Kimi zaman içimizde yaşadığımız bir hayali, bir hedef haline getirerek koşulları sonuna kadar zorlamaya çalışırız. Kimi zaman ise bu zorlu koşullar nedeniyle bazı hedefler hayale dönüşüverir. Bir hayalin, nasıl bir hedefe dönüştüğünün en somut kanıtını Adolf Hitler’in hayatında bulabiliriz.

Aslında çocukluğundan beri ressam olmaya ilgi duyan Adolf Hitler bu arzusunu hiçbir zaman gerçekleştirememiş. Bunu takiben de başarıya ulaştığı an kendisini sanata adamayı planlıyormuş. Bu nedenle, büyük ihtimalle Linz kentinde kurmayı planlandığı Führer Müzesi hayalini gerçekleştirmek için işe koyulmuş.

Okuduğum çeşitli kaynaklara göre Hitler bu eserleri toplamak için iki yola başvurmuş. Sıkıntıda olan kişilerin satış yaptığı Drouot Müzayede Evi’nde yapılan satışları takip etmek ve Yahudi evlerini dolaşarak oralarda gördüğü değerli sanat eserlerine el koymak. Toplanan bu eserler için bahaneler ise “hiçbir sanat eserlerinin Amerikalı Yahudilerin eline geçmemesi” imiş…

Bu hayalin bir hedef haline gelmesiyle birlikte iki bine yakın eser toplatılmış ve Altaussee’de saklanmış. Bu eserlerden en önemlisi ve Adolf Hitler’in de gelecekte kuracağı Führer Müzesi’nin ana eseri olmasını istediği için de daha değerli olanı Jan Van Eyck’ın Ghent Altar Panosu eseri. Fakat bu eseri özellikle istemesinin ardında eserin güzelliği, ünü ya da sanatsal değerinin dışında da bir özelliği var. Hitler’e göre; Versailles anlaşması ile Almanya’dan Belçika’ya bu eserin geri gönderilmesi, Alman halkının kötü görünmesine neden olmuş. Bu nedenle eserin yeniden Alman kontrolünde olması onların yüksek gücünü kanıtlıyormuş.

Jan Van Eyck’ın Ghent Altar Panosu Eseri

Jan Van Eyck’ın Ghent Altar Panosu Eseri

 

Jan Van Eyck’ın Ghent Altar Panosu Eseri

Müzenin neye benzeyeceği bile belliydi, tasarımlar yapılmıştı. Müze kompleksi bir opera binası, bir otel, bir geçit töreni alanı, bir tiyatro, çeyrek milyon ciltlik bir kütüphane ve beş yüz sütunlu Neoklasik bir cephe içeriyormuş.

Nazi yağmasında toplanan bu eserleri bulmaları için 1945 yılında Amerika’da bir ekip kurulmasına karar verilmiş ve on üç ülkeden yaklaşık 300’ü aşkın kişi bu ekibe dahil olmuş. Bu ekipte yer alan bireylerin arasında müze müdürleri, sanatçılar, sanat tarihçileri, mimarlar ve akademisyenler yer almış. Bu ekip tarafından Avusturya Altaussee’de bir tuz madeninde bulunan eserler ait oldukları yerlere iade edilmişler. Bugün burada bu eserlerden biri olan Michelangelo’nun Brugge Madonnası heykeli üzerine konuşacağız.

Önce, Michelangelo’dan bahsedelim.

Altaussee’de ele geçirilen eserlerden birisi de Michelangelo’ya ait Brugge Madonnası olarak adlandırılan bir eserdir. Bir ressamdan çok kendisini her zaman heykeltıraş olarak tanıtan sanatçının, heykel sanatında bu kadar başarılı olmasının sebeplerinden birisi de küçük bir çocukken bir taş ustasının yanına çırak olarak verilmesi olabilir. Çünkü malzemeyle içli dışlı olan bir sanatçı, üzerinde çalıştığı malzemeyi nasıl yönlendireceğini daha hızlı çözümleyebilir. Aynı zamanda erken yaşta Medici ailesinin bünyesine girmesi de onun için bir fırsat olmuştu çünkü bu durum rahat çalışma ortamına, gerekli malzeme tedariğine ve çeşitli ihtiyaçlara rahat erişim sağlamıştı. İşte, çocukluğundan ölümüne dek sanatın içinde büyüyen Michelangelo aslında döneminde çok aranan bir sanatçı imiş ve bu da beraberinde fazlaca baskı, çok iş ve bunalım getirmiş. Van Gogh gibi sanatçıların bu fırsatları bulmak için dünyaları vereceğine mi yoksa bu fırsatların bazı sanatçıları içten içe yiyip bitirdiğine mi üzülsek bilemedik. Sanırım konu sanat olunca gelişen olayların pek bir dengesi yok!

Gelelim Brugge Madonnası’na.

Bu eser Michelangelo’nun, Sistine Şapeli işini almadan yaklaşık 7 sene önce yaptığı, mermerden bir eser. Eserin tarihçesinden bahsedecek olursak heykeli satın alan Brugge’lü tüccarın, eseri Brugge’deki bir kiliseye bağışlamasıyla bu adı aldığı biliniyor. Heykel önce 18. Yüzyılda Fransız işgalciler tarafından kiliseden çalınmış, ardından Napolyon ve ordusu yenildiğinde yeniden eski yerine dönmüş. Fakat heykelin yolculuğu burada bitmiyor tabi, 1944’te İkinci Dünya Savaşı esnasında Alman işgalciler tarafından az önce de bahsettiğimiz Altaussee’deki tuz madeninde saklanmış. Amerika menşeili kurulan ekip tarafından bulunan tüm yapıtlarla birlikte bu heykel de ait oldukları yere iade edilmiş.

Brugge Madonnası’nı bulan ekibin lideri George Stout (sağda) ve Steve Kovalyak (solda) ve bir asker görülüyor. Stout eseri madenden çıkartmak için özel bir kaldıraç hazırlamış, Kovalyak ise eserin hasar almayacak şekilde sarılmasını sağlamıştı.

Meryem’in gözleri oğlundan uzaklara bakıyor, ifadesiz yüzünden sanki oğlunun başına geleceklerin farkındalığı okunabiliyor adeta. Bu eserde dikkat çeken bir nokta da, Meryem’in sol eliyle İsa’nın elini kavramış olması. Genellikle karşılaştığımız Meryem ve İsa heykellerinde bir anne, çocuğunu bu kadar yüksek bir manevi hisle kavramış halde değildir, o annenin Meryem olduğu ve o çocuğun da İsa olduğu büyük bir kutsallıkla vurgulanır ve bir anne – çocuk ilişkisinin ötesinde bir uhrevi ilişki içinde verilirler. Fakat burada bu ilişki daha hümanist bir tavırla ele alınmış ki bu eserin erken Rönesans dönemi eserlerinden olduğunun güzel bir göstergesi.

Bu eser Hitler’in Führer Müzesi için kaçırdığı yüzlerce eserden yalnızca biri. Böyle bir hayal gerçek olsaydı, dünya sanatında dengeler ne kadar değişirdi acaba?