Okur olarak bugüne kadar okumadığım yazarlarla buluşmayı seviyorum. Yazarların kurgularıyla, yarattığı evrenle neler yapmak istediğini düşünüyorum. Kitap üzerine çıkarımlarım elbette benim yorumum oluyor, daha doğrusu benim heybem o çıkarımlarımla doluyor.

Yeni İnsan Yayınları etiketiyle yayımlanan Meczubun Oğlu aracılığıyla da Jan Devrim’in hikâyeleri ile ilk kez buluştum.

Okur olarak heybeme kattıklarımı Jan Bey’le paylaştım. Hikâyelerin oluşum sürecinden, yazmanın anlamından, ötekileştirmekten, pandemiden söz ettiğimiz röportajımızı keyifle okumanız dileğiyle.

Yazmak ve okumak hepimizin farklı deneyimlediği, hepimizin farklı anlamlar yüklediği olgulardır. Ben bir okurum, hâliyle yazdıklarımdansa okuduklarımı önemserim. “Aslında kalemimle düşünüyorum ben çünkü kafam elimin ne yazacağını çoğunlukla hiç bilmiyor.” diyor Ludwig Wittgenstein yazmaya dair. Yazmanın sizin için anlamı, tanımı nedir?

Yazmak benim için hem kendi zihnimde hem de başka insanların zihninde bir yolculuk. Yazarken, yaşadıklarımın ve gördüklerimin bileşkesi olan bir uzayda yolculuk yaptığımı düşünüyorum. Bir öykü, birçok farklı olayın, duygunun bir araya geldiği bir yapboz gibi. Doğru parçaları bulup yan yana getirmeye ve yaşananlardan, hissedilenlerden, duyalanlardan yeni bir resim çıkartmaya çalışıyorum. Yazarken kendi sorunlarımı çözüyor, anlamaya çalışıyorum ve aynı zamanda başka insanlar ile bağ kuruyorum. Yaşamadığım yalnızlıkları, yorgunlukları, hasreti, mutluluğu o insanların gözünden yaşıyorum. Bu anlamda yazar, benim için birçok insanın duygusunu içinde barındıyor.

Bu Şarkıları Beni Ağlatmak İçin mi Yazdılar? kitabınızı deneme türünde, Benim Kişisel Kıyametim kitabınızı roman türünde; Sakin Bir Gün İçin, Ben Deccal, Kayıp Bahçenin Çocukları, Meczubun Oğlu kitaplarınızı ise hikâye türünde kaleme aldınız. Bu edebî türler arasından hangisi sizin ifade alanınızı genişletiyor, sizin kurgularınızı aktarmanızda yardımcı oluyor?

Kendimi bir öykü yazarı olarak görüyorum. Fakat metin ve kurgu zaman zaman öyküye oturmuyor. Kimi zaman anlatılması gerekenin içinde o kadar fazla öge ve alt hikâye oluşuyor ki o daha uzun bir metin hâline geliyor. Benim Kişisel Kıyametim tanımı itibari ile bir roman olsa da anlatım ve konu akışı açısından çok uzun bir öykü olarak da tanımlanabilir.

Meczubun Oğlu, Yeni İnsan Yayınlarından çıktı. Bu kitabınızla birlikte Yeni İnsan Yayınları ile ilk defa çalıştığınızı biliyorum. Bu kitabın oluşma sürecinden, Yeni İnsan Yayınları ile yolunuzun nasıl kesiştiğinden söz eder misiniz?

Bu kitap, son öykü kitabım olan Sakin Bir Gün İçin’den bu yana yazdığım öyküleri ve metinleri içeriyor. Kitabın fikri oluşup taslağını hazırladıktan sonra aklına güvendiğim çeşitli insanlardan görüş aldım. Bunlardan biri editörüm Müjde Alganer oldu. Onun yönlendirmesi ve tavsiyesi doğrultusunda Yeni İnsan Yayınları ile görüştük. İyi de oldu, keyifli ve doyurucu bir çalışma yaptık.

