış yönlendirmelere, yaşamında bir şekilde sanatı hobi edinmiş farklı meslek gruplarından derlenen insanlar üzerinde tatmin olamayan id, ego ve süperegoya acıyor, bu uğurda tüketilen sabır, iyi niyet ve emeğe karşı gösterilen bu sinsi tutuma öfkeleniyorum.

Ehline teslim edilmeyen her iş ziyan olmuştur. Kâh kendinizi kâh eşinizi, dostunuzu, çocuklarınızı, kardeşlerinizi liyakatten uzak, bayilik almış bir çiğköfteci misali kolayca açılabilen bu tarz yerlere emanet ederken asli sorumluluk sizin. Çünkü bu konuda yeterli denetim ve uygun yönerge-yönetmelik olmadığı için tümüyle bir başıbozukluk hâkim. Elbette bunun yanında gerek eğitmen kadrosuyla gerek kurumsal kimliğiyle gerek uyguladığı eğitim modülleriyle kapısından içeri girmiş tüm insanlara iyi niyetiyle doğru dokunuşları yapabilen yetkin kuruluşlar da yok değil. İşte size düşen bu nitelikli azınlığı bulmak. Peki neye göre?

E yukarıda anlattık ya!

Bizim aradığımız dışarıda!
Uçan kuşta,
sürünen böcekte,
bir yaprak hışırtısında,
bir gölge oyununda…
“Korku”, Orhan ASENA