Ülke gündeminde reklamdan pazarlamaya dizilerden haberlere ve hatta sanattan edebiyata bitmez tükenmez cinsiyetçi söylem ve içerikler etrafımızı sarmışken Annemin Kaburgası o sözcüklerin daha da derinden kanattığı insanların hayatlarını anlamamız için bir fırsat sunuyor okuruna. Türcülük, sekssizim ve ırkçılık birbirinin kardeşleri değil mi sonuçta!

Amargi Dergi, Bianet, Die tageszeitıng, Sisterhood-magazine gibi çeşitli mecralarda Türkçe, İngilizce ve Almanca yazıları yayımlanan, 2015 yılında Türkiye Bilişim dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışmasında birinci, 2018’de Kaos GL’nin Kadın Kadına Öykü yarışmasında özel ödüle layık görülen Burçin Tetik’in ilk öykü kitabı Annemin Kaburgası İletişim Yayınları aracılığı ile okurlarına ulaştı.

Dokuz öyküden oluşan kitap, adını aldığı Annemin Kaburgası ile başlıyor.

 “Bir kere gerçekten yalnız kalırsanız sonra o yalnızlık bir ömür yapışır üzerinize. Annem ben kendimi bildim bileli yalnızdı.” diyor kahramanımız erk bir aile yapısı içinde kadın olmanın getirdiği derin yalnızlığı işaret ederken.

Hasta annesine zor günlerinde hem hastanede hem de evde refakat eden ve artık orta yaşlı olan kahramanımız hayat arkadaşı Sibel ile olan ilişkisini toplumsal yargılar ve mahalle baskıları nedeniyle ne yazık ki hâlâ yakınlarına açıklayamamıştır. Oysa Sibel’e duyduğu sevgi geçmiş bütün acılarının telafisi gibidir. Bu süreçte zaman zaman hem sevgilisinin hem de kendisinin birbirinin tam da tersi olan aile geçmişini, dün ile bugünü eş zamanlı olarak okuyor; diğer yandan cinsiyet ayrımcılığının kız ve erkek evlat üzerindeki farklılığına da tanıklık ediyoruz.

“Kadınların babalarına benzeyen adamlar aradıklarını iddia edenler, aynı kadınların annelerine benzeyen kadınlarla olduklarını da söyler mi?”

Kendi cinsine âşık olmuş bir kadının annesi ile arasına giren mesafe ve görünmeyen duvar ne kadar gerçekse bu sancılı ilişkide sevgi de o kadar gerçek, vejetaryen birine et, tavuk pişirtecek kadar! Nihayetinde sevdiklerimizin yaralarını iyileştirmek ile başlamıyor mu kendi yaralarımızın iyileşmesi.

“Kadınların kaburgadan yapıldığına kadınları bile inandıran neydi Birhan?” diye sorar ya o muhteşem şiirlerinde Aslı, tatlı bir metafor ile hikâyeyi tam tersine çeviriyor Tetik. Bir kadın kendini bir kadından doğuruyor ancak, kırılsa da anasının kaburga kemikleri ne de olsa zarar vermeden iyileştirmek pek mümkün olmuyor bizimki gibi toplumlarda.

Toplumsal baskılar altında ötekileştirilenin derdini sıkı bir kurgu ve çarpıcı metaforlarla anlatan Tetik okuruna bir kez daha düşünme ve eğer var ise kendi duvarlarını yıkma şansı veriyor.

Yabanperi adlı öyküde ise; bir gece babasını annesinin çamaşırları ile gören, bir şeylerin farklı olduğunu anlayan ama adını koyamayan küçük kız çocuğunun kendi duygularını da yavaş yavaş keşfettiğini görüyoruz. Mahallece gidilen sürprizlerle dolu piknik ve orada yaşananlar. İnsan zihni hep ezberler ve klişelerle düşünüyor. Elbette bir benzerimizi görmek, kendimize giden yolu da anlamamızı sağlar. Tanımlamak, adını koymak, kategorize etmek, anlamanın bir yolu olsa da insan çizdiği sınırların hep değişebileceğini ve o sınırların kafasında olduğunu da bilmeli diyor Tetik’in satırları bize.

“Yabanperi akılsızlığıma acırmış gibi kafasını eğip yüzüme baktı. ‘Burası dediğin neresi? Burası nerede biter sence, az ötedeki ağaç da burası mı? Şu ilerideki kasaba, burası değil mi artık? Sınırlar çizmeden rahat duramaz mısın?’

