Umutlu ve güzel haberlerle buluşmayı özlediğimiz günler yaşıyoruz. Marmara’yı ele geçiren müsilaj, kadına şiddet, taciz ve tecavüz, masum hayvanların uğradığı eziyet, çocuk istismarı haberlerine uzun süren pandemi yılgınlığı eklenince mental anlamda kendimi bir hayli yorgun hissediyorum. Ben her kötü haberi okuyarak, izleyerek ve yürüyerek atlatmaya çalışan biriyim. Yorgunluğun arasında kitaplar her zaman içimi ısıtır ve bana yeni dostlar kazandırır, filmler bakış açımı zenginleştirir, yürüyüş ise anlamamı, sindirmemi sağlar. Bazen yürüyüşüme okuduğum kitapların karakterleri eşlik eder. Zihnimde döner durur fikirler, sorular.

Tam da bu noktada Alp Gökalp’in kitaplarıyla buluştum. Gökalp, “Alfabe Bulutu” adını verdiği beş serilik kitapları üzerinden başka kültürlere sempati duyabilmenin de doğaya ve her canlının yaşam hakkına saygılı olabilmenin de bireylerle empati yapabilmenin de mümkün olabileceğini gösteriyordu.

Gökalp ile Alfabe Bulutu serisi üzerinden birçok konuya değindik. Keyifle okumanız dileğiyle.

Beş kitaplık “Alfabe Bulutu” serisindeki bütün kitapların başında Alfabe Bulutu hakkında bilgi vererek başlıyorsunuz. Bu röportaj aracılığıyla kitaplarınızla tanışacaklar için Alfabe Bulutu’nun işlevinin ne olduğunu siz yaratıcısından dinlemek isteriz.

Kurgu kitaplarda bir işlev aranmalı mıdır, sorusuna olumlu cevap vereceğime emin değilim öncelikle. Bu seride amaçladığım benim, özne olarak direkt insanları belirlemeyip çocukları gerçek hayatta karşılaşmayacakları ama bir o kadar da tanıdık bir türle tanıştırmaktı aslında. Yani insan ama insan da değil bir yandan; insanın gündelik yaşamına bir değer katacak, hayati önem taşıyan başka bir ‘yardımcı insan’ türü. Benim hassasiyet gösterdiğim konuları, değerlerimi Alfabe Bulutu aracılığıyla beş fasılda iletmek istedim. Hayvan hakları, çevre, diğer kültürleri tanımak, çok kültürlü yaşama sempati ve hoşgörü gösterebilmek gibi. Özetle, adını işlev koyacaksak “ben”cil ama neyse ki dünyevi bir işlevi var kitaplarımın.

Serideki her kitabın girişinde okurun zihninde canlanması için bir harita görüyoruz. Mekânların somutlaştırılması çocuk okurlar bir kolaylık sunar mı? Mekân bir eserin tamamlayıcı unsuru mudur?

Yerdeniz’i ilk açtığımda haritasından çok etkilendiğimi, konu ilerledikçe dönüp dönüp bu primitif ama bir o kadar da detaylı çizime danıştığımı hatırlıyorum. Alfabe Bulutu kavramların içeriğiyle oynayan, belki de kimilerinin ütopik olarak değerlendirebileceği bir seri. Soyut kavramlar üzerinden sektiğimiz için, yaş grubu çocukların dünyasına indirgemek adına bir yol göstericinin varlığına ihtiyaç duyduğunu düşündüm kitapların. Bu tip bir metinde -hele de serinin adı coğrafik bir konuma referans veriyorken- mekânın varlığını yadsımak iyice kafa karıştırıcı olabilir düşüncesiyle ben de bir harita koyma kararı aldım böylece.

Bu serinin her birinde farklı bir illüstratörle çalıştığınızı görüyoruz. Çizimlerin hepsi çok güzel ve her biri metnin, kurgunun destekçisi mahiyetinde. Bu süreçte illüstratörlerle nasıl bir iş birliği gerçekleştiriyorsunuz?

Kitaplarımı yazarken aklımdakilerin hepsini sadece metinle ifade etmemeye özen gösteriyorum. İçinde çizimleri de olan çocuk kitaplarının bir lüksü, söylemek istediklerinizin bir kısmını da görselle verebilmek. Benim müsveddelerim onlarca küçük çizim notuyla doludur o yüzden.

