Laissez faire, laissez passer! Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler , ifadesinin Fransızca karşılığı. Modern kapitalist ekonominin kurucu babası Adam Smith tarafından söylenen bir söz, bir motto. Serbest piyasa koşulları içinde ekonominin görünmez bir el tarafından dengede tutulacağını, piyasaya yapılacak her tür müdahalenin mevcut dengeyi bozacağını ileri sürüyor bu yaklaşım, entelektüel temellerini ise fizyokrat düşünceden alıyor.

18. yüzyılda gelişen ve o zaman için bir hayli ileri bir düşünceyi temsil eden laissez faire’in en temel varsayımı “denge”ydi. Varsayım, bireylerin kendi çıkarları peşinde koştuklarında sonuç olarak genel çıkarı da artırmış olacakları ilkesine dayanıyordu. Fakat ne yazık ki öyle olmadı. Kapitalizm her geçen gün kârını maksimize etti, vahşileşti; gözü ne diğer insanları ne toplumun genelini ne doğayı gördü. Rekabet ve gelirin hakkaniyet içinde dağılımı beklenirken monopoller oluştu. Ekonomik yaşam, güçlü olanın kendinden başkasını gözetmediği bir hâl aldı; işsizlik, açlık, yoksulluk, sömürü, eşitsizlik ve adaletsizlik kurumsallaştı. Bu işin bir de ekolojik tarafı vardı ki bugün karşı karşıya kaldığımız bu durum, tam bir iklim krizine ve ekolojik yıkıma karşılık geliyor.

İklim krizi, kapitalizmin sınır tanımayan üretim sürecinde kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtları aşırı kullanmasının bir sonucu. Atmosfere karışan karbondioksit, metan gibi gazlar sera etkisi yaratarak atmosferi ısıtıyor. İklim değişikliğinin vahşi, sınır tanımayan, kendisinden başka ne insanı ne bitki ve hayvanı ne çevreyi gözeten kapitalist üretim sürecinin sonucu olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Zira kapitalist sistem, varlığını koruyabilmek, rekabete dayalı yarıştan kopmamak için sürekli büyümek zorunda, sistem içerisinde bir işletme durursa yok olur. Başka bir ifadeyle kapitalist sistem, zorunlu olarak sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip. İyi de bir şeyi üretmek demek başka bir şeyi eksiltmek demek. Sınırsız üretmek sınırsız eksiltmek anlamına geliyor. Sınırsız üretirken de tüketirken de kirlettiğimizi unutmayalım. Bu da sürdürülemezlik anlamına geliyor. Son yıllarda dilimize pelesenk ettiğimiz sürdürülebilirlik ilkesi, işte kapitalizmin dengeleri alt üst eden yıkımından kaçmayı ifade ediyor. Kapitalizmin yıkımı, ekolojik krize neden oluyor. Kapitalizm dönüşmek, insancıl bir aşıyla, doğayla, insanla uyumlu ve dengeli bir ilişki kurmak için çırpınıyor. Kendi varlığı bu aşının tutmasına bağlı çünkü. Bu aşı tutar da kapitalizm başka bir şeye evrilir mi ya da yok olur mu, yerine başka bir sistem mi gelir; bunu zaman gösterecek. Ama dikkat edilmesi ve gözden kaçırılmaması gereken şey, kapitalizmi de doğuran zihniyet.

Bakın, bu zihniyet ekonomiyi nasıl tanımlıyor? Sıradan bir ekonomi kitabının ilk satırları ihtiyaçların sınırsız olduğunu yazıyor. Ekonomi de sınırsız ihtiyaçları karşılama işi olarak tanımlanıyor. Bugün ekonomiyi kapitalist sistemden, ticareti piyasa ekonomisinden ibaret sanıyorsak, tanım/kavram operasyonu başarılı olmuştur. Ticaret yollarının üzerinde kurulmuş, kıtaları ticari bağlarla örmüş, adım başı hanların, kervansarayların karşımıza çıktığı, şehrini pazarı merkeze alarak inşa eden, ticaretle ahlâkı iç içe kavrayan bir zihniyetin yeşerdiği topraklarda yaşayan bizler için durum daha da vahim. Tanımlar çok önemli. Kavramlar, kavrayışımızın ürünü. Nasıl kavrıyorsak o doğrultuda kavram üretiyoruz, tanımı kavrayışımızı yansıtacak biçimde tanımlıyoruz. İhtiyaçlar sınırsızsa, sonsuzsa üretimin de sınırsız olması gerekir hâliyle. Sınırsız ihtiyaç, sınırsız üretim, sınırsız tüketim…Dünyayı hesapsızca, yarınları düşünmeden kullanma… Bugün geldiğimiz noktada gezegenimizde canlı yaşamı risk altında.

