Mahir Ünsal Eriş’le tesadüfler sonucunda ilk röportajımız Gaip romanı üzerine gerçekleşmişti. Ben ardından diğer eserlerini peş peşe okudum. Her eserinde yaratıcılığına, kelimelerinin gücüne hayran kaldım. Bütün eserleri üzerine konuşmak istesem de bu kez münferit bir eser olarak da okuyabileceğiniz, Gaip’in devamı olarak da değerlendirebileceğiniz Acaip üzerine bir araya geldik.

Salih Bey’i tanımaya devam ettiğimiz Acaip’te büyük sürprizlerle de karşılaştım. Acaip’in hikâyesi bu kitapla bitmiş gibi görünse de bir başka eserin doğacağını müjdelediğine inanmak istedim.

Mahir Bey’e bütün yoğunluğu arasında benim merakıma da yer açtığı için minnettarım.

Sizi de Acaip üzerine sohbetimize eşlik etmeye davet ediyorum. Keyifle okumanız dileğiyle…

Sizinle ilk kez Gaip üzerine sohbet etmiştik. Bu kez Acaip’in olay öyküsünde kayboluyoruz. Acaip’i başlatan sahnenin Gaip’te de yer alan balıkçı lokantası olduğunu düşünüyorum. Kitabın hem ortak noktası hem de Salih Bey’e dair bilgi edinebileceğimiz önemli bir an. Bir okur sezgisiyle size iletiyorum bu izlenimimi elbette. Acaip’in hikâyesi, Gaip’in yazılma sürecinde mi doğdu?

Evet, Acaip, Gaip’in içindeki küçücük bir andan doğdu. O anın, hadisenin diğer taraflarınca nasıl yaşandığını görmek istedim. Gaip’te söz konusu anı da tam bu niyetle kurgulamıştım açıkçası.

Salih Bey, bu kez eserin odağında değil. Ancak ona dair, özellikle tavırlarına dair yeni şeyler öğreniyoruz. Gaip’ten tanıdığımız çocuklarına ve eşine gülümsemeyen, sert mizaçlı Salih Bey yerine biraz daha ılımlı bir Salih Bey ile tanışıyoruz. Bu aslında benim de sık sık sorguladığım bir şey. Yerine göre, kişiye göre, durumuna göre kişilik eğilip bükülen bir şey mi? İyilik ve kötülük yaşam şartlarımızın bir sonucu mu?

Doğrusunu isterseniz ben pek ılımlı bir Salih gördüğümü söylemezdim. Sadece, belki diğerlerine kıyasla daha küçük bir çocuğu karşısında daha az katı tavırlar sergiliyor denebilir. Onun dışında Salih’in sevgisiz, uzak, korku salan, gizemini hiçbir zaman ele vermeyen halinin iki tarafta da paralelliğini görüyorum. İyilik ya da kötülük yaşam şartlarımızdan, yaşadıklarımızdan besleniyor olmalıdır, ama şunca yıllık ömrümde bazı insanların doğuştan kötü olduklarını, hiçbir yaşam şartının onları iyiye çekmeye muvaffak olamadığını da çok defa gördüğümü söyleyebilirim.

Salih Bey’in oğlu Samim anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Gaip’teki gibi bir derin devlet okuması yerine bu kez bir aşk hikâyesi ile buluşuyoruz. Tabii ki Gaip’ten soyutlanması mümkün olmayan olayların etkisini de görüyoruz. Yani Gaip’ten soyutlanmayan ama münferit olarak da okunabilecek bir eser. Acaip, Gaip’teki olayların duygu yönünü de düşünmemiz için bir okurlara tutulan bir ayna mı?

Ben hem derin devlet fonu önünde cereyan eden Gaip’te, hem sizin bir aşk öyküsü diye adlandırdığınız Acaip’te yalnızca bir aile hikayesi anlatmak istedim hep. Her ikisinde de temel meselem ailenin ta kendisiydi. Bizi sevgisiyle kuşattığı kadar sınır ve zaaflarımızı da belirleyen ve bundan beslenen bir kurum olarak aile, sevgiyi, nefreti, kini ve öfkeyi de öğrendiğimiz bir yer. Ben de bu iki kitapta ağırlıklı olarak aile meselesi üzerine düşünmeye çalıştım.

 “Ölüklerni bek yuysang, yıraklap kitdü,” (Ölüyü çok yıkarsan osurur.) Uygur atasözü de olay örgüsünde bir anlam buluyor, Samim’in iş arkadaşı Ahmed’in denizde yaşadıkları da. Bütün bunlar olay örgüsünden bağımsız ama bir o kadar olay örgüsü için elzem. Bir esere anlam katan ögeler nelerdir? Siz neleri önceleyerek Acaip’i oluşturdunuz?

İnsan hayatının kontrolünün çok küçük bir kısmının bizzat o insanın elinde olabildiği gerçeği oldukça geçerli ve kesin. Kendi hayatımız dediğimiz şey bizim dışımızda neredeyse tüm kainatın dinamikleriyle biçimleniyor. Tesadüflerden çıplak gözle görülemeyen niyetlere, kaş yapmaya çalışırken gözlerden en güvendiğimiz insanlardan aldığımız ağır darbelere kadar hayatımızın içinde karşılaştığımız her şey, o hayatın baş aktörü olduğumuz fikrini zayıflatmaya yol veriyor. Acaip’te kurguladığım dünya, aslına bakarsanız hemen tüm kitaplarımda kurguladığım şey de bu, biraz bunun eseri diyebilirim.

