Lanetliyorum bütün bu yalancı ilerlemeyi.

Andrey Voznesenski, OZA

Eğitim almanın en önemli nedenlerinden biri, tüm hayatınız boyunca doğru olduğuna inandığınız şeylerin doğru olmadığını ve aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını öğrenmektir. Ya da öyle olmalıdır. Bir süredir fikirleri elementer düzeyde tartışmaktan artık hiç keyif alamıyorum. İnsanlar bir duruma karşı gereken ehemmiyeti göstermediğinde ve bu fark edildiğinde, rahatsız oluyorlar. Kendini kabul edememiş birine söyleyecek bir sözüm de olmuyor hâliyle. Bazı konuları tartışmaktan ise çoktan vazgeçtim. İhtimal; belki de sürekli yeni fikir ve öneri getirerek insanların kendini salak gibi hissetmesine neden oluyoruzdur, kim bilir? Ama yine de bir insanın daha zeki olmasının, daha çok bilgi edinmeye çabalamasının ve bu bilgiyi paylaşma gayreti içinde olmasının, kendisini ve dünyayı daha fazla anlamaya çalışmasının nesi yanlış? Okuyan insan için, yaşarken eşyadan çok kitap birikiyor.

Bilgiyle uygulanan bir zorbalık türü de yok değil elbette. “Entel zorbalık” olarak da adlandırılan, insan ilişkilerinde günden güne daha yaygın olarak kendini belli etmeye başlayan bu ruh tümörünün elbette bazı “şeyler”i geride bırakabilmişlerimiz için gösterilecek ufacık bir erdemle alt edilmesi de mümkün. Tercih sizin. Ve tercihiniz aslında hangisi olduğunuzu gösteriyor, bir ölçüde. Kendi payıma içimi bir şeylerle doldururken, hayat bana birçok yeni kazanım ve deneyim sunarken bununla asla övünmüyorum, bu uğurda harcanan ömrüm için seviniyorum. Fakat bilginin kabulü karşılıklı bir diyalektik olduğundan, bu kabul çok ince bir çizgide seyirtiyor. Hatta söz konusu sanatların sanatı tiyatro ise, kıldan da ince kılıçtan da keskin.

Konservatuvar yıllarımdan kendime kattığım ve meslek hayatımda sıkı sıkıya tutunduğum bir bilgi var: Masa başı, bir oyunun her şeyidir! Kısaca açmak gerekirse bir oyun sahnelenmeye karar verildiğinde ilk provanın ilk günü, masada başlar. Bu başlangıç; okumalar, düzeltmeler, eklemeler, notlar, metin deşifre çalışmaları, karakter analizleri, rejisörün yorumu gibi bir dizi metin etüdü içerir. Ya da öyle olmalıdır. Biz tiyatro sanatçıları buna daha kapsayıcı bir ifade ile dramaturgi çalışması da deriz. Fakat aslında dramaturgi, oyun ekibi henüz masaya oturmadan rejisör ile dramaturg arasında çoktan gerçekleşmiş bir çalışmadır. Ya da öyle olmalıdır. Dramaturgisi tamamlanmış, raporlanmış ve gerekli alt ve üst metin çalışmaları yapılmış “metnin son hâli” oyuncu grubuyla buluşturulur. Ya da öyle olmalıdır. Ve dramaturg raporu masa başı çalışması safhasında oyunun nasıl ele alınacağı konusunda bir kılavuz niteliği taşır. Ya da öyle olmalıdır. Dolayısıyla bir oyun çalışma sürecinde oyunda altı çizilecek kavramlar, yaklaşımlar, karakter tahlilleri, ana çatışmalar gibi oyunun omurgasını oluşturacak arayışlar sahne provası sürecine dâhil edilmez. Ya da öyle olmalıdır.

Nedendir bilmem rejisörler masa başında bulunmayı pek sevmiyorlar. Hemen ayağa kalkılsın istiyorlar. Bir an evvel sahnede görmek. İtiraf etmeliyim ki tiyatroda en nefret ettiğim şeylerden biri de elinde tekstle sahne provası alan oyuncudur. Elbett,e bu bir rejisör yaptırımı sevgili dostlar. Yoksa akli dengesini yitirmemiş hiçbir oyuncunun böyle seyreden bir prova sürecinden keyif alabileceğini sanmıyorum. Düşünsenize kıçınızda eşofman, elinizde metin, sahnede bir o yana bir bu yana yürüyerek var olmaya çalışıyorsunuz. O arada oyununuza birtakım parlak buluşlar katmaya çabalıyorsunuz. Buram buram sakillik değil de ne!

Bu sakilliği doğuran şey ise biraz evvel ucundan dokunduğum, yönetmen yaptırımı, talebi, direktifi ya da adı her ne ise! Hepsinde diyemem ama rejisörlerin birçoğunda “ben dramaturgla çalışmam” gibi tuhaf bir ego var.

-Neden çalışmazsın hocam?

-E, ben kendi dramaturgi çalışmamı yaptım.

-Öyle mi, nedir hocam?

-İşte prova sürecinde yeri geldikçe aktaracağım canım.