Müllerstrasse’de Bir Ev ve Frau Mahler’in Mektubu; İnsan nereye giderse gitsin kendi gurbetinden kaçamıyor. Altmışların başında Türkiye Almanya İşgücü Alım Anlaşması ile başlayan göç hızını çoktan kaybetse de özellikle son yıllarda artan iktidarın baskıcı yönetimi ile motivasyonundan hiçbir şey kaybetmedi. İster yoksul ister okumuş birçok insan başka ülkede biraz da başka bir insan olmanın hayalinde. Zamanla Almanya’daki en büyük göçmen grubu olan Türkler, Orta Doğulular gelinceye kadar uyum tartışmalarının odağı oldular. İnsan varsa bir hor görme algoritması kendiliğinden oluşuyordu!

Herkes kendinden sonra gelene haddini bildirmek peşinde.”

Müllerstrasse’de Bir Ev’de yoksul ailesi tarafından küçük yaşta kendinden büyük bir adama gelin olarak verilen, Almanya’ya giderken aşkını geride bırakan Şebnem’in gurbetçi bir aileye dönüşümünü, zaman zaman görünmek bile istemeyen yalnız bir kadın hikâyesi olarak okuyoruz. Frau Mahler’in Mektubu ise okura insanın doğup büyüğü ülkede de öteki olmasını, zulme uğramasının, derin yalnızlığının mümkün olabildiğini işaret ediyor. Şebnem’i gurbette, Frau Mahler’i doğduğu topraklarda sürgün eden, korkutan yalnızlaştıran sistemin dişlileri nasıl da aynı!

Yarım saat adlı öykü ise şaşırtıcı sonu ile insanın içindeki insana uzun yürüyüşünün hikâyesi. Bedenin ve ruhun dehlizleri, sorgular, ikilemler, gelgitler arasında huzuru ve sevgiyi arayan insanın kapalı kapılar ardında kendinden bile sakladığı gerçekler.

 “Sonra yine gidecektik. Niye kalamıyorduk şu odada, sabaha kadar, her şeyden uzak? Kimse nerede olduğumu bilmiyordu. Meltem’e olan sevgim mi, yoksa kimseyi düşünmeden yaşayabilmek mi böyle mutlu hissettiriyordu, emin değilim.”

Kısa ama vurucu cümlelerle altı çizilen cinsiyetçilik!

“Sonra mağazaları gezdik biraz, porselen çay fincanlarına, en yeni, telefonların uçuk fiyatlarına, oyuncak mağazasının kızlar ve oğlanlar olmak üzere görünmez bir duvarla ayrılmış oyuncaklarına baktık.”

Çocukluğumun Evi zihnin odalarında dolaştırır gibi gezdiriyor bizi bir evin içinde. John Locke’a göre insan zihni, doğuşta boş bir levha gibidir. Zaman geçtikçe bu boş levha deneyimlerle, öğrenilenlerle dolar. Bazıları bir süre sonra evdeki kullanılmayan eşyalar gibi yük olur size.

“Sonunda içeride bize yer kalmamış, kimin umurunda? Evin gerisini toplu tutabilmek için yüklendikçe yüklenmişiz buraya. Evimizin bilinçdışı mı olmuştu yoksa bu küçük oda?”

İnsanın kişiliğinin ilk adımları gibi yarası da taşıdığı bellek de çocukluğundan, oradaki deneyimlerinden, tanıklıklarından geliyor. Tetik bu katmanlı öykü ile günümüzün en temel dertlerinden olan kadına şiddetin geleneksel yöntemlerle nasıl yol aldığını aktarıyor.

Nermin kendi aynasına bakma cesaretini gösteriyor, dilerim bu derdi olan herkes için mümkün olsun ne de olsa sıkıntıyı çözmenin en büyük adımı derdini bilmek, ona cesaretle bakmak.

“Hafızamın antresinden çıktım, evin kapısını kilitledim. Her bir odayı tek tek gezerken döktüğüm benzin dış kapının altından sızıyordu. ‘Haftaya görüşürüz Derya Hanım,’ deyip yanan sigaramı kilitli kapının eşiğine fırlattım. Kendime yeni ayakkabılar almayı düşünerek psikoloğun muayenehanesinden çıktığımda, çocukluğumun evi alevler içindeydi.”

Beden Göçü; Bir bedenden diğerine, Seda’dan Sedat’a, anavatandan başka bir ülkeye seyrin, yerleşmenin hikâyesi. Yolculuk boyunca hissedilenin, yabancılaşmanın, ürkekliğin korkunun ama sabrın ve sevginin de hikâyesi. Geçmişi tamamen arkada bırakmak, unutmak mümkün olmasa da bugünü her şeye rağmen dilediğince yaşamayı denemenin ve hatta zorlu da olsa başarmanın hikâyesi.