Kitaba da adını veren “Meczubun Oğlu” hikâyeniz ile sarsıcı bir karşılama yaşıyoruz. Jan Devrim’in kelimelerine, yarattığı evrene giriş yaptığımız bildiriliyor adeta. Bu hikâye bir yüzleşme. “Hep düşünürdüm, babam porno oyuncusu, hırsız ya da katil olsaydı. Ölü olsaydı. Büyük bir terörist ya da cani olsaydı. Hepsinin üstesinden gelebilirdim. Ama babam, bir meczup, deli, herkesin dövdüğü, eziyet ettiği bir sokak köpeğiydi.” Hepsinin üstesinden gelebilirim diye belirttiği sıfatları, bir meczubun oğlu olma hâlinden daha normal(!) sayan bir algı var hikâyede. Toplumsal kabullerimizde “güç” unsurlarıyla paralel olarak bir algı yanlışlığı olduğunu düşünüyorum. Katiller, hırsızlar, caniler ötekileştirilmesi gerekirken biz gücümüzün yettiğini eziyor, dışlıyoruz. Toplumsal kabullerimizdeki belirleyici unsur sizce nedir?

Aidiyet çok güçlü, ilkel ama kökten bir duygu. Çok kötü ve başkalarına zarar veren olguları normalleştirme ve sahiplenme konusunda inanılmaz bir yönelimimiz var. Belli bir farkındalığa ulaşmadığımız zaman, bir katili sahiplenmek ve yaptığı hatayı haklı görmek konusunda hiç sorun yaşamıyoruz. Onlarca insanın ölümüne sebep olmuş bir teröristin ailesinin çoğunlukla aynı görüşe sahip olduğunu ve bu insanı bir kahraman olarak gördüklerini biliyoruz. Zaten kötülük böyle çoğalıyor ve normalleşiyor. Ülkemizde kadın cinayetlerinin ardından sosyal medyada yazılıp çizilenler olmasa, bazı söz ve kalem sahipleri açıkça hayatı elinden alınan kadınların da bu olaylarda suçlu olduğunu söylemese, bu sorun hâlâ devam eder miydi? Bence etmezdi. Bir şekilde aynı kümede buluştuğu insanın, cinsiyet, din, siyasi inanç, bölge ya da şehir, korunması üzerine kurulu bir anlayış içinde yaşıyoruz. Bu da hatalı olsa da bizden olana destek vermeyi öne alıyor. En sonunda katiller kahramanlara, dolandırıcılar da başarılı iş adamlarına dönüşüyor. Oysa bir deliyi, meczubu sahiplenmek çok zor. Orada aidiyet oluşmuyor. Sokakta yaşayan, hayatın her anında başarısız olmuş ve toplum tarafından itilmiş birisini kim sahiplenir ki? Ne yazık ki, masum bir akıl hastasını dışlayan toplum, canileri kahraman ilan ediyor.

Hikâyeler üç ana bölümde sunuluyor. “Büyük Kıyametler, Araf, Küçük Kıyametler” bölümlerinin oluşum sürecinden de konuşmak istiyorum. Okur olarak birinci bölüm Büyük Kıyametler’deki hikâyelerin hayatımızdaki kırılma anlarını hatta belirleyici unsurlarını anlattığını düşünüyorum. İkinci bölüm Araf’ta bir şekilde kararsız kalmış ya da seçim yapma durumunda kalmış insanların hikâyeleri ile buluşuyoruz. Son bölüm Küçük Kıyametler’de ise alışılan gerçeklerimizi(!) , baş etmeyi öğrendiğimiz ya da öğrenmek zorunda kaldığımız hikâyeleri okuyoruz. Bunlar okur olarak benim yorumlarım. Sizden de bu bölümlerin oluşturulma nedenini öğrenebilir miyiz?

Öyküleri bu kurguyu düşünerek yazmadım, kitabı bir araya getirirken öykülerin bu şekilde toparlanabileceğinin farkına vardık. Doğrusu güzel de oldu. Sanırım yazarken beni etkileyen en temel duygular bu şekilde derlenebiliyor. Hayatta bazı olaylar büyük gürültülerle büyük değişimlere sebep olurken bazıları sessizce dünyamızın başkalaşmasına yol açıyor.