Alfabe Bulutu’na özel konuşursak hedeflenilen yaş grubunu göze aldığımızda bu kadar çok çizimin olduğu bir kitap çıkarmak, aslında en baştan beri konuştuğumuz bir riskti. Bu yaş çocuklar, artık okuma konusunda daha cesaretli olduklarından görselin yardımına ihtiyaç duymayıp çizimli kitapları ellerine bile almıyorlar. Yine de birlikte çalıştığım arkadaşlarımın da ortak görüşünü alarak gönül rahatlığıyla söylüyorum ki, bu kitapların görsel olmadan hayata geçmesi onları çok eksiltirdi. Bu nedenle, tüm kitaplarımda, aklımdaki hissi tamamen verebilecek illüstratörü ben belirleyip sundum yayınevime. Bu ilk sıcaklık vasıtasıyla da rahatsız olmayacağından tamamen emin olduktan sonra illüstratör arkadaşıma aklımda olan detayların tamamını yazıp “çizim notları” adında başka bir dosya olarak teslim ettim. “Ya Başkası Olsaydım?”daki ana karakterler S ve A’nın birlikte yaptığı işler sayıldığında Sufjan Stevens’tan bahsetmiş olabilmek ve dahası bunu çizime dökmek nasıl büyük ayrıcalık, düşününce. Ne mutlu bana ki neredeyse çalıştığım herkes benim, aslında istendiğinde müdahale olarak da değerlendirilebilecek bu yaklaşımıma toleranslı karşılık verdi.

Çocuk edebiyatının bir eğitim sorumluluğu taşıyıp taşımadığı konusunda emin olamadığım noktalar var. Genel olarak bütün edebî eserler için de düşündüğüm bir nokta bu. Röportaj yaptığım yazarlarla da bu konuyu konuşmayı önemsiyorum. Eserinizden örnek vererek sorumu yöneltmek istiyorum. Serinin ilk kitabı “Ya Başkası Olsaydım?”da Salvador Dali, Sokrates gibi önemli isimlerle çocuk okurlar karşılaşıyor, belki de ilk kez duydukları isimler bunlar. Sizce çocuk edebiyatının eğitici bir görevi var mıdır?

Olsa da bu koca koca harflerle, tatsız bir şekilde değil alt metin olarak sunulabilmelidir bana sorarsanız. Edebiyat, zaten, göze sokmadan eğitir insanı. Edebî metinler insana başka bir katman ekler, insanı derinleştirir, zenginleştirir. Bunun illa eğitim olarak yaftalanması şart değildir.

“Ya Başkası Olsaydım?”ı yazdığımda İngiltere’de yaşıyordum. Basılması için gönderdiğim yayıncıların yarısından, şansımı eğitim kitapları çıkaran yayınevleri ile denemem konusunda salık almıştım. Karakterlerin harf, başlığın alfabe olması çoğu kişiyi istemsizce bu hikâyelerin eğitimi ön plana çıkarmaya çalışan bir altyapısı olduğu düşüncesine kapılmalarına yol açabiliyor. Alfabe Bulutu kitapları, müfredat konuları pekiştirici bir esansa sahip olduğundan birçok okulun listesinde yer aldı ve bu açıdan gururluyum, evet. Ama kurguyu yaratırken sahip olduğum güdü eğitim değildi.

Serinin son kitabı “Hayat Benim Bildiğim Kadar mı?”da da dil konusunda önemli bilgilerle buluşuyoruz. Dünya dilleri, dil aileleri, alfabeler ve kelimelerin telaffuzları hakkında sade ve akıcı bir anlatımla edebî eserlerde bu kadar bilgiyle buluşmayı hayal etmediğim için merakla okudum. Kendi dilimizdeki kelimeleri telaffuz etme problemi yaşayan ve maalesef dil bilinci olmayan bir toplumuz. Dil bilincimizin olmamasının kayıplarını bir yazar olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dil, şu anda popüler kültürün bir parçası ve fastfood olarak sadece çözüme ulaşmak amacıyla tüketiliyor. İnsanlar kendi konuştuğu dile çok fazla hassasiyet göstermiyor. Ancak başka bir dili öğrenmeye başladığında sorgulamaya başlıyor dilin kırılganlıklarını. Ben şu anda Almanca öğreniyorum örneğin. Kafamda yer etmesi için çabaladığım cümle kuruluş yapısına, gündelik bu dili kullanandan daha çok duyarlılık gösteriyorumdur, eminim. Türkçe başka dillerden kelimeler de eklenerek yaratılmış, genç bir dil. Hukukta Arapçadan, tıpta Latin dilinden aldığımız yadsınamayacak sayıda kelime var. İnsanların dile olan yaklaşımında bir bilinç geliştirememeleri buna bağlanabilir mi, bilmem.

İngiltere’deyken çalıştığım okullardaki çocuklara phonics (ses okuma bilgisi) gösteriyordum. İngilizcede bizim dilimizde olduğunun tam tersine, göründüğü gibi okunmayan kelimeler, harfler var. Başka dilden gelenler en çok bunda zorlanıyor örneğin. O zamanlardan kalan bir “düzeltme” çabasıyla bakıyorum henüz yoğrulmamış metne ben -ki zaten inşaatı alfabe üzerine kuruyorsanız bunun aksini düşünmenize de imkân olmuyor.

