Var olan zamanımızın tümünü doldurmayı ve yaşamımızı bir eylem kumbarasına dönüştürmeyi ödev kabul etmemizin, “sürekli / kesintisiz eylemsellik / eylemdelik” hâlini idealleştirmemizin ve de öylece durup beklemeyi zaman kaybı olarak görmemizin nedeni nedir acaba? Modern zamanda “modern” insanlar, kendilerini kendi yaşamlarının peşinden nefes nefese koşarken buluyorlar; çünkü bir ses onlara “yaşam kaçıyor ve sen onu yakalamalısın” diye sürekli fısıldayıp duruyor. Kendi yaşamını nasıl yakalayacağına dair hiçbir fikri olmayanlar ise çareyi sahip oldukları zamanın tümünü tıka basa doldurmakta, sanki zaman bir yüklükmüşçesine ona sığdırabildikleri kadar eşyayı sığdırmakta buluyorlar. Biriktirdikleri eylemlerin yaşamlarını daha anlamlı kılacağına inanıyor ve bu inancın gereği olarak da olanaklar alanını saldırganca tüketiyor ve bu yolda hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Ama ya yaşam zannettiğimiz gibi doldurdukça anlamlanan, koşturdukça değerlenen, çok eyledikçe çoğalan bir şey değilse? Bizi yaşama karşı saldırganlaştıran o ses, bizi kendi girdabının içine çekiyorsa ya? Ya durup sadece nefeslenmek için nefes almamız gereken bir an varsa?

Arthur Schopenhauer, dünyevî arzumuzu sürekli uyanık tutan o temel motivasyona İstenç diyordu. İstenç bizi varlık adına güdüleyen, sürekli iştahlanmamızı sağlayan, arzu nesnesini elde ettikçe yeni arzu nesneleri yaratan, bu döngü içinde bizi ızdırap ve can sıkıntısına sürükleyen; daha somut biçimde söylemek gerekirse, “haydi şimdi bir şeyler yap” diye bizi ense kökümüzden ileri doğru iten şeydi. Hem de bunu bilinçli, ussal biçimde değil, tamamıyla usdışı bir organizasyonla gerçekleştiriyordu. Aslında bu sadece biz modern insanların değil, tüm insansoyunun savaşması gereken bir problemdi. Fakat modern zamanda İstenç, artık aynı zamanda kurumsal da bir enstrüman. Yaşama karşı saldırganlaşmayanın dışlandığı, olanakları tüketmeyenin ayıplandığı ve istencinin kölesi olmayanın patolojik kabul edildiği bir çağ bizim içinde bulunduğumuz. Durup beklemeye hiç vaktimizin olmadığı; filmlerle, kitaplarla, yeme-içmelerle, gezmelerle, konuşmalarla, çalışmalarla, sevişmelerle doldurulmuş “ideal” bir yaşam. Kutsanmış bir yaşam! Motivasyon ustaları, yaşam koçları tarafından pompalanan “haydi şimdi, haydi hemen yap”ların, onun bunun saymanları tarafından sorulan “senin skorun ne?”lerin arasında aslında kaybolmuş, bizim olmaktan çıkmış, dövüşün tarafı olmuş bir yaşam. Bir an dahi duraksasak utanç duygusuna kapılacağımız, herkesin bir şeyle meşgul olduğunu gören Diyojen misali “hiç olmazsa fıçımı sokaklarda yuvarlayayım” diyeceğimiz, her an ve her yerde eylemde bulunma sorumluluğu ile kuşatılmış bir yaşam…

Ben yine de bu korkunç diktatörlük ve zorbalık altında bile, yaşama dair algımızı ve ufkumuzu yeniden gözden geçirme şansına sahip olduğumuza inanıyorum. Yaşam dediğimiz; doldurulması gereken anlar bütünü değil, eylemlerimizi sonradan kullanmak üzere içine atacağımız bir kumbara değil, peşinden koşturup yakalamamız gereken bir fırsat treni değil, sayarak ya da tartarak ölçebileceğimiz ve bu ölçekle paha biçebileceğimiz bir ürün değil; yalnızca ve yalnızca kendi akışı içinde deneyimleyebileceğimiz bir oradalık hâlidir. Yaşama dair tutkumuzun başkalarınca formüle edilmesi ve yaşam pratiklerimizin bu zorlama formülle dinamize edilmesi ise soytarıca bir illüzyondan başka bir şey değildir. Yaşamanın bir yere kaçmadığının bilgisi, yaşamın olanağını bize sunacak olan yegâne bilgidir.

Bu bilgi ile, biraz durup beklemeye ne dersiniz o halde?

Camus yâr, Nietzsche yardımcımız olsun.