Eyvah ki ne eyvah! Süreç içerisinde görülür ki “dramaturgi yaptım” denilen şeylerin birçoğu aslında yönetmenin kendince; boş kaldıkça aklına gelen “reji notları”.  Sonuç; sahnede neyi neden yaptığını bilmeyen, fiks menü meze tabağı gibi her şeyden biraz olan ama hiçbir şeyden tam olmayan, sadece sıralı repliklerin sesli biçimde iletildiği bir… Tuhaflık! Bunun önüne geçebilmek de mümkün değil. Çünkü bilhassa yurdumuzda yönetmene atfedilmiş ya da yönetmenin kendi kendine atfettiği bir tanrısallık mevcut. İstek ve talepleri kolay kolay sorgulanmıyor.

Aslında buradaki sorun görev ve yetki değil. Sorun, görev tanımı eksikliği. Bir rejisör her zaman oyuncusundan alabileceği maksimum performansı hedefler ve talep eder. Oyuncudan bu manada gerekli gayreti göstermesini ister. Çoğu yönetmen mükemmeliyetçidir. Mükemmeliyetçilik ise güzel bir şeydir doğrusu, severim. Fakat yönetmenler/yönetmenlerimiz çoğu zaman neyi yönettikleri konusunda kafa karışıklıkları yaşıyor. Çoğu, ortaya koyacağı büyük resme odaklanmayıp oyuncu koçluğuna soyunuyor. Kimi hem yazdım hem yönettim gibi bir super-hero vasfıyla övünüyor. Kimi tasarımcıyla uğraşır, kimi afişle… Vesaire, vesaire… İşte görev tanımı eksikliğinin yarattığı otoriteye dayalı boşluk! Neyi yöneteceğini bilmediği için her şeyi yönetmeye kalkan, her şeyi biraz ama hiçbir şeyi tam yönetemeyen buram buram tekst kokan; yönetmenler, yönetmenlerimiz…

Yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.

İsra, 37

Elbette işine gereken özeni ve saygıyı yüklemiş, dersine çalışmış olarak profesyonel bir ekibi kendi bakış açısıyla yönlendirebilen yönetmenler de yok değil. Fakat bu yazıya konu edilmiş olan “işini bilen” rejisörler bu eleştirinin muhatabı değil zaten. Meslek hayatımda gerçekten bir dramaturgla yola çıkmadan da etüt ettiği metin üzerinde gereken itinayı göstermiş yönetmenlere de rastlamadım değil. Bu paragrafta onların da hakkını teslim etmek istedim. Benim kastettiğim profil; yönetmeye soyunduğu metni yeteri kadar kendine “dert” etmemiş, oyuncusunu gelişigüzel düzensiz bir çalışma periyoduna ipotek etmiş olanlardır. Ve onlar ateşlerde yanmalıdırlar.

Gözlemim odur ki; kuşkusuz tiyatro sanatı; iyiye, güzele, estetik olana ulaşmak için liyakate dayalı görev dağılımından başka hiçbir tercih ve eğilimi kabul etmeyecek bir disiplin. Ve bu şiardan uzaklaşarak vücuda getirilmiş bir eserin hem seyirci nezdinde hem de mensubu olduğu camiada başarıya ulaşma şansı yok. Tabii burada toksik bir pozitiflikle vasatı da öven, beğeni kriterleri yeterli seviyeye henüz gelememiş, bunu da kendinde bir eksiklik olarak görmeden hayatına devam edebilen güruhu dışarıda tutarak bu tespiti yapıyorum. Ve bu ayrı bir yazı konusu olacağından şimdilik bu konuda sakin kalmayı yeğliyorum. Yoksa;

Toksik insanın olduğu
Her meslek
Her şehir
Her eğitim
Her iş
Her uğraş
Her toplu taşıma aracı
Her vergi dairesi kuyruğu
Her bağ
Her bahçe
Her ölüm
Ve her düğün
Her iz
Her buz
Her yaz
Zor… 

Velhasıl kelam dramaturgi; tiyatro sanatı içerisinde ayrıca bir teorik-sanattır. Liyakatten sapmayı zinhar kabul etmeyecek bir disiplin içerisinde de pek ala bir sandalyeye daha layıktır. Alanı olmayan kimsenin üzerine akıl yürütebileceği, bunu ben de yaparım diyerek yersiz bir cüret gösterebileceği ek bir uğraş değil, bir oyun yaratım sürecinde başlı başına bir mesaidir dramaturgluk. Ve yönetmenlerimize bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum, tiyatronun hiyerarşik zincirinde de dramaturgun yeri vardır. Sanatçı gibi, yönetmen gibi, yazar gibi, gibi gibi… Nihayetinde oyun yönetmek bütüncül bir uğraştır. Birbirinden farklı dinamikleri, birbiriyle uyumlandırarak yönetmeyi gerekir. Maharet her şeyi tek başına yoluna koymaya soyunmak değil, uğraşları ehillerine teslim etmektir. Dolayısıyla ister talep edin ister siz seçin. Fakat bir sandalye de dramaturg için!

*Geç bir yazı oldu. Bir süredir ortalıkta olmayışımın nedenlerini ortadan kaldırmakla meşguldüm. Özür dilerim.