Bazı insanlar özeldir, tıpkı Jehan Barbur gibi. Bir Jehan Barbur röportajı…

“Toplumu, bireyin maneviyatı oluşturur.”

Heiddeger’e göre “İnsan dilin içine doğar. Varlık evi olarak dil, kültür ve tarihten bağımsız değildir.” Bir dil aracı olarak müziğin bireysel ve toplumsal varoluş sürecine katkısını değerlendirir misiniz?

Özellikle günümüzde insan denen varlık öylesine uzak yaşıyor ki doğasından ve iç güdülerinden. İçine doğduğu his dilini de unutuyor; özünde kalıtımsallaşmış gerçek bilgiyi de. Geçmişte müziğin etkisi, zannediyorum daha büyüktü. Günümüzde ise çeşitliliğin artması, müziğin ticari bir olgu haline gelmesi vs gibi birçok sebepten ötürü, acaba müzik dediğimizde hepimiz aynı şeyi algılayabiliyor muyuz? Üreten ve dinleyen için de bu sorum geçerlidir. İnsanoğlunun antibiyotiğe bağışıklık kazanması gibi, müziğin yapabileceği güzel etkiye karşı da bir tür bağışıklık kazandık. Ya da etki değeri ve süreci azaldı. Yine de bir toplumu, bireyin akıl ve ruh sağlığından başlayarak daha temiz bir yere çıkarabilme gücü bakidir diye düşünmek isterim. Toplumu, bireyin maneviyatı oluşturur. Bu maneviyatı besinsiz bırakırsanız, o toplum rutine gömülü, hislerini ve güdülerini kullanmaktan yoksun, mesnetsiz bir güruha dönüşür Bugünün hengamesinde, müziğin bambaşka bir dilden fısıldamasına izin verildiği müddetçe, bu ürkünç etkiyi azaltabileceği umudundayım.

“İskenderun benim hem küslüğüm hem de barışıklığım”

İskenderun’da çocukluğunuzu geçirdiniz. Naçizane İskenderun’un bir dünya şehri olduğunu düşünürüm. Tüm insani farklılıklar orada zenginliktir. İskenderun sizi kişilik anlamında nasıl etkiledi?

Büyüdüğün yeri kendinden ayrı düşünemez insan. İçine doğduğunda, şehirle kendisi arasına bir mesafe koyamaz; etkisini değerlendiremez. Sadece olur; o şehir olur, şehrin ara sokağı, kuruyemişçisi, çıkmaz sokağı, mahallesi, kaldırımları, yosun kokusu olur. Belki ancak içinden çıktıktan sonra nereden gelip nereden beslendiğini tanımlayabilir. Ben de içinden çıktım evet ve içimde bir İskenderun çiziğiyle. Orası benim mahfuzum ve geçmiş dediğim tek hasretim. Bugün ailemi ziyarete gittiğimde dahi, canımın acıdığı yer. Çünkü eskinle yüzleşme yahut onunla yeniden aynı tatla karşılaşma olasılığının kalmadığını bile bile gidip kendine eziyet ediyorsun aslında. İskenderun benim hem küslüğüm hem de barışıklığım.

“İçimde ruhu yarık bir kadın var. Toplumsal benimi korumak için üretiyorum yoksa deliririm.”

“Üretmezsem ben olamam” diyorsunuz ve “canımı yakmaya devam ediyorum”… Ben olmak, hüzün ve üretmek arasında varoluşa dair nasıl bir ilişki kurmaktasınız?

İçimde ruhu yarık bir kadın var. Toplumsal benimi korumak için üretiyorum yoksa deliririm. Deli bir benin bu güruh içinde sanıyorum ne kendine ne de başkasına bir faydası kalır. Hüzün ve üretmek ve bunun içinde neşe, hayat ve aşk da var; hasret var, kavuşmak var; en derinde öfke var. Yaşamayı sevip yaşarken zorlanmak var. Bedeninin çıkardığı serzenişe ve seslere tahammül edememek var. Derime kazıyacağıma, kağıda kazıyorum. Hüzün ve melankoli mi? Elbette hayır. Her şey. Duyumsadığım ve bu yaşımda duyumsarken artık beni aştığını hissettiğim her şeyi. Kaldıramadığımı düşündüğüm her posayı. Bir yerden artık suyu boşaltmalı insan; gönlünü denizde yüzdürmeye başlarsan, o kalbin attığını dahi duyamaz hale gelmez misin?

