Yeryüzünde yaşayan her canlının yaşam dediği şey, aslında sonsuz bir döngünün içine sıkışmış yolculuklardır. İçinde yıldızları, galaksileri ve sistemleri barındıran bu koca evrenden tutun, tek bir karıncanın yaşamına kadar her şey; kendi içinde yansımaları ve algoritmaları olan sınırsız bir yolculuktan ibaret. Peki, insan yaşamının temelinde beslenme, korunma ve barınma ihtiyacımızın dışında neler var? Bunların dışında bizi yaşamamız gereken asıl hayattan alıkoyan neler var ve biz bunlardan kurtulabilir miyiz?

İşte tüm bu düşüncelerle zihnimi yorarak başladım yazıma. Çünkü bu ayki dosya konumuz; ilk başta kendimi yabancısı hissettiğim ama sonradan büyük bir samimiyetle, aileden biri gibi kucakladığımı fark ettiğim bir konu hakkında. Yolu ve yolda olan her şeyi kendine yuva bellemiş, kendi bağımsızlığını yollardan çıkarmış bir kuşağın hikâyesi. Beat Kuşağı’nın hikâyesi…

Bu konu hakkında yazmadan önce yeteri kadar bilgi sahibi olmadığımı düşünerek bolca okuma ve araştırma yaptım. Sonra bir an duraksayarak fark ettim ki böyle bir konu hakkında saatlerce araştırma yaparak veya masa başında oturarak yazı yazamazsınız. Çünkü Beat Kuşağı’nın hikâyesi aslında başından beri içimizde, temelde var olanlar hakkında. Yolun kendisi, dolayısıyla yaşamın özüyle alakalı. İşte tam da bundan dolayı onun bana gelmesini bekleyemezdim. Ben de ona gitmeye karar verdim. İstediğim kıvama gelene kadar bir günümü bir gölün kıyısında bisiklet sürerek, diğer günümü de kavurucu sıcağın altında saatlerce yürüyerek geçirmem gerekti. Çünkü bu yazıyı durduğum yerde yazmam mümkün değildi. Ben de konforumu geride bırakarak yolun kendi tercihlerine saygı göstermeyi seçtim. Bu iki günün sonunda anladım ki benim gibi kendini bildi bileli yollarda olan bir insan, kutsalı yol olan bu kuşağa pek de uzak olamazdı. Şimdi sizlere Beat Kuşağı’nı kendimce anlatmak için hazırım.

Öncelikle onlar kimler, ne istiyorlar ve neler yaptılar bunlardan bahsetmek gerekli.

1940’larda yapılan yolculuklarla başlayan, 50’lerde büyük bir atılım gösteren ve görkemli 60’ların ilk kıvılcımlarını yaratan bir topluluktan söz ediyoruz. Temelinde ne var peki bu topluluğun derseniz; Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Sartre ve Camus gibi yazar ve düşünürlerin işlediği varoluşçuluk teması üzerinde şekillendiklerini söyleyebiliriz. Amerika’nın dört bir yanında kalabalık arkadaş grupları oluşturan bir sürü genç, yabancılaşma ve aidiyet sorunlarının getirdiği bunalımlarla çözümün yolda olduğuna kanaat getirdiler. Çünkü dünya savaşlarından henüz çıkmış bir toplum, içerisinde tarif edilemeyen bir buhran olgusunu barındırıyordu. Giderek ötekileşen ve yinelenen bir toplumun gençleri elbette ki tehlikeyi önceden sezdiler. Bu şekilde devam edersek sürüleşmeye mahkûm olduğumuzu çok önceden fark ettiler.

İşte 60’ların ikinci yarısında, on binlerce genci Hindistan’a yapılacak olan büyük bir yolculuğa çıkmaya teşvik edecek kadar güçlü olan Beat Kuşağı, merkezde Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William Burroughs gibi isimlerin olduğu ve onlarla beraber yetişen, gelişen bir topluluğun genel ismidir. Onlar ve diğerleri 60’lar kuşağına çalışmaları ve hikâyeleriyle ilham olmuş insanlar.

