O burada, hissedebiliyorum. Nefesini, bekleyişini, titreyişini. Gözlerinin dalgınlığını, hızlıca yere vurdurduğu topuğunu, birleştirdiği ellerini.

Beni buraya öldürmeye geldiğini.

Hissedebiliyorum,

Sigara tutan elinin başparmağıyla sol şakağına verdiği desteği. Lamba ışığını bulanıklaştıran sigara dumanını. Terden birbirine girmiş saçlarını, yüzündeki mahzun celladı.

Beni buraya öldürmeye geldiğini.

Hissedebiliyorum…

Kaç yıl oldu? Hatırlıyorum. Sen, öldün. Ölmüştün! Bir Hıdırellez gecesi görmüştüm senin cesedini. Hangi yıldı… Annem çağırmıştı, hani. Biliyorsun, söylesene!

“Gel, dua et ve ip bağlayalım şu çiçeğe.” demişti. Biri ona, biri bana; uzunca iki tane ip kesti.
İlk kez yapacaktım, uzun zaman sonra ilk kez dua edecektim. İlk kez! Bilmiyordum, beni bu odadan neyin kurtaracağını. Bu hastalıktan… Hangi birine dua edeceğimi? Bilmiyordum. Düşündüm.

Düşündüm…

Ve sonra içimden;

“Tanrım!” dedim.

“Bana acı!”

Bana acı… Yeterliydi bu. Böyle dersem, her şeyi anlardı. Tuttum ipi, en eğilmiş olan dalına astım. Yanından ayrılmıştım ki kısa bir süre geçmişti üzerinden, tekrar çağırdı annem. Baktım… Sere serpe uzanıyordun yerde.

Düşmüştün. Saksıdan düşüp ölmüştün! Kökünle birlikte. Etrafa toprakların saçılmış. Ellerin iki yanına açılmış. Cesedini gördüm! Ölmüştün!

Kalakaldım seni öyle görünce. Bu kadar mı ağırdı dileğim, söyle? Bu kadar mı zor bir şey dilemiştim? Keşke dedim; keşke çağırdığında hiç gitmeseydim! Keşke, “Bir dilek tut,” dediğinde sırtı bükülmüş o dala kendimi assaydım da!

Kendimi assaydım da bu odadan, bu çileden kurtulsaydım… Nasıl döndün geri? Beni nasıl buldun? Hoş…

“Sen beni kovaladın ama, ben de seni beklemedim değil.”

Artık bitti, gelmezsin sanmıştım.

Beni gerçekten öldürecek misin? Öyle ya; soruyorum işte… Ben… Doğmadan önce hissetmiştim böyle, en son. Yine tüm dileklerimin saçlarımdan kavrayıp kafamı bir bacaya gömdüğü saatler… Kıldan ince boynum içi dolu buğday tanesi; genzimde baldan tatlı kurum taneleri…

Hissedebiliyorum, dumanların ardında gizlediğin bakışları.

Hissedebiliyorum, oluk oluk akan gözyaşlarını. Üzülme! Ben… İyiyim. Sadece, saçlarım döküldü biraz. Biraz da, hastalandım. Dizlerim… Artık kaldırmıyorlar beni. Birkaç kez denedim. Şöyle yerden bir kuvvet alıp… Kalkmak için…

Ahh!

Olmuyor işte…

Görüyorsun, olmuyor. Yıllardır buradayım ve daha hiç yerimden kalkmadım. Çünkü kalkarsam, hareket edersem, duyarlar! Duyarlar! Kimler mi? Onlar! Bak! Dinle… Sesleri işitiyor musun?

Sen de işitiyor musun? Evet… Kuşların. Bak! İyi dinle. Nasıl da çığırıyorlar, değil mi? İşte, yıllardır…

Nasıl da bağırıyorlar! Sanki, birilerini çağırıyorlar… Değil mi? Yoksa… Yoksa onlar mı söyledi sana burada saklandığımı! Ha? Doğruyu söyle, lütfen! Seni mi çağırıyorlardı bunca zamandır yoksa?

Ben… Böyle düşündüğüm için beni affet. Bilemiyorum. Onlar senelerdir buradalar ve bana kendilerini hiç göstermediler. Kaç kişiler, niçin buradalar, neyi bekliyorlar… Kime bağırıyorlar, bilmiyorum. Bazen seslerini duyuyorum, belli aralıklarla. Koşuşturmalarını duyuyorum önce; bir telaş, bir hengâme. O an, göğsünü kabartışından kanatlarının kökleri birbiriyle birleşmiş kuş giriyor hayâlime… Öfkeyle gıdıklanan yutağı aheste aheste dalgalanıyor. Ve açıyor gagasını; ağzının kenarları yırtılana kadar açıyor. Gıkları çıkmıyor ama ben patırtıları ve ayağa kalkan tozları duyumsayabiliyorum… Birbirlerini eziyorlar. Gözleri dönmüş gibi birbirlerini eziyorlar, ısırıyorlar, çarpışıyorlar! Korku içinde onları dinliyorum… Sonra, kesiliyor sesleri birden. “İşte.” diyorum. “Bu sefer hepsi öldü.”. “Öldürdüler birbirlerini.”. Ve yine o an, içlerinden bir tanesinin sesi geliyor. Bağırıyor. Bağırıyor, çığlıklar atıyor; sus diyorum, sus diyorum! Sus diyorum ama durmuyor… Devam ediyor, durmuyor! Biliyorum… Onlar çağırdı seni buraya. Burada saklandığımı o söyledi sana. O söyledi…

Bir şeyler de, cevap ver! Buradasın, biliyorum… Hissedebiliyorum, ayak seslerini. Hissedebiliyorum, arkamdan uzayan gölgeni.

Hissedebiliyorum, ensemdeki nefesini… Üzülme. Ben, iyiyim. Sadece… Gözlerim.

Gözlerimi kaybettim.

Kaybettim…

Hey! Gidiyor musun? Gitme, lütfen! Gitme, yalnız koyma beni bu odada! Bak, duyacaklar; bağıracaklar gene çarpışacaklar! Lütfen, kurtar beni buradan!

“Bana bir dilek hakkı daha ver.”

Ha? Söz; söz bu sefer kurtaracağım kendimi… Temelli kurtulacağım!

— “Semih!”

Bak! Sesleniyor… Buraya geliyor!.. Bir şans daha ver bana. Narin bedenin kaldıramaz bir düşüşü daha! Hadi, bir dilek hakkı daha… Bu odadan da, bu lanet kuşlardan da, bu hastalıktan da kurtulurum… —

“Neredesin? Gel, dua et ve ip bağlayalım şu çiçeğe.”

Damarlı yapraklarından yastıklar yapacağım kendime… Yıllardır tek damla su görmemiş gırtlağıma dikenli dallarından kolyeler!.. Kör gözlerime güneşin hasretiyle yanan ateşimden aydınlıklar… Karanlıklar… Karanlıklar uyku vermiyor. Bırak ki, dallarında meyve vereyim. Bırak ki, karanlıkların başlangıcına gideyim… Lütfen, bir dilek hakkı daha… Bir dilek hakkı daha… Lütfen…


“DERTLERİN SONA ERECEK, TALİH YÜZÜNE GÜLECEK.”
****