Dünya Bu Kadar’a yeniden gönderme yapmışsınız. Onun en sevdiğiniz kitaplarınızdan biri olduğunu söylemiştiniz daha önceki söyleşimizde. Ben de tevâfuk bu ya önce Dünya Bu Kadar’ı, sonra Gaip’i okumuştum. Üç kitap üzerine düşünürken Dünya Bu Kadar’da kesişen hayatlar aklıma geldi. Acaip için de tam bunu hissettim. Bu iki kitapta da Dünya Bu Kadar’a gönderme yapmanızın temel sebebinin birbirine temas eden hayatlar olduğunu düşünerek yanılıyor muyum?

Elbette bunun da payı var. Ama buradaki asıl niyetimin ardında, Dünya Bu Kadar’a hiç kıyamayışımın etkisi daha fazladır.

2017 yılında babamı kaybettim. Babam gümrük memuruydu ve çalıştığı yere göre ya tır ya da gemi kontrolü yapıyordu. Yoğun bakımındaki son gününde sayıklarken bir gemide olduğunu anlattı bana. Muhtemelen bilincini kaybetmeye başlıyordu. Sonra da bana ölümden korkmadığını söyledi. Onunla ilgili en büyük tesellim bu cümlede gizlidir. Ahmed’in bir yolcuğu sırasında bir kapıdan geçip başka bir âlemde olmaya dair anlattığı hikâye bu nedenle çok etkiledi beni. Babamla başka başka yerlerde buluşabilme ihtimali iyi hissettirdi bana. Ne dersiniz yaşadıklarımızın yanında bir de yaşamak istediklerimiz için insan başka bir evrene (bunu mecazi düşünüp bir başka hayat inşa etmek olarak da yorumlayabiliriz) geçecek güce, inanca sahip mi?

Açıkçası ben kendi adıma hayatın yalnızca ömürle sınırlı olduğuna inananlardanım. Hikayemiz tamamlandığında temelli bitiyor diye düşünüyorum. Sonrası yok. Ya da insan türünün bir ömürde dünyaya doyamayışından kaynaklı iyi niyetli kurgulardan ibaret. Ama olmasını ister miydim, elbette. Çünkü ömür hakikaten dünyaya doymak için çok kısa.

Samim’in hayatı adeta Truman Show filmindeki Truman Burbank. Kendisine biçilmiş bir yaşamda ilk defa kendi iradesiyle seçim yaptığı aşkına sahip çıkma isteğini, çabasını, beceriksizliğini anlamaya çalışıyorum. Gerçekten başka türlüsü Samim için mümkün değil miydi?

Samim, korkunç bir babanın gölgesinde, neredeyse cesaret ve özgüven denen şeylerden hiç nasibini alamamış bir adam. Bu yüzden kendinde bu cesareti bulabileceğini sanmam. Bulabilmiş olsaydı Acaip’in hikayesi bambaşka yerde biterdi, belki de hiç var olmazdı.

Samim, sevdiği kadına olayların nasıl bu noktaya geldiğini anlatırken tüm hayatını ama özellikle de çocukluğunu anlatıyor. Her şeyin başladığı noktanın Samim’in Salih Bey’in çocuğu olarak dünyaya gelmesi desem basit bir genelleme mi yapmış olurum?

Tam olarak niyet ettiğim şeyi söylüyor olursunuz. Çünkü Samim, zorlu ve sevgisiz bir çocukluğun içinden çıkar çıkmaz kendini korkunç bir tek başınalığın içinde bulmuş ve daha bununla baş etmeyi öğrenemeden aşkıyla sınanmış bir adam. Bir yetişkinlik hayatı süremeden imtihana tutulmuş, hiç büyümemiş sayıldığından çocukluğuyla meselesi onun için çok belirleyici.

Çok da ipucu vermeden soru sormak için çabalıyorum. Samim, sevdiği kadın Güzin’e ulaşamayınca meraklanır. Samim’in “Kadınları hep babaları, kocaları, eski sevgilileri öldürmüyor muydu? Adliyeler bir zamanlar bir arada bulunmuş insanların davalarını görmek için kurulmuyor muydu?” cümlesi bizim kendi gerçekliğimizi yüzümüze vuruyor. Maalesef eğitim düzeyi, ekonomik imkânlar, sosyal statü gibi hiçbir unsur buna engel değil. Kadın cinayetlerinin politik olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz ama durduramıyoruz. Çözüm ne kadar yakın?

Çözümün yakın olduğuna inanmıyorum. Çünkü takdir edersiniz ki bu türden meselelerin halledilebilmesi için öncelikle buna göre bir eğitimin verilmesi gerekir erken yaşlardan itibaren. Bizim ülkemizde de eğitimin en son meselesi eğitim olduğundan bu konuların, bu haberlerin gündemimizi daha uzun yıllar işgal edeceğine inanıyorum. Neyse ki kadın hareketi bu işin peşini bırakmayacak kadar güçlü ve cesur. Kadınların özgürleşmesinin, şiddet sarmalını kırmasının önündeki tüm engelleri cesurca yıkıyorlar. Bir şeyler değişecekse onların iradesinin yarattığı gücün toplumda bulduğu karşılık sayesinde değişecektir.

Gaip ve Acaip’i takip edecek bir üçüncü kitap ile buluşacağımızı umut ediyorum. Biz okurlarınıza nehir roman tekniği ile serinin yeni kitabını müjdeleyecek misiniz?

Gaip ve Acaip’teki bence en önemli isim Zeki. Ben de bu seriyi, Zeki’nin hikayesini, ya da hikayenin Zeki’nin tarafından nasıl göründüğünü anlatan Tekzip adlı üçüncü bir kitapla tamamlamayı umuyorum.