Peki, birçok sanat dalını etkisi altına alan bu kuşak ne istiyordu?

Cevap çok basit: Jim Morrison’ın dediği gibi dünyayı istiyorlardı hem de hemen şimdi. Sürekli bir arayış çabasında olan bu topluluk, sınırlarla mücadele edip özgürleşmek istiyordu. Dünyayla beraber özgürleşmek.

Neler yaptılar?

Felsefe, sanat ve edebiyat konusunda oldukça farklı bakış açılarına sahip olmaları, o dönem toplumu için şok edici bir unsurdu. Kerouac’ın “Yolda” adlı kitabı, dünyanın kuşağı tanımasına vesile oldu ve büyük sansasyon yarattı. Ginsberg’in “Howl” şiiri Beat Kuşağı’nın manifestosu ilan edildi ve o da ardından toplumun dirayetiyle karşılaştı. Eserleri ve söylemleri bir kesime yön verirken diğer bir kesim tarafından da tehlikeli görülüyordu. Çünkü farklıydılar ve mekanikleşmiş toplumun, sorgusuz sualsiz itaat ettiği bu düzeni kanıksamayı reddediyorlardı. Giderek çoğalıyor ve gelişiyorlardı. Haliyle bundan rahatsız olan kitleler tarafından defalarca sansüre ve yasağa maruz kaldılar ama üretmekten ve yola çıkmaktan asla vazgeçmediler.

Haliyle bu durum sinema ve müziği de etkiledi. Dönemin etkisinde kalan Bob Dylan, Pink Floyd, The Beatles, The Doors, The Rolling Stones gibi müzisyenler kuşağın etkisiyle müzikte muhalif bir ruh yaratmayı başardılar. Bugün bile yorulduğumuzda soluklanmak için onları seçiyor olmamızın bir sebebi de bu sanırım.

İşte bugün sizlerle bu yazıda buluşma nedenim ise, bu yaratıcı topluluğun sinemaya olan etkisini ve bu kuşak hakkında yapılmış filmleri konuşmak. Şimdi sizlerle Beat Kuşağı’nı anlatan filmlerle ufak bir yolculuğa çıkacağız.

  1. PULL MY DAISY

Yönetmen: Robert Frank, Alfred Leslie

Yapım: 1959 – ABD

Oyuncular: Jack Kerouac ,  Allen Ginsberg ,  Delphine Seyrig , Gregory Corso ,  David Amram

Senaryo ve Anlatıcı:  Jack Kerouac

Senaryosunu Jack Kerouac’ın yazdığı film, hiç sahnelenmemiş Beat Kuşağı adlı oyunun üçüncü perdesinden uyarlanmıştır. Yaklaşık 30 dakika olan filmde Kerouac, senarist olmakla kalmayıp hem anlatıcı hem de bütün karakterleri seslendiren kişidir. Kerouac’ın olağan konuşma tarzı filmin samimi bir havaya bürünmesini sağlamıştır. Filmde demiryollarında çalışan Milo ve ressam karısının hikâyesi anlatılmaktadır. Aslında komplo basittir. Milo ve karısı bir piskoposu yemeğe davet ederler. Ardından Milo’nun ortaya çıkan bohem arkadaşları misafirleri neyin kutsal olduğuyla ilgili sorularla bunaltır ve kaos ortaya çıkar. Film misafirlerin evi terk etmesinin ardından sokağa çıkan Milo ve arkadaşlarının sıcak ve samimi Beat havasıyla son bulur.

