Türk tiyatrosuna ve Türk sinemasına adanmış bir ömür… Yarım asırdır ülke sanatına katkı yapan bir sanatçı… Entelektüel ve sanatsal birikimi çok fazla olan bir aydın… Anayurt Oteli filminde canlandırdığı Zebercet karakteriyle sinema tarihimizin en etkileyici performanslarından birini oynamış bir aktör… Bir Macit Koper röportajı…

“Bunun yanında, insanın yaptığı işi sevmesinin, o işe daha baştan bir değer kattığının bilincindeyim.”

Tiyatro Yönetmenliği, Tiyatro Oyunculuğu, film senaristliği ve sinema oyunculuğu… Yaptığınız tüm bu sanatsal işlerde içinde Macit Koper varsa ‘farklı’, ‘anlamlı’ ve ‘güzel’dir düşüncesine sahibim. Sadece ben değil, tiyatro ve sinemayla uğraşan hemen her tanıdığımda bu görüş mevcut. Macit Koper’in girdiği tüm bu sanatsal işlere kattığı o değerli ‘karakter’ hakkında neler söylersiniz? Böylesine anlamlı bir farkındalık nasıl oluştu?

Ben, bizimki gibi geri bıraktırılmış bir ülkede eğitimin yanında, insanın kendi kendini yetiştirmesi gerektiğine inandım, inanırım. Bunun yanında, insanın yaptığı işi sevmesinin, o işe daha baştan bir değer kattığının bilincindeyim. Bir işi aynı zamanda kendiniz için yapmaya soyunduğunuzda, elinizden geldiğince en iyisini yapmaya çalışırsınız. Burada amaç sadece görünmek, tanınmak ve kazanmak değil, aynı zamanda kendini kendine kanıtlamaktır. Öyle sanıyorum ki bu yol kesin bir başarının değil fakat kendinde sanatçı olmanın yoludur.

“Senaryolarımı perdeye kendim yöneterek aktarabilseydim, çekilen filmlerde ciddi çekim ve oyunculuk farklılıkları olurdu”

Ingmar Bergman, tiyatro yönetmenliği sırasında edindiği ‘oyuncu yönetimi’, ‘hikayeye ve sahneye hakimiyet’ gibi durumları sinemaya çok iyi aktarmış bir yönetmen. Siz de harika film senaryoları yazdınız ve tiyatro yönetmenliği yaptınız. Gerek tiyatro sahnesinde gerekse beyaz perdede harika oyunculuk performansları sergilediniz. Sinemada niçin yönetmenlik yapmadınız? Eğer yönetmenliklerini siz yapsaydınız yazdığınız senaryolarla çekilen filmlerinizde ne gibi farklılıklar görürdük?

Önce şunu söyleyeyim ki, senaryolarımı perdeye kendim yöneterek aktarabilseydim, çekilen filmlerde ciddi çekim ve oyunculuk farklılıkları olurdu. Ancak, bu asla bir şikâyet değil. Farklılık bir yanlış değil, bir sanatçılık özelliğidir. Neden sinemada yönetmenlik yapmadım? Atıf Bey tarafından teşvik edildiğim halde, cesaret edemedim galiba. Ya da korktum. Kendimi hiçbir zaman o işe hazır hissedemedim. Belki de adını koyamadığım bir başka şey, bilemiyorum.

Ömer Kavur, Atıf Yılmaz, Zeki Ökten gibi Türk sinemasının en önemli yönetmenleriyle çalıştınız. Gerek senarist gerekse oyuncu olarak bulunduğunuz filmlerde yönetmen/senarist ve yönetmen/oyuncu ilişkiniz nasıldı? Ömer Kavur, Atıf Yılmaz ve Zeki Ökten’den kısada olsa biraz bahsedebilir misiniz?