İş kazası sonucu hayatını kaybeden Hüseyin’in hikâyesini de yatılı okulda hasretlik çeken bir çocuğun hikâyesini de aşk hayatının içinde planlar kurup bozan Evren’in hikâyesini de okuyoruz. Toplumun her kesimine, yaşamın her anına tanıklık ediyoruz. Türkiye’de sorun olarak belirlediğimiz kavramlara her gün bir yenisi ekleniyor. Sizin de bir sorun ekseninde değil de panoramik bir eksende ilerlemenizi bu sorunları “görünür” kılmaya yönelik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben, bir yazarın toplumun ruh hâlinin kaydını tutmak zorunda olduğuna inanıyorum. Bugüne dair büyük değişimleri birçok yerde okuyabileceğiz, interneti, pandemiyi, siyasi değişiklikleri, ekonomik gerçekleşmeleri onlarca yıl sonra en ince detayına kadar bulabiliriz. Oysa o gerçeklerin içinde yaşayan insanların nasıl etkilendiğine dair bilgi çok az yerde bulunacak. İstanbul’un lüks semtlerinde inşaatta çalışan bir işçinin, bu bina yapma çılgınlığı içinde neler yaşadığını unutup gideceğiz. Her şeyin planlı olduğu bir hayatta, aşkı ve geleceği bir proje gibi öngörmeye çalışan insanların var olduğunu, savaşta evladını kaybetmiş bir annenin kalbindeki acıyı, eve sıkışmış insanları, yorgunluğu, aldatılmayı bugünün penceresinden yazmamız lazım. Yazmamız lazım ki, yıllar sonra tekrar geri döndüğümüzde bu dünyanın gerçekleri, bu duygulara sebep olmuş diyelim. Yazmamız lazım ki, o insanların da bir sesi olsun, bir öyküsü olsun ve hiç yaşamamış gibi olmasınlar.

Benim için en etkileyici unsur “kimlik” kavramını ele alış biçiminizdi. Açıkçası kendi uğradığınız ayrıştırmayı bir hikâyede, hikâyenin kahramanı olarak karşımıza çıkarak sunmanız etkiyi bir hayli artırıyordu. “Kimliğin kişiliğin önüne geçtiğini o zaman daha iyi anladım, sanıyorum ayrımcılık görmeyenler biraz zor anlayabilir, aidiyetinizin sizi tanımlaması bekleniyor.” cümlenizden de hareketle kendi kimliğimiz dışındaki kimlikleri küçük görme eğiliminde olduğumuz gerçeğiyle sizce bir gün yüzleşebilecek miyiz?

Zor bir yüzleşme ve ben gerçekten bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. En azından bu coğrafyada. Ama çok seyahat eden birisi olarak gözlemimi söyleyebilirim: Kimliklerin sahte kürsüsünde olmayan çok az insan gördüm. Doğrusu bir çeşit azınlığa mensup olmak kimliklerin ne kadar ölümcül olduğunu görmek konusunda önemli bir fırsat sunuyor. Fakat bu fırsatı yakalamak için mutlaka azınlık cemaatinin içinden çıkmış olmak da gerekiyor. Keza, o kozanın içinde başka bir kimlik bunalımı ve başkalarını küçümseme eğilimi var. Birçok dilde “yabancı” kelimesi barbar anlamına geliyor ya da başka bir küçümseyici anlam içeriyor. Bir kimliğe ait olmak için gösterdiğimiz çaba bu anlamda, dışlanmamak için gösterilen bir çaba aynı zamanda.  Aidiyet ile sağlanan güvenli liman, hiçbir şey yapmadan gurur duyulacak başarılar, övünülecek bir tarih ve dayanılacak dostlar sağlıyor.  Bunun rahatlığını bırakmak çok zor.

Biz okurlar, yazarların kitabını yazma nedenini doğrudan kitabının içinde okumayız. Ancak kitabın sonunda siz bunun için bir başlık ayırmışsınız: “Neden Yazıyorum?” Bu yazıyı eklemek ilk andan itibaren aklınızda var mıydı? Kitabı okuyanlar neden yazdığınızı okuyup öğreneceklerdir ama bu yazıyı eklemek sizin için neden önemliydi sorusunu da sormadan geçmek istemiyorum.