“Hayat Benim Bildiğim Kadar mı?”da Livonya dilini kullanan son insanın 2013 yılında ölmesiyle bu alfabeyi kullanan kimsenin kalmadığı öğreniyoruz. Bir alfabenin ölmesi, bir dilin ölmesi demek. Bir dilin ölmesi ise bir kültürün yok olması demek. Kültürün aktarıcısının dil olduğu ve edebî eserlerin de kültürel birikim için önemli bir unsur olduğu gerçeğinden yola çıkarak sormak istiyorum. Dil, kültür ve metin ilişkisi hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyim?

Dünya üzerinde konuşulan 6 bin 5 yüz tane dil var ve bunların yarısından çoğu çok yakında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yapılan araştırmalar bu sayının yüz yıl içinde 6 yüze kadar düşeceğini gösteriyor. Dil, toplumsal kimliğinin belki de en önemli sembolü ve bir dilin kaybı aslında yaşadığımız bu dünyanın kolektif kültürünün dile bağlı renkli, spritüal ve entelektüel bir parçasını da kaybetmemiz anlamına geliyor. Yiddiş’i düşünelim mesela. 20. yüzyılın başında on milyona yakın konuşanı varken Holocaust yüzünden yüzde 85’ini yitiriyor. Bugün ise İbranicenin baskın gelmesi nedeniyle kaybolma tehlikesi altında. Akademisyenlerin, sivil örgüt kuruluşlarının çabası ise ihtiyaç duyulan savaşı karşılamıyor. Gün gelir, bu durum bizim dilimiz için de geçerli olabilir. Hegemonyacı dillerin karşısında dik duracak sağlamlıkta bir dilimiz var mı, bunu sorgulamalıyız her şeyden önce.

Bu konuda İngiltere’deyken başladığım ama sonlandıramadığım bir doktora tezim var. En azından bunu metinlerime yansıtabildiğim için gururluyum yine de.

Yine “Hayat Benim Bildiğim Kadar mı?” üzerinden ilerlemek istiyorum. O ve C ana karakterlerimiz ve taban tabana zıt özellikteler. O; işine saygılı, çalışmaktan zevk alıyor. C ise işinden bir o kadar sıkılıyor. Ancak eser ilerledikçe her ikisinin de kendi hayatlarıyla yüzleştiğini görüyoruz. Hayatının odağına işi yerleştiren O, Oslo’daki çocuğun sorularına cevap veremeyince ne zaman böylesine tatsız birine dönüştüğünü sorguluyor. C ise iş hayatının ona sunabildiği güzellikler ile tanışıyor ve iş hayatına önem vermesi gerektiğine karar veriyor. Hayatımızda her unsurun bizi besleyebileceği gerçeğinden uzaklaşıp enerjimizi belki de bize en uzak unsura yöneltebiliyoruz. Hayatın akışında denge kurmamız gerçekten bu kadar zor mu? Dengeyi tutturamamanın yol açtığı kayıplar ile yüzleşememe riskimiz de olduğuna göre kendi farkındalığımızı nasıl artırabiliriz?

Etrafımda gözlemlediğim karakterlerden hazırladım Alfabe Bulutu kitaplarını. Çocuk kitaplarında, okurların kendilerini bağdaştıramayacaklarını düşündükleri için yetişkinlerin hayatı çok ön planda olmuyor. Ama yetişkin dediğimiz de dünün çocuğu değil mi aslında?

Birçok yetişkin, sıradan gibi görünen ama aslında önemli bir sorun olarak yer tutan “Hayattan zevk alabilme” mevhumunu ötelemeye çalışıyor çoğu zaman. Kendimizi önümüze konulan kalemlerin arasına hapsediyoruz; ev, okul, iş… Yaş ilerledikçe sınırlar daha belirginleşiyor ve insan kendi yarattığı bu kutudan çıkmaya korkar hâle geliyor. Daha küçük yaşlardan bu döngünün ne kadar korkutucu olabileceğini göstermek istedim çocuklara. Hayat, sadece bize verilenle sınırlı değil, daha fazlasını isteyin diyebilmek istedim. Görebileceğimiz, yaşayabileceğimiz, deneyimleyebileceğimiz o kadar çok şey var ki. Ülkemizde toplumsal, ailevi, politik birçok kısıtlama var. Üstüne üstlük insan kendi kendine de engeller koyup kendi hayatını daraltabiliyor. Böylece bilinmeyen şey, aslında yok gibi davranılıp hayata devam ediliyor. Bunun doğru olmadığını algılasınlar istedim.

