Türkiye’de müzeler tek bir merkezden yönetilmiyor. Kültür Bakanlığı’na bağlı müzeler çoğunluğu oluştursa da, TBMM’ye bağlı Milli Saraylar, vakıf müzeleri, özel müzeler, belediye müzeleri, üniversite müzeleri derken sayısız müze birbirinden bağımsız yönetimlerle idare ediliyor. Bu durum çoğu zaman müzelerin birbirinden habersiz şekilde hareket etmelerine, yönetimsel ve ziyaretçi odaklı sorunlara sebep oluyor. Özellikle Müzekart dönemi başladığından beri, gişelerde en çok duyulan soru bu: Burada Müzekart geçiyor mu?

Müzekart 300 kadar müzede geçiyor, bazılarında indirimler sağlıyor ama Türkiye’deki tüm müzelerde geçmiyor. Geçmiyor çünkü müze idarelerimiz dağınık halde. Kurumlar arası iş birliği kurulması zor olduğu için de tüm müzelerde geçerli olacak bir kart henüz oluşturulamadı. Peki müzeler nasıl bu kadar çok kurum arasında dağıldı, biraz buna bakalım.

Cumhuriyetin ilanıyla hanedanlık sona erince, hükümdarların konaklama ve devleti yönetmesi maksadıyla yapılmış olan saraylar da boş kaldı. Bir müddet bazıları Cumhurbaşkanları tarafından kullanıldı, devlet konukevi misyonu yüklenenler oldu, uluslararası ve ulusal kongreler için yeni kurulan devletin temsil mekanları haline gelenler oldu. Ama sonuçta bunlar tarihi binalardı ve bugüne gelen süreçte “Milli Saraylar” adı altında 1980’li yılların ortalarında bir araya gelebildiler. Ancak bugün bile Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayı ile birtakım kasır ve köşk “Milli Saray” olarak kabul edilip TBMM Genel Sekreterliğince yönetilirken, Topkapı Sarayı 1924 yılından beri bir müze ve Kültür Bakanlığı tarafından idare ediliyor. Yine imparatorluğun son sarayı olan Yıldız, yıllar boyu çeşitli devlet kurumları, dernekler, vakıflar, askeriye ve üniversite tarafından kullanıldı ve yalnız çok küçük bir kısmı müze olarak Kültür Bakanlığına verildi. Çırağan Sarayı ise bugün malum olduğu üzere şehrin en lüks otellerinden biri. Sarayların dışında kalan tarihi binalar da zaman içerisinde türlü kurumlar arasına el değiştirdi ve kimi müze oldu, kimi başka işlevler üstlenerek ziyaretçiye kapılarını kapadı.

Ziyarete kapalı olup yakın zamanda Bienal kapsamında açılan sergi dolayısıyla gündem olan “Adülmecid Efendi Köşkü” bugün Koç Holding’e ait.

Müze olan tüm binalar da sanıldığı gibi yalnızca Kültür Bakanlığı’na bırakılmadı. Türkiye’de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare edilen pek çok müze var. Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Halı ve Kilim Müzeleri gibi. Bu müzelerin özellikleri tarihi vakıf binalarında kurulmuş olmaları. Bu nedenle vakıflarca idare edilmesi tercih edildi. Bu kararda bakanlıkların ödenek sıkıntısının etkisi olduğu çok açık. Tüm yapılar tek bir bakanlıkta kalsaydı -ki kurumlar arasında dağıtılmış haliyle bile pek çok tarihi bina tahrip olmuş durumdayken- çoğu bakımsızlıktan harap olur ve yıkılırdı.

Ayasofya Müzesi Kültür Bakanlığına bağlı iken, Ayasofya’nın İmaret bölümünde yer alan Halı Müzesi Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare ediliyor.

Vakıflar İdaresi dışında dernekler ve vakıflar tarafından kurulmuş olan sayısız müzemiz de var ve bunların bir kısmı devletin en çok ziyaret edilen müzeleri ile yarışıyor. Sakıp Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, Baksı Müzesi, Koç Müzeleri gibi çok farklı konsept ve anlayışta vakıf müzeleri bugün ziyaretçi yarışında… Yine belediyeler uzun yıllardır müzecilik camiasında adlarından söz ettiriyor. Diğerlerinden farklı olarak ödenek sıkıntısı yaşamayan belediye müzelerinin birçoğu, çağdaş müzecilik teknolojilerini kullanma hususundaki hakimiyetleri ile göz dolduruyor mesela…

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan Bursa Vakıf Kültürü Müzesi