Riyakarca feminizm lakırdıları ederken birçok şarkıcının sözlerinde kadın aşağılanıyor, bir metaya çeviriliyor. Kültürün bir parçası olan şarkıların bu denli seviyesizleşmesinin ardında sizce ne olabilir? Yoksa bu topyekün bir bozulmanın yalnızca bir parçası mı?

Genel geçer toplumsal bir seviyesizleşme, fütursuzluk ve cehalettir bu. Kadının meta olması kadar erkek de bir meta. Bunu kabul edip cinsel uzvumuza bakmadan önce kendi öz yaşamamızda yaşamaya gayret etmek lazım. Toplumun ve belli inançların kadını dördüncü plana ittiği bir yerde yaşıyoruz. Misal ben kendi hayatımda bunun mücadelesini dahi vermiyorum; söylenmiyor, serzenmiyorum. Demem o ki, kadınım diyerek bir hak arayışına girmiyor, cinsiyetimden bağımsız insani hakkımın peşine düşüyor, sokağa çıktığımda bir cinsel organım olduğunu ve onunla gezindiğimi unutuyorum. Aslına bakarsanız unutmak istiyorum. Erkek de kendi çükünün peşine bu kadar düşmez, onu illa ki sokuşturacak bir yer aramaz ve bunun uğruna her şeyi yapabilmeyi göze almaktan vazgeçerse -ki bu bir ütopya sanırım- benim gündeliğimde yaptığım her şey ideasını bulacak. Ben kendime bu yalanı seçtim ve böyle yaşıyorum. Gerçeklerden kaçmak için değil; kanımca hakikat olanı yaşayarak göstermek için. Ben feminist söylemleri oraya buraya sokuşturmaktan hoşlanmıyorum; aslına bakarsanız mottolardan haz etmiyorum. Tam da budur yozlaşma. Bir dövizin arkasına sığınma. Onu hayata geçirmek dururken?

“Bu yaşam şekline boyun eğmemeyi öğreneceğiz, rant uğruna bükülmeyeceğiz, bulanık sularda yüzmesini ve adabını öğreneceğiz.”

TRT’nin size nasıl giyinmenizi gerektiğini söylemesi üzerine protesto edip programa katılmadınız. Yakın bir zamanda içki meselesi yüzünden Diyarbakır’daki konserinizde sorunlar yaşadınız. Ülkemizin içine girdiği ‘yapay’ muhafazakarlaşma çabaları için ne düşünüyorsunuz? Bu yaşadığınız(mız) sıkıntılı süreç sizi nasıl etkiliyor?

Her zaman böyleydi… Ne yani, yeni mi olduğunu sanıyoruz bunların? Sadece bizim gibi yaşayan kişileri rahatsız eden farklı bir inanç ve yaşama şekline sahip insanlar, söz hakkı konusunda daha da güçlendi, o kadar. Ben bunlara şaşırmıyorum ki; bu süreç diye bahsettiğiniz zaman dilimi tüm hayatımızı kapsıyor. Bu yaşam şekline boyun eğmemeyi öğreneceğiz, rant uğruna bükülmeyeceğiz, bulanık sularda yüzmesini ve adabını öğreneceğiz. Gücümüzü aşan öyle çok mecra var ki… Ben gazelden şövalyecilik yapamam. Benim sihirli değneğim, kalemim. Artık o da kime dokunursa. Ben bu sürecin geçeceğine inanmıyorum. 37 yaşındayım ve 37 yıldır garabetlikler ülkesinde yaşıyorum. Burada yaşamanın bir dili var, onu öğretiyor insana toprak. Olmamışlığın içinde bir şeyleri oldurmaya çabalıyoruz. Ama en önce kendi küçük hayatımda. Dedim ya, herkesi kurtarabilmek ve toplumu aydınlatabilmek kudreti bir kişide değil ki. Daha çok yazabilmek ve fikir beyan edebilmek için sanırım oyunu doğru oynamak ve bükülmemek lazım. Bu süreç geçsin diye beklemek aptallık olur. Etkilenmemek elde değil ama dediğim gibi bu bir etkilenme olmaktan çok uzağa düştü. Bu artık bizim hayat biçimimiz. Bu denizde yüzmesini ve en iyi şekilde yüzmesini öğrenmek gerek. Boğulmakta olan bir kaç kişiye el uzatmak da kısa ömrün kârı olacaktır.