Her zaman söylüyorum, rahmetli Atıf Yılmaz benim Türk sinemasına hem oyuncu hem de senarist olarak katılmama neden olan adamdır. Atıf Yılmaz Türk sinemasının tür olarak her alanında ürün vermiş yönetmenidir. Her filminde bir yenilik, bir değişiklik aradığına yakından şahidim. Zeki Ökten ile bir tek “Düşman” filminde birlikte çalışabildim. Benim oyuncu olarak katıldığım ikinci filmdi bu. Ömer Kavur’a gelince, onunla olan beraberliğimiz sanatsal bir ömre bedeldir.

“Sanat bizi iyileştirir. Keşke herkes bunun farkında olsa”

“Yabancılaşma her türlü kişilik hastalığının nedenidir” diyorsunuz. Oyunculuğunuzun ve senaristliğinizin temelinde o neden arayışı ve o nedeni ‘anlamlandırma’ çabası yatıyor diyebilir miyiz?

Sanatçı olmak, kendini ifade etmenin en etkili yollarından biri, belki de birincisidir. Her türlü yabancılığı zihninden, bünyenden ve çevrenden defetmenin, yabancılıkla mücadele edebilmenin yoludur. Gördüğü, rastladığı, okuduğu ya da duyduğu her şey, yani hayat insan da kimi sorulara yanıt arama gereksinimi doğurur. Bu gereksinim de yeni sorular üretir hayata dair. İşte sanatın herhangi bir dalıyla giriştiğimiz uğraş – ki bu aynı zamanda bir yaşama biçimidir – bu ürettiğimiz soruları sormaktır. Aynı soruları sormaya niyetli diğerleriyle, giderek bir kitle ile buluşmaktır amaç. Elbette bu süreçte, yetenek, sabır ve olanaklar gibi maddeler yolculukta aşılması gereken engeller haline gelebilirler. İşte asıl kimliğimizi, kişiliğimizi, kariyerimizi oluşturan şey, bunları aşma becerimizdir. Bu işi becerebilmek için, yabancılaşma denen o meretle sonuna kadar savaşmak gerekir. Sanat bizi iyileştirir. Keşke herkes bunun farkında olsa.

“Bir rolü güzel oynamak her zaman doğru oynamak anlamına gelmez”

Oynadığınız filmleri izlemediğinizi ve oyunculuk anlamında yönetmenler tarafından performans açısından zorlanmadığınız (oyunculuk yönetimi) için sizin tabirinizle ‘en üst seviye’ oyunculuğu yapamadığınızı söylemişsiniz. Ben ise Macit Koper’i oyuncu olarak izlediğim tüm karakterlerde mükemmel bir performans sergilerken gördüm. Bu görüşlerinizi biraz açabilir misiniz?

Söylediğim şey sadece benim için değil, öyle sanıyorum ki bir sürü oyuncu için geçerlidir. Daha önce de söyledim, sinemada bir sürü iyi oyuncu var, ancak benim kendimce saptadığım eksik, kötü oynamak değil, yanlış oynamaktır. İyi bir oyuncu, oyunculuk ve oyuncu dramaturjisi konusunda pek donanımlı olmayan bir yönetmeni her zaman yanlışa düşürebilir. Bir rolü güzel oynamak her zaman doğru oynamak anlamına gelmez çünkü. Doğru yol yönetmenle oyuncunun anlaştığı ve metne ters düşmeyen bir yorumla mümkündür ancak. Böyle bir birliktelik sağlandıktan sonra iyi oynanabilirse, o zaman tadından yenmez işte.

Aynı zamanda çeşitli edebi eserleri de gerek tiyatroda gerekse sinemada senaryolaştırdınız. Bir senaristin edebi eserle kurduğu bağ nasıldır? Kitabın dünyasıyla, sahnenin ve beyaz perdenin dünyasının farklı olduğunu kabul edersek bu değişim/dönüşüm süreci nasıl oluşuyor?