Amerikalı fotoğrafçı Robert Frank ve Soyut Dışavurumcu ressam Alfred Leslie’nin yönetmen koltuğunda olduğu filmde hikâye anlatımı dinamik ve samimidir. Filmin yıllarca izleyicisi tarafından doğaçlama olduğu varsayılmıştır. Ancak 1968 yılında yönetmen Alfred Leslie The Village Voice gazetesine; kapsamlı provalar ve özenli bir koordinasyon yapılmasıyla beraber profesyonel ışıklı bir stüdyonun da kullanıldığını söylemiştir. İzleyicinin böyle bir izlenime kapılmasının yegâne sebebi tabi ki, saf ve organik bir şeyin yakalanmasındaki başarıdan kaynaklanmaktadır. Ayrıca David Amram’ın 30 dakikalık film için yaptığı müzikler de çok beğenilmiş ve konuşulmuştur.

  1. NAKED LUNCH

Yönetmen: David Cronenberg

Yapım: Kanada, İngiltere, Japonya – 1991

Oyuncular: Peter Weller, Judy Davis, Ian Holm, Julian Sands

Öykü:  William Burroughs Senaryo: David Cronenberg

1991 yılında Cronenberg, William S. Burroughs’un Naked Lunch romanını uyarlamaya karar verir. Ütopik bir havada geçen filmde, böcek ilaçlama işinde çalışan Bill ve karısının hikâyesi anlatılır. Bill aslında yazar olmak istemesine rağmen bu işten bir türlü sıyrılamaz aksine karısıyla beraber son derece sıradan bir hayata sahiptir. Ancak karısı, Bill’in kullandığı böcek ilaçlarına bağımlıdır. Bill’in de karısına katılmasının ardından film ütopik bir dünyaya giriş yapar. Sanrılar eşliğinde yaşamına devam eden Bill, kendini Interzone adında gizli bir teşkilatta ajan olarak görmeye başlar ve görevlerinin arasında karısını öldürmek de vardır. Gerçek yaşamına döndükten sonra başına koyduğu bir bardağı hedef almışken yanlışlıkla karısını öldürür. Filmin bu sahnesinde dahi donukluktan öte geçemeyen başrol Peter Weller eleştirilere maruz kalmıştır. Yönetmenin kitabın sancılı yaratım sürecini anlatmaktan ziyade, filmi otobiyografisine çevirmeye çalışması seyirciler tarafından gözlemlenmiş ve eleştirilen bir başka konu da bu olmuştur.  Sanrıların nerede bittiği, gerçek hayatın nerede başladığı oldukça belirgin olan filmde, bu sahneden sonra artık Bill’in kendi zihninde kurgusu devreye girmektedir. Dev böcekler vasıtasıyla yapılan metaforik anlatım seyirciyi zorlayacak derecede rahatsız edicidir. Haliyle seyirci ile bağlantı kurmakta zorlanan bir eser görülmektedir. Naked Lunch filmi, kitabına kıyasla oldukça değişim yaşamış ve kitaptan ayrı tutulduğunda beğenilebilecek bir eser halini almıştır.

  1. HOWL

Yönetmen: Rob Epstein, Jeffrey Friedman

Yapım: 2010 – ABD

Oyuncular: James Franco, Paul Rudd, Mary-Louise Parker,  Jeff Daniels, Jon Hamm

Senaryo: Rob Epstein, Jeffrey Friedman

Allen Ginsberg’ın “mekanikleşen ve ruhunu kaybeden her şeye ve herkese karşı bir uluma” olarak nitelendirdiği “Howl” adlı şiirinden yola çıkılarak yapılan bu filmde, Ginsberg olarak karşımıza James Franco çıkıyor ve bu konuda oldukça iyi bir iş çıkardığı ortada. Film, Ginsberg’in Beat Kuşağı manifestosu olarak Howl şiirini yazmasından sonra yaşananlara odaklanmaktadır. Ülkede büyük bir gerilime neden olan ve hakkında müstehcenlik davası açılan şiirin edebi bir niteliği olmasından tutun da, içeriğine kadar her şey incelenir.