Serinin ikinci kitabı “Noktalarım Olmadan Ne Yapacağım?” ile devam edelim. ü, noktalarını kaybetmeden önce akranlarıyla da yetişkinlerle de acımasızca dalga geçebilen, herkesin yaka silktiği biri. Noktalarını kaybetmek ü’nün empati kurmasına olanak sağlıyor. Akran zorbalığı, maalesef toplumumuzda hastalık gibi yayılan şiddetin ilk adımları. Belki de çocukluktan başlayan bu süreç için neler yapabilir, şiddeti nasıl yok edebiliriz?

Bu konuda bilirkişi olarak konuşmam doğru olmaz tabii. İlgi ve sevgi eksikliği olan çocukların şiddete eğilimli olduğunun gözlemlendiği birçok makale, bilimsel çalışma okuyoruz. Çocukların bundan mahrum kalmamaları, ailelerinden, yetişkinlerden bekledikleri bu talebi doyurabilmeleri gerek. Gittiğim, çalıştığım okullarda gözlemlediğim şey bu tür eğilim gösteren çocuğun zor bir aileden geldiği, ilgi mahrumiyeti yaşadığı. Beklediği ilgiyi çekemeyen çocuk yanlış bir ilgi türü geliştirip yanlış tercihlerde bulunabiliyor. Bir çocuğun zorbalık yapması, ilgi için avazı çıktığı kadar bağırması demek bana sorarsanız.

Serinin dördüncü kitabı “Ağaçlarımıza Ne Oldu?” günümüzün bir başka sorununa dikkat çekiyor. Sosyal medya aracılığıyla da yakından takip ettiğimiz Marmara’yı ele geçiren müsilaj haberleri doğanın çığlığını duymamız gerektiğini öğütlüyor adeta bize. Ormanların yok edilip turizm tesislerinin inşa edilmesine de Karadeniz’de hidroelektrik santrallerin kurulmasına da tanıklık ediyoruz. “Ağaçlarımıza Ne Oldu?”da da bir anda yok olan ağaçlar aracılığıyla doğaya verdiğimiz zararın sadece doğayı ilgilendirmediğini, insan yaşamının kısa ve uzun vadede nasıl etkileneceğini okuyoruz. Doğayı tahrip etmek yerine doğa ile uyum içinde yaşayan bireyleri nasıl yetiştireceğiz?

Birebir yıkımın, ekolojik talanın içine doğan günümüz çocukların bunu kitaplardan, okuyarak filan değil, kendi içlerinden gelen doğal bir gelişim olarak bilinçlendiklerini/bilinçlenmeleri gerektiğini düşünüyorum hep. Bu kitapta bir zincirleme tepkime var aslında. Doğadaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve doğada yaşanan tahribatın bize de bir gün geri döneceğini hatırlatmak istedim. Ağaçların varlığının sona ermesinin her birimizin hayatında nasıl bir etki yaratabileceğini gözlemleyebilmelilerdi bu kitabı okuyunca. Bunu defalarca, kitaplarca hatırlatmak gerekiyor belki de. Ta ki sona erene kadar.

Serinin üçüncü kitabı “Virgül Nerdesin?” yaşam hakkına dikkat çeken kurgusuyla hayvan haklarını da sorgulamamıza olanak sağlıyor. Eserde söz edilen Noktalama Bahçesi, aslında bir hayvanat bahçesi ve maalesef ki burada yaşayan hayvanlar tutsaklıklarından ötürü bir hayli mutsuz. “Endişeliydi çünkü noktalamaların harflere olduğu kadar harflerin de noktalamalara ihtiyacı olduğunu biliyordu.” cümlesi insan ve hayvan birlikteliğine, yaşam hakkına dikkat çekiyor. Bunca betonlaşırken, hayvanlara yaşam alanı bırakmazken, evlerimize aldığımız canlıları kolaylıkla terk eden bir özellik sergilerken başka canlılara da yaşam hakkı üzerine ne söylemek istersiniz?

Bu konu, benim yumuşak karnım. Günde milyon tane hayvanın yaşam hakkının elinden alındığının ve bu konuda hiçbir şey yapamadığınızın bilincindeyken, üzerine beylik şeyler söylemek beni tatmin etmiyor. Üzerimde o kadar büyük bir ağırlık var ki bu konuyla ilgili… İnsanların yaptığı bu büyük haksızlık yeri geliyor öylesine nefesimi tıkıyor ki, nasıl devam edebileceğimi çözemediğim zamanlar oluyor. İnsan türcülüğü sona ermeli. İnsanın kendini, canlıların en üstünde gördüğü tablo alaşağı edilmeli. Başka coğrafyalarda çok güzel şeyler yapan çok güzel insanlar olduğunu okuyup mutlu oluyor, içimizi soğutuyoruz ancak. Jane Goodall bir belgeselde konuyla ilgili, “İnsan apatik olmamalı,” diyordu, “Yoksa geleceğe karşı tüm inancını yitirir.” Bunu hatırlatıyorum kendime hep.