Dönüştürmek, uyarlamak istediğiniz eser mutlaka sizin hayata, dünyaya söylemek istediğiniz bir meseleyle eşdeğerde bir şeydir. En azından bendeki karşılığı bu. O eseri kendi mesleğinizin, kendi sanatınızın diliyle yeniden üretmeye çalışırsınız. Bu yolla, insanlarla bir başka biçimde, bir başka tatla iletişim kurarsınız. Bu işi yaparken kendi sanatınızın kurallarını, olanaklarını kullanırsınız elbette. Bu uğraşta en keyifli şey, iki sanat arasındaki dil farklılıklarını aşmak ve bunun olanaksızlaştığı noktalarda yeni kurallar, yeni yollar bulmaktır. Sinemaya uyarlanmış bir sürü edebi eserin hakkının yenildiği, iyi kotarılmadığı söylenmiştir eleştirmenler ve o eserin sevenleri tarafından. Bazen hiç ayrışmadan esere bağlı kalmak, bazen de eserin üstünden özgürlüğe fazlaca uçmak eleştiri konusu olur. Söz konusu iki sanatın dillerindeki karşılıkları bulmak ya da sizin dilinizde olmayan bir karşılık yerine ne koyacağınızı aramanız, bulmanız gerekir. Senaryonun edebiyatla ilişkisi olmadığı söylenir. Oysa ben senaryonun sol tarafında biraz edebiyat yapmanın, filmin bütün üreticilerine yardımcı olacağına inanıyorum. Bu inancım da beni uyarlamaya yakınlaşmaya itmiş olabilir.

“Oyuncunun önüne çıkacak olan en büyük engel popüler olma sevdasıdır.”

Şener Şen, Genco Erkal, Şahika Tekand gibi mükemmel oyuncularla hem tiyatro sahnesinde hem de beyaz perdede beraber oynadınız. ‘İyi’ oyuncu tanımınız nedir? Günümüzde oyunculuk okuyan ya da okumak isteyen gençleri cezbeden hevesin sanata bir şeyler katmak yerine ‘popüler’ olma duygusu olduğunu düşünüyor musunuz?

İyi bir oyuncu olabilmenin başında eğitim gelir elbette. Ancak eğitim yeterli değildir. Eğitim eksiğiyle fazlasıyla (çeşitli üniversite ve kurslarda bazen değişik, bazen de ne idüğü belirsiz yöntemler gündemde olduğu için) oyuncu olacak kişiye, üstüne basılabilecek bir baz oluşturur, oluşturabilir. Esas eğitim de, yani kişisel eğitim de bundan sonra başlar. Pek yakın olmayan bir geçmişte, Beklan ve Ayla Algan ile birlikte, İnsan Oyuncu kavramı üstünde çalışmış ve alıştırmalar yapmıştık. Sözünü ettiğim bu süreç, aldığımız oyunculuk eğitiminden sonra – ve o süre içinde – öğrendiklerimizi, biriktirdiklerimizi kendi bünyemizde tartmak, teraziye vurmak, sınamak, koklamak sürecidir. Eğitim öncesindeki duygularımız, eğitim sürecinde bu duyguları nasıl ifade edebildiğimiz ve aynı duyguların bütün bu deneyimden sonra hayatla, gerçeklerle yeniden karşılaşması. Bu son süreçte aranan şey sadece iyi oyuncu olmak değil, doğru oyuncu olmaktır. İşte bu son ve hiç bitmeyecek olan süreçte oyuncunun önüne çıkacak olan en büyük engel popüler olma sevdasıdır. Popüler olmayı istemek değil, popüler olmaya yenilmektir kötü ya da yanlış olan. Aynı süreç içinde, popülerliğe yenilmeden de popüler olunabilir.

Tiyatronun her zaman sizin için çok özel bir yerde olduğunu biliyorum. Tiyatroyu beyaz perdeden ayıran farkları nasıl görüyorsunuz? Ayrıca oyunculuk anlamında her iki sanat dalı arasındaki en net farklar nelerdir?