Toplumsal hafızamız günden güne zayıflıyor. Kıymetliyi, güzeli çoğu zaman görmüyoruz ya da bir anda tüketiyoruz. Vahşeti, katliamı, zulmü de aynı şekilde öğütüp ardımızda bırakarak hijyenik yaldızlı ve uykuda geçen hayatımıza geri dönüyoruz. İnsanlıktan gün geçtikçe uzaklaşan bireyler olarak bize özümüzü hatırlatacak olan ne olabilir? Bir formül gibi hap gibi sormuyorum, bizi sarsıp kendimize getirecek olan şeyin ne olabileceğini merak ediyorum.

Ütopik bir soru. Cevabı yok bende. Bu konulara bencilce bakıyorum. En önce kendi öz hayatımda bu dediklerinizi yapıyorum çünkü benim tercihim böyle bir yaşam şekli. Ama kapitalistleşmiş ve parayla dönen bir dünyada yozlaşmayı durdurmak Atlantis gibi yok olmayı gerektirir herhalde. Yeniden hatırlamak ve ilkel benlikten hayata en başından bakabilmek için.

AVM’lerin içine sinema ve tiyatro salonları yapıp koridorlarına resimler asınca, belediyelerin düzenlediği “kültür” festivallerine pop şarkıcılarını çağırınca “kültür”e katkı yaptığını düşünen bir devlet anlayışı mevcut. Sizce devletin gerçek tanımıyla ‘kültüre’ katkısı nasıl olmalıdır? (olmalı mıdır)

Hangi devlet…

“Bu coğrafya artık benim bedenim”

İbn-i Haldun “Coğrafyası insanın kaderidir” der. Nefes aldığımız bu toprakların kaderi bizim de kaderimiz.  Özellikle son yıllarda daha çok tecrübe ettiğimiz acı, hüzün, adaletsizlik, yalan, hak yeme, şiddet, ölüm, tecavüz ve göz yaşı hak etmiyor olsak bile neredeyse hamurumuza işledi. Öncelikle bu toprakların kaderini paylaşan bir insan olmayı ve sonra bir müzisyen olmayı nasıl değerlendirirsiniz? Tamamen steril, güvenli ve basit sorunlar haricinde kederlerin olmadığı herhangi bir yerde yaşıyor olsaydınız müziğinizin içeriği, rengi, sözleri değişir miydi?

Elbette farklılaşırdı. Belki başka bir değere sahip olurdum. İnancım artar, bu denli bedbinleşmezdim. Ama coğrafyamı değiştirmek niyetinde değilim. Bu coğrafya artık benim bedenim. İmkansızlığın içinde imkan yaratmayı öğretti bana. Yorgunum ama henüz pes etmedim. Bir gün anlatacaklarımı çekmecemden öteye ulaştıramazsam belki o zaman yeni bir kadere inanmayı seçebilirim. Kader dediğiniz şey bir kabullenme yöntemiyse, onu rayından çıkarmak da, hayatın başka akışları da olabilir ihtimaline sarılmak olmaz mı? Neden olmasın…

“Kendini yaratmak kolay değil” diyorsunuz. sizin kendinizi yaratma sürecinizdeki çileli yolculuğunuzda size rehberlik eden ne oldu? (bir söz, bir tecrübe, bir hayal, bir görüntü, bir rüya, bir aşk…)

Süreç daha çok uzun. Kendimi yaratamadım ki ben. Öyle çok marazla uğraşıyorum ki. Dışarı yansıttığım şey bu olmasa da eksiklerle, korku ve dirayetsizliklerle dolu biriyim. Rehberim yok. her şey hayatın yaşattıkları; dönüp dönüp onlara bakıyorum; hayatıma. Geleceğime sirayet edecek olan geçmişime.

“Her daim Edip Cansever’e selamım olsun.”

Jehan Barbur’un varoluşunda sizi etkileyen kitaplar, filmler, müzisyenler ve fikir insanları hangileridir?

Bu liste çok ama çok uzar. Birini eksik bıraksam vicdanım rahat etmez. Her dönemimin ve her yaşımın isimleri oldu. Zaten işte sırf da bu yüzden üretmeye devam. Başka varoluş yolculuklarını rahatlatabilmek için. Her günümüz sırat köprüsü. Gişeden kolay geçilmiyor. Bir şeylerin bizi bunu yapabilmeye inandırması lazım. Her daim Edip Cansever’e selamım olsun…