Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rıfat, Melih Cevdet

 

Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.

 

Melih Cevdet Anday’ın, “Fotoğraf” isimli bu meşhur şiirini okuduktan sonra bahsi geçen fotoğrafı merak edip araştırmıştım. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet ve Ankara’dan okuldan arkadaşları Şinasi Baray yan yana gülümsüyorlar. Ne kadar doğru bilmiyorum, bu fotoğrafın öyküsüyle ilgili şunları duydum. O dönem Şinasi Baray’ın, Cebeci’de oturan bir sevgilisi varmış. Melih Cevdet ve arkadaşlarının dolmuş paraları olmayınca Hacı Bayram Camii’ne gider, ölen birinin yakınıymış gibi cenaze arabasına biner, mezarlığa gitme bahanesiyle hep birlikte Şinasi Baray’ı Cebeci’ye götürürlermiş. Melih Cevdet fotoğrafa bakıp Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? diye sorarken bu anıyı anımsıyordu belki de. Ya da eskilerin birbirlerine hediye ettikleri anı fotoğraflarının ardına yazdıkları gibi bir cansız hayalim vasiyetiydi bu şiir bize.

Şiirde yüzümüze çarpan soruyu birkaç gün evvel eski fotoğraflara bakarken sordum kendime. Hem de Melih Cevdet gibi Ankara’da. Kalabalık bir aile masasının etrafındaydık. Evvela herkes ellerindeki fotoğraflara gülerek birbirlerine çocukluğunu ya da gençliğini, bir yarasını gösterir gibi bir anısını gösterdi. Sonra odadaki herkes sustu, o fotoğraflar kadar sarı bir şey kapladı etrafı. Mutlu anlara dair olsa bile eski fotoğraflara baktığımızda ah çektiren o hüzün çöreklendi. Adına fotoğraf dediğimiz zaman makinesinin beni ya da bizi neden büyülediğini düşündüm.

Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde şöyle demiş; “Bu caddeye ne kadar çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önündeki resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta..” Fotoğrafına baktığınız kişi yıllar evvel ölmüş olsa bile elinizde sapasağlam bir bakış var ondan arda kalan. İşte tam da bu yüzden eski fotoğraflara bakarken mezarlıkta yürür gibi hissetmeniz. Bahsettiğim sadece giden sevgililerinizin, kaybettiğiniz yakınlarınızın fotoğrafları için değil. Sevdikleriniz yanınızda olsa bile kafanızı çevirip bakıyorsunuz ki elinizdeki fotoğrafta olmayan bir beyaz daha eklenmiş saçına, yüzünde bir çizgi daha. Ne ara bu kadar geçti zaman diye şaşırıyorsunuz. Fotoğrafsa sizin aklınıza sığabilenden çok daha fazlasını anımsayabilecek bir hafızaya sahip. Hepimiz hayretle bakıyoruz eski bize, eski evimize, eski önlüğümüze, eskide kalan neyimiz varsa hepsine.

Özdemir Asaf ( Fotoğraf: Bülent Özgören)

Hikayesini duyup merak ettiğim bir diğer şair fotoğrafı da bu. Geçen yazımda Yıldız Moran’ı anlatırken bahsettiğim belgeselde fotoğrafçı Bülent Özgören bu fotoğrafın hikayesini şöyle anlatmıştı: “Özdemir Asaf’ın Bebek’te hem kitap okunan hem yemek yenen Şimdi adında bir biblio barı varmış. Hatta Yıldız Moran bu barın mutfağında ona yardım edermiş. Gel zaman git zaman Asaf, içinde binlerce kitabının olduğu bu barı satmak durumunda kalmış. Barı boşaltınca da içerisindeki kitapları kendisinin bir dostuna ait garaja koymuş. Bahsi geçen arkadaşı gelip kitaplarını alması için Asaf’ı çağırmış, gelemeyince de hepsini kendisinden habersiz Beyazıt’ta bir sahafa haraç mezat satmış. İşte bu fotoğraf da Asaf’ın bir ömür biriktirdiği kitaplarının tesadüfen gittiği bir sahafa satıldığını görüp orada ağlaması üzerine Bülent Özgören tarafından çekilmiş.”

Yetmişlerde bu barın müdavimlerinden biri de İlhan İrem’miş. Geçenlerde bir edebiyat dergisinde gece kütüphanesi diye bahsettiği Şimdi’yi şöyle anlatmış İrem; “İçkiler tezgahın altında ve barın arkasındaki raflarda sadece kitaplar var… Asaf’ın kitapları. Her yerde koyu renk ahşap kokusu… Üzerinde ziyaretçilerin yazdığı isimler, şiirler… Ve duvarda akrep ve yelkovanı olmayan, yalnızca saniyesi dönen bir saat.  Asaf’tan sonra pastane olmuş Şimdi, ardından da baklavacı. Bugünlerde butik galiba, demiş İrem. Doğallık ve iyilikle aydınlanan, o saf pamuk günler bitti, diyerek bitirmiş yazısını. Ne tesadüf ki şairin kitaplarından da bahsettiği yazıda, Asaf’ın sahafta kitaplarına ağladığı bu fotoğraf kullanılmış. Melih Cevdet gibi sizin de aklınızdan geçti belki ölümü hatırlatan ne var bu resimde, diye sormak. Burada gülen bir yüzden, beyaz bir saçtan ya da derin bir çizgiden de ötesi var. Bir şairin sadece kitaplarının değil, onca yaşanmışlığının da gözünden yuvarlanıp gelmesi gibi hüzünlü bir şey.

Ne Anday’ın şiirindeki soruya verebilecek bir cevabımız var, ne de Asaf’ın boşluğa dalıp gittiği fotoğrafa uzatabileceğimiz bir mendil. Sadece Şimdi’nin duvarındaki akrep ve yelkovansız o saat var hatırımızda. Bir de o saatin altında asılı duran şu dizeleri şairin;

Bir bakıyorsunuz üç, bir bakacaksınız hiç.