Daha önceki kitaplarda öykülerin yazılışına dair birkaç not ekliyordum. Bu sefer genel olarak neden yazdığımı anlatmak istedim. Yazmak sıra dışı bir eylem, yaygın olabilir ama yine de sıra dışı. Sanıyorum her seferinde kendimi sorduğum bir soru. Bir benzerini okumak için de sorabiliriz, neden okuyoruz? Okuyarak ya da yazarak nereye varmak istiyoruz? Zaman zaman bu sorunun müphem cevabı benim aklımı karıştırıyor. Benim bir öykü kahramanının, babası meczup bir gencin, arkadaşı ölmüş bir işçinin, aldatılmış ve aldatmış bir kadının yaşadıklarını anlatmamın amacı ne? Bu sorunun cevabını aramaya devam edeceğimi sanıyorum.

Bir yıldır bambaşka bir süreçten geçiyoruz. Pandemi ile normallerimiz değişti, dönüştü. Ekonomik sıkıntılar, intihar haberlerini sık sık duymamıza neden oldu. Psikolojik ve sosyolojik sorunlar daha da görünür oldu. Bu süreç bize ne öğretti sizce? Siz bu süreci nasıl geçirdiniz?

Ben bu sürecin bitmediğini ve şu aşamada halen daha bu atmosferin içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu sebeple yapacağımız değerlendirmeler için çok erken. Daha müzik bitmedi ve biz henüz olanları anlayamadık. Büyük yıkımlara sebep oldu, birçok insanın hayatı kökten değişti. Daha da değişimler yaşanacak ve sanıyorum hayatımda çok duyduğum bir cümle ilk defa hakkı ile kullanılmış olacak: Dünya artık eskisi gibi olmayacak.

Bununla birlikte dünyayı sarsan büyük olaylar zaman zaman yaşanıyor, geçen yüzyıl iki büyük savaş yaşandı. Ondan önce kıtlıklar ve büyük salgınlar vardı. İstilalar, katliamlar ve yokluklar tarihin köşe taşlarını oluşturuyor. Sanıyorum bizden sonra da olmaya devam edecek. İnsanlık uyum sağlayacak ve devam edecek. Sanırım sanat, yazmak ve okumak burada anlam kazanıyor. İnsanlığın neler hissettiğini görebiliyor, okuyabiliyoruz.

Bu süreç bana bu gerçeği hatırlattı. Yüz yıl önce doğsaydım bir büyük dünya savaşının içinde olacaktım ve muhtemelen bir diğerini görecektim. Milyonlarca insanın ölümüne şahit olacaktım. Bugün büyük bir salgına şahitlik ediyorum. İnsanlık ve tarih akıyor, bizde onunla birlikte sürükleniyoruz.

Ben en çok insanlardan ve sokaktan koptuğum için mutsuzum. İnsanları izlemeyi, onlarla bağ kurmayı ve yaşamdan bir nefes almayı özledim. Ekrandan alınamayan bu sıcaklığın yokluğu beni derinden etkiledi.

Yazarların aynı zamanda iyi bir okur olması gerektiğini düşünüyorum. Sizler okurları bilen, okuma süreçlerimizi değerlendirebilen bir göze sahipsiniz. Pandemi süreci sizce okurda neyi değiştirdi? Yeniden kitaplara yöneliş olduğunu, okur sayısının ve niteliğinin arttığını söyleyebilir miyiz?

Kitabın tekrar insanların gündemine geldiğini görüyorum. Kitap okunuyor, konuşuluyor ve önemseniyor. Bu oldukça güzel. Daha önce olmadığı kadar çok yorum alıyorum, insanlar beğendiklerini ve beğenmediklerini açıkça ifade ediyorlar. Sanırım sosyal medya sayesinde okur ile yazarın bu kadar kolay buluştuğu bir ortam da daha önce olmamıştı. Okur ile aramızdaki paravanlar kalktı. Öte yandan okunması kolay, içeriği zayıf kitapların sayısında da artış olduğunu görüyorum. Bunu çok eleştirmiyorum açıkçası. İnternet çağında insanların sabrının azaldığını biliyoruz. Okumak bir alışkanlık ve yolculuk. Bu yola çıkanları eleştirmemiz büyük haksızlık olur.