Bu soruyu her zaman “İkisinin arasında bir fark yoktur” diye yanıtladım ben. Belki de çoğu zaman yanlış anlaşıldı. Sinema oyunculuğunda seyirci yerine kamera olduğu için, oyuncunun da kameranın uzaklığına uygun bir oyun tutturması gerektiği söylenir. Sanki kamera ile gerektiği zaman yakın çekim yapılamıyormuş gibi. Tiyatral olmak diye bir şey vardır elbette ve bu tiyatroda da doğalın üstünde bir oyun tutturmak demektir. Bir takım eski sinemacı bu tiyatralliği esas alarak, tiyatrocuların sinemada büyük, abartık oynadıklarını iddia etmişlerdir. İyi bir tiyatro oyuncusu olup da sinemada bu yakıştırmayı hak etmiş oyuncu göstermek zordur. Sadece tiyatro kökenli olanlar için değil, bütün sinema oyuncuları için zor olan, sahnelerin tiyatrodaki gibi (çekim sırasında) peş peşe icra edilmemesidir. Bu durum rolün belirli, istenen bir çizgide oynanmasını güçleştirir. Oyuncunun doğru değil de sadece iyi oynamasının önemli nedenlerinden biridir bu.

Türkiye’de tarihi tiyatro ve sinema salonlarımız yıkılıyor, yerlerine avmler, binalar dikiliyor. Sanata verilen değer her geçen gün azalıyor. Tabiri caizse anılarımız tek tek siliniyor…En kötüsü de Sanata yapılan bu katliama halkımızın çoğunluğu sessiz kalıyor…Türkiye’de yarım asırdır Sanata değer katan bir kişi olarak bu yaşadığımız durumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz bu felaket, içinde bulunduğumuz kültür- sanat ortamının bir göstergesi. Vahşi kapitalizm. Kültür-sanat dediğimiz kavram, üretim biçimiyle de, iletişim biçimiyle de küresel emperyalizmin isteklerine uygun olarak biçimlendiriliyor. Halklar, en küçüğünden en büyüğümüze kadar hepimiz, alışverişin, satın almanın, sözde çağa uygun bir yeni kimlik oluşturmanın tuzaklarıyla karşı karşıyayız. Sanatın görevlerinin alabildiğine arttığı bir dönemde, dediğiniz gibi sanat alanları daralıyor, daraltılıyor. Çare nedir diye sorarsanız, çare sanatın muhalif karakterinden asla vazgeçmemek, sözünü ettiğimiz oyunu deşifre etmek için sanatın aynı zamanda (kör parmağım gözüne biçiminde olmasa da) siyasi gücünü kullanmaktır.

” Zebercet rolünde beni en çok etkileyen, heyecanlandıran şey, Zebercet’in dört dörtlük bir rol oluşudur”

Anayurt Oteli filminde Ömer Kavur’un Zebercet’i düşündüğü oyuncular listesinde siz yoktunuz. Yusuf Atılgan’ın kitabını okuyup Zebercet’ten etkilenmemek mümkün değil. Siz de bu karakteri oynamak çok istediniz. Zebercet’i beyaz perdede canlandırmış bir aktör olarak Zebercet’te sizi etkileyen unsurlar nelerdi?

Zebercet rolünde beni en çok etkileyen, heyecanlandıran şey, Zebercet’in dört dörtlük bir rol oluşudur. Böyle bir rolde hem – varsa eğer – kendi yeteneklerini sergilemek hem de kendin hakkında bir şeyler öğrenmek mümkündür. Bu da kendin hakkında bir şeyler söylemek, deşifre etmekle neredeyse eş anlamlıdır. Bir yalnızlık ve iletişimsizlik figürüdür Zebercet. Bu içsel kavramlara, kavram olmanın ötesinde, gerçekten içsel olarak yaklaşabilmenin faturası, kendi içine bakabilmeyi ve bulduğunu başkalarına da göstermeyi göze almaktır. Sonuçta, yani rol ortaya çıktığında izleyici gördüklerini Zebercet’in özellikleri sanır. Bir tek oyuncu bilir kendisi hakkında öğrendiklerini ve ifşa ettiklerini. Bir rol oynamak, bir başkası olmak değildir sadece, aynı zamanda kendini aşmaktır. Zebercet rolünü aşmak, kendini aşabilmenin yollarından biriydi.

