Meraklı ve heyecanlı ruhumuzla çıkacağımız bu seyahat uzun olacağı için yazıyı ikiye bölmüştük. Eğer henüz ilkini okumadıysanız bu linke tıklayarak yazımıza ulaşabilirsiniz.

Bugün seyahatimizin ikinci kısmını gerçekleştireceğiz. Bu süreçte duraklarımız Bocca Della Verità, Viale Del Policlinico, Castel Sant’angelo ve Palazzo Colonna olacak. Başlayalım!

En son Ann, Joe Bradley ve Irwing üçlüsünü Colloseum’da bırakmıştık. Colloseum’un ardından neler olduğunu söyleyerek izlemeyenlerin şevkini kırmak istemiyorum bu nedenle direkt olarak Bocca Della Verità’ya doğru ilerliyoruz.

Bocca Della Verità

Bocca Della Verità, İngilizcesi “Mouth of Truth” olarak anılan, insan şeklinde yapılmış bir kabartmadır. Bu kabartma, Santa Maria in Cosmedin Kilisesi’nde yer alır. Bir pagan inanışa göre; bu kabartmadaki insan suretinin ağzına elinizi koyduğunuzda, eğer yalancı biri iseniz elinizi ısırırmış. Bu kabartmanın ne için yapıldığı bilinmediği için hakkında bir sürü teori doğmuş haliyle… Kimisine göre bir çeşme, kimisine göre bir rögar kapağı olduğu öne sürülmüş. İnsan suretinde ve bu boyutlarda bir rögar kapağı kim tarafından, niçin yaptırılsın diye düşünüyor insan fakat hayal gücü tabii… Kimilerince de orman tanrısı olan Faunus ya da ırmakların tanrısı olan Oceanus imiş bu meşhur eser. Elimize bir yazılı kaynak geçene dek bu eserin kim tarafından neden yapıldığı bilinemeyecek gibi görünüyor. Bu eserin kendisini göremeseniz de dert etmeyin, birkaç alışveriş merkezinde mutlaka daha küçük boyutlu ve bir lira ile çalışan replikalarıyla karşılaşabilirsiniz.

Bocca Della Verità

Viale Del Policlinico.

Ve ardından yeni durağımız: Viale Del Policlinico.

“Savaş sırasında başladı, bir hava baskınıydı. Bir adam dört çocuğuyla birlikte sokakta yürürken baskına yakalandı. Sığınmak için oradaki duvara koştu ve dua etti. Bombalar çok yakına düşüyordu fakat kimse yaralanmadı. Daha sonra adam buraya geldi ve ilk yazıtı yerleştirdi. Şimdi bir tür kutsal yer oldu.” 

Bu şekilde açıklıyor Joe Bradley bu duvarın tarihini.

Fakat insanların dilek dilediği bu duvar günümüzde yok. Yani duvar var fakat giderseniz, bomboş bir duvarla karşılaşacaksınız. Aslında dilek duvarı, ya da İngilizcesi ile anacak olursak “Wall of Wishes”, Kadim Roma döneminde yaptırılan Aurelian duvarı üzerinde gelişmiş fakat bir süre sonra duvardaki dilekler kaldırılmış ve yalnızca tarihi bir kalıntı olarak varlığını sürdürüyor. Aslında üzücüdür; insan elinin değerek güzelleştirdiği şeyleri yine insan elinin mahvediyor olması… Neyse, yolumuz az kaldı biz devam edelim.

Castel Sant’Angelo

Şimdi de bir akşam eğlencesi için Castel Sant’Angelo’ya uğruyoruz.

Kutsal Melek Kalesi, Aziz Melek Kalesi ya da her ne derseniz işte; bana antik Roma mimarisinin soğukluğunu o kadar hissettiriyor ki fotoğrafını her görüşümde ürperiyorum. Kaleye doğru ilerlediğinizde iki yanınızda yükselen melek heykellerinin ardından karşılaştığınız dairesel planlı bu yapı o kadar masif, soğuk ve büyük ki insanı kendine çekiyor. İnsan kendisini ürperten, iğrendiren ya da rahatsız eden şeylerin dibine sokulmadan edemez bilirsiniz. Yoksa korku filmleri var olur muydu? O karanlık bodrum katına inilecek, o tiz bir ses gelen koridora doğru ilerlenecek…

Konuya geri dönersek, Castel Sant’Angelo adını Papa Gregorius’tan almış. Söylencelere göre Papa Gregorius, büyük salgın sırasında kılıcını kınına sokan Melek Mikail’i burada görmüş. Aslında önceleri imparator Hadrianus ve ailesinin mozolesi olarak yapılan kale az önce bahsettiğimiz Aurelian duvarı ile kent duvarlarına dahil edilmiş ve Orta Çağ’da kaleye dönüştürülmüş. Hatta ilginç bir bilgi verelim; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan burada esir tutulmuş.

Kale küçümsenmemesi gereken birçok özelliği içinde barındırıyor. 1227 yılında, Papa’nın tehlike anında kaçabilmesi için yapılan Vatikan Koridoru adı verilen bir bölüm ile Vatikan’a ulaşılıyormuş.

Fakat kalenin en büyüleyici noktası için Terrazzo Dell’Angelo diyorlar. Burası “Melek Terası” olarak çevriliyor ve bu terastan Tiber Nehri çok ilgi çekici görünüyormuş. Üstelik burada yer alan devasa bronz melek heykeli de 18. Yüzyılda Flaman heykeltıraş Pieter Verschaffelt tarafından yapılmış.

Ve filmi izleyen herkesin kalbinin kırıldığı en önemli sahnelerin geçtiği yer olan Palazzo Colonna’da yolculuğumuzu sonlandırıyoruz.

Palazzo Colonna

Palazzo Colonna bir kez tasarlanarak bitirilmiş bir yapı değilmiş kaynaklara göre. Yapının son halini alması tamı tamına 400 yıl sürmüş. E bu kadar sürede yapılan eklemeler de haliyle bir yapı üzerinde farklı sanat akımlarının etkilerinin görülmesine sebep oluyor.

1341’de Şair Petrarca’nın taç giyme törenine ev sahipliği yapmış, Giovanni Colonna ve Giacomo Colonna adındaki kardinaller tarafından kullanılmış, 15. Yüzyılda Martino V adıyla papa seçilen Oddone Colonna’nın evi olmuş yapı. Ardından 16. Yüzyılın ikinci yarısında Vatikan Kütüphanesi’nde araştırmalar yürüten kardinal Ascanio Colonna’nın ardından saray büyük bir Barok Saray haline gelmiş. İlk anıtsal giriş projesi Prens I. Filippo Colonna tarafından mimar Paolo Marucelli’ye yaptırılmış. Bundan çok daha fazla tarihi kişiler tarafından kullanılan ve farklı dönemlerde birçok dokunuşa maruz kalan yapı filmin oldukça yürek burkan sahnelerine tanıklık yapıyor. Prenses Ann, ilk kez özgürlüğü tam anlamıyla keşfettikten sonra yeniden kraliyet zincirlerine bağlanmak zorunda kalır ve basın toplantısı yaptığı anda Joe Bradley ile yalanlarından sıyrılarak asıl kimlikleri ile karşı karşıya gelirler. Şimdi, göreve dönme zamanıdır…

Palazzo Colonna ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için http://www.galleriacolonna.it/en linkini buraya bırakıyoruz.

Audrey Hepburn’ün izinde minik bir Roma turu yaptık, bir dahakine kimin peşine takılmalıyız dersiniz? Kim bilir, belki de Scarlett Johansson ve Penélope Cruz’un peşinden Barselona yollarına düşeriz…