Thomas: Yok, yok… Hiçbir şey. Hiç kimse. Yok. Şaka gibi. Böyle bir kadın yok. Genç ya da genç görünen bir kadın… Hem güzel, hem seksi görünen. Seksi ama aynı zamanda kafasında bir gramcık beyin taşıyabilen, artikülasyonu düzgün, klasik oyunculuk eğitimi almış bir kadın yok! Çok şey mi istiyorum? “Tenzil” kelimesini kendiliğinden telaffuz edebilen bir kadın oyuncu arıyorum… (Gök gürültüsüve şimşek)

Tatlım bak, kitapta Vanda yirmi dört yaşında. O zamanlar yirmi dört yaşında bir kadın, genellikle veremli, evli ve beş çocukluydu. Yani çoktan kadın olmuşlardı. Şimdi o yaştakiler bebek sesi taklidiyle, ağızlarını yayarak konuşan ergen kızlar… “ Şöyle oldu, böyle oldu, ben de ona dedim ki hoşlanıyorum. Aynen kankacım, anladın mıı?” Hayır, anlamadım… Tek bildiğim, bugün tam otuz beş tane beceriksiz oyuncuyla görüştüğüm, emekliliği gelenler bile vardı içlerinde. Biraz uygun görünenler de, ya dizide oynuyor ya da bu ücret karşılığında çalışmam diyor. Aptallıkları da caba… Yanlarında bir sürü aksesuar ve kostüm getirmişler ama ya kadınlık? Yanınızda biraz kadınlık getirin lütfen. Hiçbir kadın, kadın gibi davranmıyor bugünlerde. Bazıları aşırı frapan giyiniyor, bazıları lezbiyen gibi. Üstüme bir elbise geçirir, ince çorap giyersem onların hepsinden daha iyi Vanda olurum ben… Evet Vanda’mız dışarılarda bir yerde olmalı, onu bulacağım…
David Ives’in yazdığı, Ersin Umut Güler’in yönettiği, Şafak Özen’in kusursuz çevirisi ile dilimize kazandırdığı “Kürklü Venüs” hiç kuşkusuz, sezonun en iyilerinden biri.
Dekor, ışık tasarımında Cem Yılmazer, kostüm tasarımında Özlem Kaya, müzik ve efekt tasarımında Tufan Dağtekin’in başarılı çalışmaları, Pervin Bağdat ve Ersin Umut Güler’in soluk kesici yorumları…
Leopold von Sacher-Masoch’un “Kürklü Venüs” adlı romanını sahneye uyarlayan Thomas Novacheck, Vanda von Dunayev rolü için aradığı oyuncuyu henüz bulamamıştır. Yorgun, kararsızdır. Düşlerini seçmiş, belki de yanılmıştır. Parçalar bir türlü yerine oturmamış, istediği resim tamamlanamamıştır. İşte, tam da o esnada, sahneye Vanda Jordan giriverir. Öyle, ansızın. Durup dururken.
VANDA: Benim gibi olmayan birini arıyorsunuz. Fazla gencim. Fazla yaşlıyım. Çok ufağım, çok iriyim.
Özgeçmişim yeterli gelmedi. Tamam. Anladım… ( Başını eğer ve ağlamaya başlar) Özür dilerim, çok gergin ve tatsız bir gündü. Özür dilerim. Ama kim olduğumu ve yeteneklerimi beni izlemeden nerden bilebilirsin ki? Lanet olsun…
Artık her şey bir oyundur. Ya da gerçeğin ta kendisi.
Dr. Severin von Kushemski ve Vanda von Dunayev, gizli, saklı, sakıncalı bulunmuş, yadsınmış, korkulmuş kapıyı aralayıverirler.
“Sana işkence etmekten hoşlanıyorsam, bunu sen yarattın, ben değil. Ben bu değilim. Beni bu hale sen getirdin ve şimdi her şey için beni suçluyorsun….”
Kendiyle yüzleşmekten ürken, öz benliğinden, bedeninden, duygularından, onurundan vazgeçercesine aşağılanmayı, ayaklararasına alınmayı seçmek…. Hükmedildikçe ‘hükmeden’ olmak… Hep bir sahip arayışı. Acıya, acı verene karşı geliştirdiğimiz, o tanımı zor bağımlılık… Boyun eğmek. Buyurdukça boyun eğmek.. Köleyken efendi, efendiyken köle olma arzusuna eşlik eden bütün o iç sorgular, yalnızlıklar.
Bilinçaltının da tutsak ufunetli düşlerin, enfekte olan yaraların açığa çıkma zamanıydı. İhtiras, tutku ve saplantıların en sayrısal bir biçimde çarpışması kaçınılmazdı artık.
Roller, cinsel kimlikler sürekli yer değiştiriyordu. Kadın ve erkek birbirleri için örs ve çekiç. Yem ve ökseydiler. Yaşam ve ölüm gibi.
Siyah tilki kürkünden etol. Şimşek. Gök gürültüsü. Huş Ağacı dalından kırbaç. Yüksek topuklu rugan çizmeler. Köpek tasması. Jartiyer ve kırmızı dudak boyası. ‘Siegfried Müller Viyana, 1869’ etiketli frak.
Testin şifrelerinden yola çıkarak rollerini sahicilikle boyutlandıran Pervin Bağdat ve Ersin Umut Güler iç ödeşmelere taşıyor izleyiciyi. Ve gizli duygusal patlamalara. Kuşku, amansız kaygılara. Cevabına hazır olunan ya da hiç bir zaman olunamayan bir dizi soruya. Ve tabii, keskin dönemeçlere…
Vanda Jordan / Vanda von Dunayev karakterinde ortaya koyduğu başarılı ruhsal çözümlemeler, sıra dışı yorumuyla Pervin Bağdat, ‘oyunculuğun gerçekten sonu yok ‘ gerçeğini hatırlatıyor. Hayatın içindeymişcesine oynuyor, inandırıyor. Kurduğu ve üstesinden geldiği denklemlerle sahnede rüzgar gibi esiyor.
İyi anlaşılmış, iyi yönetilmiş, iyi oynanmış bir oyun için, başka ne söylenebilir ki zaten ? İzleyin, mutlaka izleyin.
Teşekkürler YOLCU TİYATRO…