Film Howl şiirinde olduğu gibi üç ana bölümden meydana gelir. Birinci bölümde şiir hakkında açılan davada yaşananların anlatıldığı sahneler görülür. Ardından ikinci bölümde Ginsberg ’in şiiri hakkında verdiği bir röportaja konuk oluruz. Bu röportaj sırasında sorulan soruya; “Beat kuşağı diye bir şey yok. Kitaplarını basmak isteyen bir avuç genç var sadece.” diyerek cevap verdiği görülür. Ama film elbette sadece bundan ibaret değildir ve Beat Kuşağı’nı anlamak adına oldukça değerlidir.

Son bölümde ise James Franco’yu barda arkadaşlarına Howl şiirini okuyan genç Ginsberg olarak görürüz. Filmdeki sekanslar arasında yer verilen animasyon çalışmaları ve dava süreci şiiri anlamak adına etkileyici çalışmalar oluşturmuş ve filmde bir hareket kurgusu yaratmıştır.

  1. ON THE ROAD ( YOLDA)

 

Yönetmen: Walter Salles

Yapım: 2012- ABD, Fransa

Oyuncular: Sam Riley,Garrett Hedlund, Kristen Stewart

Senaryo: Jack Kerouac, Jose Rivera

Akımın isim babası Jack Kerouac’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, babasının ölümünün ardından Dean Moriarty ve karısı Marylou ile tanışan Sal Paradise’ın hikâyesini ele alır. Yaşadıkları hayatın sıradanlıklarından bunalan gençler; çıktıkları uzun yolculukta önce kendilerini, ardından dünyayı keşfederler. Tanıştıkları insanlar ve yolculuk onlarda geri dönüşü olmayan görkemli değişimlere sebep olur.

Jack Kerouac’ın 3 yılı aşkın bir süre boyunca Amerika yollarında başından geçenleri anlattığı bu kitabı, 3 haftada daktilo ettiği söylenmektedir. Kitap ilk yayımlandığında cinsel öğeler ve gerçek isimler çıkartılarak aslına kıyasla daha kısa bir şekilde piyasaya sürüldü. Film de her kitap uyarlaması gibi, uzun bir kitabı 2-3 saate sığdırma durumunun getirdiği zorluklar nedeniyle biraz yetersiz kalmış durumda. Ancak genç isimlerin performansı kendilerinden söz ettirecek kadar etkileyici.

Yayımlandıktan sonra dünyada büyük bir sansasyon yaratan Yolda adlı kitabında Kerouac şöyle der:

“Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!”

İşte bu alıntıdan da rahatlıkla anlaşılabileceği gibi Beat Kuşağı hareket etmeyi ve değişimi nihai işlevleri olarak görüyorlardı. Ve onlar da yolun kendi tercihlerine saygı göstererek hayatlarını sürdürdüler.

Tabi ki Beat Kuşağı gençliğini anlatan bu yapımlar dışında birçok güzel işe daha imza atıldı. Charles Bukowski’nin hayatının anlatıldığı Tales of Ordinary Madness, James Fogle’ın otobiyografik romanından filme uyarlanan Drugstore Cowboy, başrollerinde James Dean ve Natalie Wood’un yer aldığı Rebel Without a Cause dikkat çeken yapımlar arasındadır. Ayrıca John Cassavetes ilk uzun metrajlı filmi olan Shadows, evliliği ve özgürlüğü arasında sıkışıp kalmış bir kadının hikâyesinin anlatıldığı The Crazy Quilt, Allen Ginsberg’in New Jersey’deki çocukluğundan üniversite zamanına kadar geçirdiği yılların anlatıldığı The Life and Times of Allen Ginsberg ve daha niceleri bu kuşağın izlerini taşımaktadır.

Hangi sanat dalında etkinlik göstermiş olursa olsun Beat Kuşağı istedikleri dünyaya ulaşabilmek için yolculuktan ve direnişten hiçbir zaman vazgeçmediler bu güzel yazıyı sonlandırırken sizi Beatles’ın en sevdiğim parçalarından biriyle baş başa bırakmak istiyorum