Türkiye’de İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü’nün yakın zamanda verdiği bilgiye göre 500 civarında müze var. Bu rakam, Türkiye gibi sayısız medeniyete ev sahipliği yapmış, bu kadar kıymetli geçmişi olan bir ülke için çok yetersiz. Depolarda bekleyen binlerce eser, toprak altında bekleyen yüzlerce antik kentimiz var hala. Bu ayrı bir eleştiri konusu olsun, Türkiye’de müzeleri ziyaret etmek isteyen yerli yabancı herkes farklı kurumlarca idare edilen müzelerden bir şekilde etkileniyor. Yalnızca Kültür Bakanlığı müzelerinde geçerli olan Müzekart bu etkinin kendini en belirgin şekilde hissettirdiği alan olabilir. Kartın geçerli olmadığı müzelerde ise giriş ücretleri birbirinden son derece farklı. İki liraya da yirmi liraya da girilen müzeler var. Haklı olarak bazı müzeler ziyaretçiler tarafından pahalı bulunuyor.

İstanbul Resim Müzesi TBMM Genel Sekreterliğine bağlı olan Milli Saraylar kapsamında yer alıyor.

Farklı merkezlerden idare edilen müzelerdeki bir diğer karmaşa da ziyaretler. Ziyaret gün ve saatleri her müze için farklı olabiliyor. Örneğin uzun yıllar Ayasofya Müzesi pazartesi, Topkapı Sarayı salı, Dolmabahçe Sarayı salı-perşembe günleri ziyarete kapalıydı. Bu durum hep bir karmaşa yaratıyor. Dünyada da genelgeçer olan müzelerin pazartesi günleri kapalı olmasıdır.

Ziyaret saatleri dışında ziyaretlerin nasıl yapılacağı da tüm müzelerde farklı yol izlenen ve dolayısıyla karmaşaya sebep olan konulardan bir tanesi. Mesela milli saraylarda asla bireysel ziyarete imkan tanınmıyor. Mutlaka bir rehber önderliğinde ve genelde yarım saatte bir başlayan turlarla saraylar gezilebiliyor. Ben şu mobilyayı yirmi dakika inceleyeyim, şu tabloya yarım saat bakayım diyemezsiniz. Rehberli turun bilet ücretine dahil olması güzel ancak ziyaret odağınızı kendinizin belirleyemiyor olması da bir o kadar can sıkıcı oluyor. Bakanlık müzelerinde ise rehberli turlar ücretli. Bazı müzelerde gönüllüler oluyor, talebiniz doğrultusunda sizi ücretsiz gezdiriyorlar. Ancak bunun dışında ve özellikle de büyük müzelerde, gişelerde bekleyen kokartlı rehberler ücreti karşılığında bu hizmeti veriyor. Neyse ki sesli rehberler artık hemen her müzede var ancak bunlarda kimi müzelerde ücretli kiminde ise ücretsiz.

Müzelerin idaresindeki karmaşa kendini başka alanlarda da belli ediyordur mutlaka. Benim gözüme çarpanlar arasında müze mağazaları, kafeteryaları, tanıtım broşürleri, yayınları var. Başka ziyaretçiler ise çok daha farklı eksikliklere takılabilir.

Peki bu sorunlara çözüm ne olabilir? Tabii ki tüm müzeleri tek bir çatı altında toplamak çok zor. Yıllardır alışılagelmiş bu karmaşa içinde her müze idaresi kendine bir düzen oluşturdu. Tüm müzeleri Kültür Bakanlığının denetlemesi gibi çözümler üretildi. Ancak yeterli olmuyor. İdareleri resmi olarak bir araya toplamak zor olsa da, müze ziyaretlerinde belli standartlar geliştirilmeli. Tüm müze üst idarecileri düzenli aralıklarla bir araya gelerek görüş ve deneyimlerini paylaşmalı. Akademik camia ile müzecilik sorunlarına yönelik ortak platformlarda buluşulmalı. Ziyaretçilere yönelik olarak Türkiye müzelerinin sürekli güncellenebilecek bir kataloğu hazırlanmalı ve ziyaret günleri, giriş ücretli, geçerli olan kart ve indirimler gibi önemli bilgiler bu katalogda yer almalı.

Şimdilik MUES adı altında başlayan Müzeler Ulusal Envanter Sistemi Programı umutlarımızı canlı tutuyor. Tüm müzelerde geçerli olması planlanan bu ulusal sistem Türkiye’de bulunan taşınmaz kültür varlıklarının tam bir listesine ulaşılması için de elzem ve çok geç kalmış bir çözüm. Bu programın tüm Türk müzelerinde kullanılır hale gelmesinden sonra, umuyoruz ki tüm müzeleri kapsayan yeni platformlar kurulur, yeni çözümler aranır. Türk müzeciliğini dünya müzeciliğine yakışır çağdaş hale getirmek için yapılması gereken çok iş, alınması gereken çok karar var. MUES’i başlangıç kabul ediyor ve gelişmeleri merakla takip ediyoruz.