Değer gözetmeyen hırs dolu, azgın rekabet, bencillik, açgözlülük, adaletsizlik, insanı, doğayı sömürüyle, yağma ve talanla karakterize bu zihniyet, insanlık tarihini kirletti, coğrafyaları 200 yıldır kanla çizdi, ülkeler arasında ve toplum içinde adaletsizliğin en güzel senaryolarını yazdı.

Bugün yeni bir üretim, tüketim, yaşam anlayışına kısaca paradigmaya ihtiyacımız var. Sadece insana değil bitkisinden hayvanına kadar tüm doğaya saygılı, ekolojik yıkım, iklim krizleri doğurmayan bir zihniyete ihtiyacımız var. Söz konusu sömürü olduğunda insan, doğa ayrımı yapmayan kapitalist sistemin damarlarında gezen zihniyetten söz etmemek gerçeği söylememekle eşdeğer. Zira gerçeğin yarısını söyleyip yarısını söylememek de gerçeği söylememektir. Dünyanın sonuna ilişkin tartışmaları, gelecek senaryolarını kapitalist sistemin ve onu doğuran zihniyetin sonu ile beraber yapmak, şeylerin aslına uygun olacaktır.

Dünyayı kapitalizm sosyalizm makası arasında kıstırmak artık mümkün görünmüyor. İnsanlığın dertlerini sırtlanan, samimi entelektüeller, her iki sistemin de arkasında insan ve doğa adına koca, kirli  bir suç tarihi bıraktığının farkındalar. Başka bir dünyanın varlığına inanıyor ve bu arayışı sürdürüyorlar. İnsanlığın geleceğinin değerler üzerine kurulu olduğunu söylemek, bu topraklarda yaşayan bizler için fütürizm alıştırması olmanın ötesine geçmeli. Sesimizi okyanustaki son balık ölmeden, borularımızdan petrol yerine hava çekmeden, içecek bir yudum suya muhtaç duruma gelmeden sesimizi yükseltmeliyiz.

İnsanıyla, doğasıyla, gezegeniyle kardeşçe yaşamak mümkün. Hacı Bektaş’ın bir yanında ceylan diğer yanında aslanın olduğu anıt bize bir şeyler söylüyor. Geçmişte alışveriş için dükkanına gelen müşterisine, “Ben siftah yaptım, yandaki komşum yapmadı. Alışverişinizi ondan yapın.” diyen ahi, mitolojik bir kahraman değil. Doğayla çatışmadan, tevazuyla, uyum içinde ondan yararlanmasını bilen taş ustalarının güneşin hareketini hesapladıkları, günün her saatinde aydınlık mekânlarında oturuyoruz. Dış cephesinde yuva yapacak kuşları da unutmayan Mimar Sinan’a hâlâ hayranız. “Akarsuda abdest alırken bile suyu israf etmeyen” dedelerimizin hatıraları zihnimizden silinmedi henüz. Bu  örnekler, ekonomiden sosyal yaşama, ekolojiden mimariye yaşayan değerler sistemini anlatıyor. Tüm bunlar başka bir dünyanın olduğunun göstergesi, hatta garantisi.  

Nazım Hikmet’in dediği gibi, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine/ bu hasret bizim…” Bu bir davet. Bu daveti bekliyor insanlık. Bu davete hasret insanlık. Bu daveti yapmak; dünyanın uygarlık krizinden çıkması için arayışını sürdüren insanlarla beraber “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan”  memleket insanına nasip olacak.