Zebercet rolünü alma sürecini anlatabilir misiniz?

Bu rolü alma hikayesini o kadar çok anlattım ki… Bilenler bilmeyenlere anlatsın diyeceğim.

Anayurt Oteli filminin ilk çekim sahnesinde yüzünüzde bir tiki harekete geçirmişsiniz ve bu yaptığınız Ömer Kavur’u çok etkilemiş. O durumu anlatabilir misiniz?

Ben o tiki, filmin ilk sahnesi için çalışıp hazırlamıştım. Ömer de, çekime başlamanın heyecanıyla yüzümde bir tik oluştuğunu zannetmiş. Birkaç çekimden sonra ben tikten falan vazgeçtim. Sonra, bir televizyon programında Ömer olayı “Macit’in heyecandan yüzünde bir tik oluştu” biçiminde anlatınca, ben de işin gerçeğini anlattım.

Filmden sonra Ömer Kavur ile beraber Yusuf Atılgan’ı ziyarete gitmişsiniz. Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i sizin oynamanızdan hoşnut olmadığını hissetmişsiniz. Sonra Yusuf Atılgan filmi seyrettikten sonra sizin oynamanızdan oldukça memnun olmuş. Yusuf Atılgan ile yaşadığınız o anları anlatabilir misiniz?

Ömer ile birlikte Yusuf Atılgan’ı ziyaret ettik. Film çekiminden önce. Zebercet’i benim oynayacağımı öğrenince, beni yakışıklı bulduğunu, daha çirkin birinin daha iyi olabileceğini söyledi. Açık açık. Yani gördüğü benden film öncesinde hiç memnun kalmadı. Filmi izledikten sonra beni çok beğendiğini, hiç böyle bir sonuç alınacağını düşünemediğini söyledi bir özür tonuyla. Ama ne yazık ki ben yazarın bende yarattığı moral bozukluğu ile başlamıştım işe.

Anayurt Oteli filmini Türk sinemasının geleceği üzerine bir nevi sorgulama ve arayışı olarak nitelendirmek düşüncesini nasıl buluyorsunuz?

“Anayurt Oteli” Türk sinemasında bir sorgulama olmaktan çok, bir deniz feneri görevi görmüştür bence. Tam da 80 darbesinin yıkımından toparlanmaya başlanmışken, Yeşilçam da sinemaya bir başka gözle bakılabileceğinin, yapımcı ve izleyici zevki kaygılarından sıyrılarak başka türlü filmler yapılabileceğinin işaretidir bence Anayurt Oteli. Genç yönetmenlerin bu ışığı görüp, uzun zamandır hazırlandıkları projelerini ortaya çıkarmaya başladıklarını, film üretmenin alışılmışın dışındaki bir başka yolunu zorlamaya başladıklarını düşünüyorum.

“Ben kötü örneklerden de çok şey öğrenildiği, öğrenilebileceğine inananlardanım”

Macit Koper’in varoluş serüveninde sizi etkileyen kitaplar, filmler, oyuncular, fikir ve sanat insanları kimler oldu?

Elbette beni etkileyen, gelişmeme yardımcı olan epey kişi ve eser sayılabilir. Ancak bunların hepsi başımızın üstünde taşıyacağımız kişi ve eserler değil. Ben kötü örneklerden de çok şey öğrenildiği, öğrenilebileceğine inananlardanım.