Sinema ve roman yolculuğa çıkarır, tiyatro ise tüm ağırlığıyla toprağa basar!
Bernard Marie Koltes

Bir sahneye koyucunun bir gösteriyi tasarlama tarzı ile bir yazarın bir oyunu tasarlama tarzı öyle farklı şeylerdir ki, belki de birbirlerini mümkün olduğunca bilmezden gelmeleri ve ancak sonunda karşılaşmaları daha iyi bir buluşmadır. Buna karşılık, sahne çalışması, her durumda metnin kimi teknik aksaklıklarını da ortaya çıkarır.

Sözgelimi “aşk” duygusal ve sezgisel olarak artık başka türlü dillendiriliyor. Dolayısıyla artık “aşk” denildiğinde aynı şeyi anlamak mümkün değil. Bugün yazarlar kalkıp da on sekizinci yüzyıl şatolarındaki gibi uşakların ve konteslerin kol gezdiği bir aşk hikâyesi yazsalar, ne düşünürüz onlar hakkında? Ben de Çehov’a, Shakespeare’e, Moliere’e en büyük hayranlık duyanlardanım ve onlardan hâlâ ve hâlâ kendime edinimler katmaya devam ediyorum. Ama çağımızda kendini tekrar eden on Shakespeare oynamaktansa, tüm hatalarıyla birlikte çağdaş bir yazarın eserini oynamanın daha doğru olduğu kanısındayım.

Yeni kuşak yazarların büyük birçoğu klasikler kadar tanınmıyor elbette. Çünkü sahnelenmiyorlar ve günümüzde iyi koşullarda, belli lojistik imkânlara sahip prodüksiyonlarda oynanmak görülmedik bir şans olarak kabul ediliyor; oysaki bu (en azından kalburun üzerinde kalabilen eserler üreten yazarlar için) “olması gereken” değil mi? Yazarlardan bir şey talep edilmiyorsa ve yazdıkları eserlerden en iyilerini çıkarıp almaya kimse çalışmıyorsa, onların iyi olmaları nasıl beklenebilir?

Şimdi yukarıda değinmeye çalıştığım, genç kuşak yazarların eserlerinden bihaber olunması konusuna yeteri kadar parmak basabildiysek, bazı eleştiri ve tespitler üzerinden çözüm önerimi sunuyorum, buyurun:

Sahneye koyucu ile mutlak bir anlaşma yapılmalıdır. Fakat bu anlaşma dereyi geçerken at değiştirerek, bir şeyleri yolda bularak, çoktan başlamış bir sürecin ortasında “durdurun bu nikahı” diyerek olamaz elbette. Sahneye koyucu ile anlaşma başka yerde yapılır; metin yazıldıktan yahut gerekli revizeler yapıldıktan sonra veya hemen önce.

Her ne kadar buna bir “anlaşma” demiş olsak da aslında bu tek taraflı bir kabulden ibarettir. Yani bu anlaşma aslında; sahneye koyucunun metnin üzerinde ön gördüğü tüm değişiklikleri yapabilme (revize etmek, bazı kısımları belki yeniden yazmak, metni eğip bükmek, sahne üzerinde işlevsellik kazanacak şekilde metinde onarımlar yapmak) yetkisini bizatihi yazarın kendisinden talep etmesi ve yazarın da iyi bir sonuca çıkmasını umduğu eserini içtenlikle sahneye koyucuya teslim etmesi demektir.

Çünkü! Şahsi deneyimim bana bir sahne eserinin başarıya ulaşması için, bileşenleri ne kadar farklı yollardan giderse, o denli tatlı bir buluşma vadettiğini gösterdi bugüne kadar. Yani formüle dökecek olursak; yazarın yazdığı + yönetmenin gördüğü + sanatçının kendi yeteneğiyle buluşturduğu ve günün sonunda adeta üç farklı patikadan aynı zirveye çıkılan bir yol hikâyesi bu. Dikkat ederseniz bu denklemde sadece tek bir işlem var: Toplama. İşte bu yolun sonunda karşımıza sunulan şey tam da bu, herkesin kendi yetkinliği dahilinde ortaya koyabildiği tüm birikimin toplamı, sahne eseri dediğin. Eh bu toplamı büyütmenin, bileşenlerin heybelerinin ne kadar dolu olduğu ile doğru orantılı olduğundan bahsetmeme gerek yok ama ben yine de bahsetmiş olayım ki bir önceki cümlede an itibarıyla bahsettim.

Bu toplama etki edecek en büyük değişken ise “yazarlık refleksi”dir. Çok bıçak sırtı, hassas teraziye tabi, ince bir siyaset gerektirir. Öyle ki sahne metinlerinde yazar, eserlerine körü körüne bağlanmamalıdır. Eserinin sahne üzerindeki iletiye uygun hâle getirilecek her türlü değişikliğe uğramasına dair bir kabulü olmalıdır. Bu kısmı burada belirtmemin nedeni, yazarın daha o eseri yazmaya koyulmadan, kendini bu tatlı buluşmadan alıkoyacak en ağır prangasından kurtulması anlamı taşıdığındandır.

Yazar (mümkünse, lütfen) hayal ettiği dünyayı yansılarken, sahneye koyucunun alanına girmemelidir. Metnin özünü bulanıklaştıracak uzun ve gereksiz parantez içlerinden kaçınmalıdır. Dramatik metinlerde parantez içi, çok elzem durumlar haricinde doğrudan yönetmenin bakış açısına yön vermek demektir ki bu bir yönüyle rejisörün işine karışmaktır. Ve yine kişisel deneyimim odur ki işe yarar dahi olsa, rejisörler kendilerine “önerilen” bu notları sırf etki ve yetki alanını korumak adına genellikle dikkate almazlar. Yani sevgili yazar/yazarlar, hayal dünyanızı metne dökerken yönetmene reji vermeyin. İyi yazar; hayal ettiği dünyayı aynen birebir yönetmenin zihninde canlandırabilen değil, ona o metnin üzerinde yeniden hayal kurdurabilen yazardır.