“Başka bir bedene göçerken arkamda koskoca bir ülke bırakmıştım işte. Belki de her göçmenlik nihayetinde kendi yüklerimizden kaçmaktı. Ben de eski ismimden, sırtıma yük memelerimden, beni taşıyamayan tüysüz bacaklarımdan yeni bir bedene kaçmıştım.”

Ve ne kıymetli şey tercihlerimiz ile kendimiz olarak sevdiklerimizden kabul görmek.

İlk kez onun oğulluğunda aldım onaylanmanın şekerli tadını ben. İlk kez annemin oğlu olunca erkekliğim tam oldu.

İpler; mutsuzluk tekdüzeliği, renksizliği, durağanlığı beraberinde getiriyor. Hayat birbirinin benzeri iplere, ipler başka türlü takıntılara, obsesyonlara dönüşüyor bu öyküde. Aynı evin, aynı hayatın içinde kızlar biraz da annelerine benziyor, olası bu. Evin içinde olmayan mahremiyet çoğu zaman dışarda da olmuyor. Kadınsan dışarıda taciz kol geziyor, iş ki yapan utanmıyor, maruz kalan utanıyor.

“Annesi hiçbir şey demeden ısrarla kapıyı zorlamaya devam ederken Melek banyodan çıktı. ‘ Babam yaşındaki müdür kıçımı elledi’ demedi. ‘ kasada oturmak yasak, o kadar saat ayakta duramam ben.’ dedi.

Rızamız olmadan maruz kaldıklarımız ne kadar korkunç ise ve karartıyorsa hayatı, isteyerek yaptıklarımız da o kadar renklendiriyor diye düşünüyorsunuz Melek’in öyküsünü okuduğunuzda.

Keramet, küçük yaşta hem ailesinden hem de okulda arkadaşlarından cinsel kimliği yüzünden zorbalık gören transseksüel bir bireyin hikâyesi. İçinde bir alt öykü olarak aile içi taciz hikâyesi de barındırıyor.

Keramet putka ameliyatının parasını biriktiriyor bugünlerde. Geceleri beldeli koli kesiyor, gündüzleri tiyatro bölümünün derslerine devam ediyor, ders saatlerine göre de öğleden önce ya da akşamüstleri kafenin müşterilerine kahve falı bakıyordu.”

Öykü içinde trans kadınlarca geliştirilen, birçok LGBTİ+ bireyin konuşabildiği bir jargon haline gelen Lubunca kelimeler de kullanarak sizi başka bir dünya, başka bir gerçeklik ve dil ile karşı karşıya bırakıyor yazar.

Tetik, dokuz öyküden oluşan Annemin Kaburgası’nda toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılık, cinsiyete dayalı şiddet, taciz, cinselliğin üzerindeki toplumsal tahakküm, öfke dili, ötekileştirme, göçmenlik, eşitlik, etnik köken gibi temel meselelere odaklanan öyküleri duru bir Türkçe ve temiz bir dil ile aktarıyor okura.  

Anlattığı konular ve yaşamlar melodrama dönüşebilecek bir nitelik taşımalarına rağmen Annemin Kaburgası bu sınırdan oldukça uzak, aksine her şeye rağmen ötekileştirilen hayatlar ve bireyler için umut saçıyor. Muhtelif göndermelerle uyandırdığı çağrışımlar, dramatik insanlık durumları, dönüp okunmayı, üzerinde düşünmeyi hak eden bir kurgu sunuyor okura. Kurmaca en büyük gücünü yaşamsal tanıklıklarından, derinlikli gözlemlerden ve anlatının yalınlığından alıyor. Yazar yaşamsal tanıklıkların didaktik tuzaklarına da düşmüyor. Mesajlar incelikle ve edebiyatın sarıcı diliyle yumuşatılmış.

Aynı zamanda öykülerdeki bakış açısının yerel değil, evrensel bir görüşü kapsadığını da söylemek isterim.

Aynı toplumun eşit haklara sahip, eşit bireyleri olmaktan dil, din, cinsiyet, ırk, sınıf farkı nedeniyle diğerinin ötekileştirilmediği bir toplumda çoğulcu bir bakış açısı ve anlayışla farklılıklardan zenginleşerek yaşamaktan, birbirimizi anlamaktan başka şansımız yok.

Dilerim; her tür şiddet hikâyesini magazinsel başlıklarla sunanlar, şiddeti pornografikleştirilmiş galerilere dönüştürenler, böylelikle şiddetin meşrulaşmasına, normalize olmasına çanak tutanlar bu ve benzeri sanat üretimlerini okur, üzerine düşünür, değişir, dönüşürler.