Farklı yollardan varılan bu buluşmadan keyif alın. Haddinizi aşmadan. Çünkü metniniz bir sahne eserine dönüştürülmek üzre tercih edilmişse demek ki o metnin potansiyeline inanan birileri vardır. Ve başarılmış bir sürecin ardından, bu başarıdan sadece kendi payınıza düşen kısmın hazzını yaşayın. Bu cümle ilk bakışta bencilce gelebilir o yüzden açıyorum: Bu kolektif bir süreçtir. Başında da değindiğim gibi farklı yetkinlikte ehillerin, farklı yollardan gelerek ulaştığı bir zirvedir burası. Onları da o yola siz sevk etmişsiniz gibi tavır ve söylemlere girmeyin. İzlediğiniz şeyden hoşnut kalınmışsa bu zaten sizin de payınızın olduğu bir başarı öyküsüdür. Sahneye koyucuya karşı bu başarının heyecanıyla “Evet, ben de aynen böyle düşünmüştüm, yazarken hayal ettiğim her şeyi bugün sahnede gördüm. Ya da sanatçılara, evet bu karakter tam da bu!” gibi söylemlere girmeyin, bence! Çünkü: Hayır sen de öyle düşünmedin! Sahneye koyucu senin hayal dünyan üzerinden bize seyredilebilir bir izlek sundu. Hayır, o karakter tam da o değil! Oyuncu metne, yönetmene ve kendine birçok sorular sorarak, kendi edinimleriyle o karaktere hayat verdi! Sen de bütün bunları eserin yaratım sürecinde diğer bileşenlere çok yönlü bir alan tanıyan, zenginlik vadeden bir define haritası çizdin. Ama keşfi birlikte yaptık, yolu birlikte yürüdük ve bir hazine varsa birlikte bulduk. Unutma!

Yine de olur a söylediklerim sanat hitap etmemiş, anlattıklarımı doğru bulmamış ve beni ciddiye almamayı tercih etmiş olabileceğini düşünerek, meslektaşından sana bir “düstur” bırakıyorum. Kendine dikkat et!

Clarice LISPECTOR’un “Yıldızın Saati” isimli Eserinden Hareketle “Yazmak” Üzerine Bir Çıkarım:

Yalnızca kendi olmaya dayanamadığından hepiniz olan bu ben, varlığımı sürdürmek için ötekilere ihtiyaç duyuyorum, bütün aptallığımla, bütün çarpıklığımla, o sadece düşünerek ulaşabileceğiniz mutlak boşluğa düşmek için düşünüp durmaktan başka ne yapılabilir ki? Düşünmek sonuç gerektirmez, kendi içinde bir amaç olabilir yalnızca. Ben kelimeler olmadan düşünürüm, hiçbir şey üzerine düşünürüm. Hayatımı altüst eden şey ise yazmak:

Tiz, aksak bir melodi mırıldanıyorum, bu kendi acım, dünyayı taşıyan benim ve bir de mutluluk eksik. Son denilen şeyi daha yeni anlamaya başladım, eğer yoksulluğum mâni olmazsa görkemli olsun istiyorum. Şimdi farkına varıyorum, ne yazık ki beni de kimse özlemiyor, hatta yazdığım şeyleri bir başkası da pekâlâ yazabilir. Bir başkası evet.

Dua sessizce, kimseye sezdirmeden kendime ulaşabilmenin yolu gibi geliyor. Dua ettiğimde bir ruh boşluğuna ulaşıyorum ve bu boşluk sahip olabileceğim tek şeymiş gibi geliyor. Sanki ondan başka hiçbir şeyim olmamalı. Ama boşluğun da bir değeri var ve çokluk gibi görünüyor. Bulmanın bir yolu da aramamak, sahip olmanın bir yolu da talep etmemek ve içimde var olduğunu bildiğim sessizliğin sırrımın cevabı olduğuna inanmak sadece.

Tevazuyla kendimi sınırlıyorum ama tevazumu bağırtmadan çünkü o zaman tevazu olmaz. Her şey çok iyiyken, birden, çok kötü de olabilir. Çünkü tamamen olgunlaşmış her şey çürür.

Şimdilik çıplak ya da paçavralar içinde yürümek istiyorum, tarihten alındığı söylenen tadı almamayı bir kere denemek istiyorum. Mayasız ekmeği yemek dünyanın tatsızlığını tatmak ve yoklukta yıkanmak olacak. Bu da benim cesaretim olacak, eski, hayli zamandır tanıdık duyguları terk etmek. Göz altlarımın uykusuzluktan halkalarla kaplanması, bitkinlikten uyuya kalmam gerekiyor. Başkalarının yaptığı gibi var olmanın aptallara göre olduğunu, bir tür delilik olduğunu düşünmeden özgürlüğümü kabul etmek istiyorum. Çünkü öyleymiş gibi görünüyor. Var olmak mantıklı değil.

Yazıyorum çünkü dünyada yapacak başka bir şeyim yok: Ben artakalanım ve insanların dünyasında bana yer yok. Umutsuz ve yorgun olduğum için yazıyorum, kendim olmanın monotonluğuna artık dayanamıyorum ve eğer yazmanın o hep tazelenen yeniliği olmasa sembolik olarak her gün ölebilirim. Ama gizlice arka kapıdan çıkmaya da hazırım.