Dokuz yaşında yazdıkları ondan habersiz paylaşıldığında çok utanarak bu serüvene başlarken bugün kitapları birçok dile çevrilmiş, kitapları tez konusu olmuş, sayısız ödül almış bir yazar oluyorsunuz. Ama yaşadığınız ülke sizi yalnız hissettirmekte kararlı! Okuyucular da elinizi bırakmamakta…  Aslı Erdoğan’la yazmak, kaybolmak, hissetmek üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

 

Rio de Janeiro’dan Türkiye’ye dönüp bilim kadınlığından vazgeçerek yazı yazmayı seçtiniz. Bu kararı nasıl verdiniz ve bu süreçte neler hissettiniz?

Aslında tam olarak bir karar verme anı olmadı. Hiçbir zaman olmadı galiba hayatımda öyle bir an. Ben bu durumu daha çok yavaş yavaş yıllar içinde gerçekleşen bir dönüşüm olarak tanımlıyorum. Hatta çoğu zaman karanlıkta oluşan bir süreç.  Bir sabah Rio’da uyandım ve doktora bitirme sınavına gidecekken küçük bir karar anıyla gitmekten vazgeçtim. Bu karardan hiç pişman olmadım. Öncesinde özellikle CERN’de geçirdiğim iki yıl boyunca fiziği sevmekle fizikçi hayatını istemek arasındaki farkı çok net gördüm. CERN deneyimim olmasa fizikten belki de hiç kopmazdım. Doktoramı bitirdiğimde tekrar CERN’e dönecektim ve oraya geri dönmek istemediğimi fark ettim.

Yazı yazmak hayatınızda hep varolan bir şey miydi?

Hayır hep yoktu. On yaşındayken benden gizli yazılarım yayınlanmıştı ve çok utanmıştım. Yazı yazmak benim için gizli bir şeydi. Dünyaya afişe olmuş gibi hissetmiştim. 1990’da Yunus Nadi Ödülü’nü aldığımda öykü yayınlamadım bir yıl. Dergilerle, edebiyat camiasıyla ya da bir usta-çırak ilişkim yoktu. Böyle bir çevreden gelmek bir bakıma avantaj ama bir bakıma da zordu. Beni gökten zembille inmişim gibi algıladılar. İlk kitabım ‘Mucizevi Mandarin’i yazdım ve beş yıl yayınlamadım. Yazılışıyla yayınlanışı arasında dört buçuk yıl kadar bir fark var.

Bu nadas gibi mi biraz? Hiç yayınlamamayı mı düşünmüştünüz yoksa zamanı gelince yayınlarım diye mi düşünmüştünüz?

Mucizevi Mandarin’i CERN’de fizikçiyken yazmıştım ve yayınlansın diye yazmadım. Asıl hedefim bu günün birinde kitap olarak çıkar gibi bir şey değildi. Ama Kabuk Adam öyle olmadı  yazdım ve alelacele yayıncıya verdim. Yurt dışına gidiyordum ve benden geriye bir şey kalsın istedim. Kitabım çıksın yazar olayım gibi hırslarım hiç olmadı.

Hangi duyguya karşılık geliyor yazmak?

Kaybolmak… Tam olarak nereye gittiğini kestiremediğin, yol var mı yok mu bilemediğin bir alanda yürümek gibi daha çok.

Hayatınızda hiç yazmaya uzun süre ara verdiğiniz ya da artık yazamayacağım dediğiniz bir dönem oldu mu?

Şu anda öyle bir dönemdeyim. Aslında tekrar yazıp yazamayacağımı bilmediğim dönemler daha fazla. Hiçbir zaman ben hep yazacağım, bunun garantisini taşıyorum gibi bir özgüvenim olmadı. Hatta çoğu zaman metnin ortasındayken bile bitirip bitiremeyeceğime emin olamıyorum. O korku hep var. Ya bir cümle daha çıkmazsa… En sık yaşadığım korku bu. Ya yazdıklarım artık saçmaysa, bomboşsa,  sahteyse gibi şeyler hep var. Hatta en sevdiğim kitabım benim Kırmızı Pelerinli Kent’tir. O kitabı yazarken psikoterapi görüyordum. Bütün gece yazıyordum ama terapistime gidip artık olmuyor yazamıyorum diyip kriz geçiriyordum. Yazdıklarım çok kötü diyerek birilerinin teselli etmesini bekliyordum. Dönem dönem olur böyle şeyler.

Yazdıklarınızı okutuyor musunuz o dönemlerde?

Hayır, asla… İlk kopya bitince bazen ama çok ender. Çünkü birkaç kez o hatayı yaptım ve o hikayeleri yayınlayamadım. Beni çok etkiliyor; olumlu ya da olumsuz bir söz, bir bakış. O öldürüyor hikayeyi. Hatta hikayeyi hevesle anlatmak bile doyuma ulaştırdığı için hikayenin sizdeki etkisini azaltıyor. Bu hatayı da çok yaptım.

Siz hevesle anlattığınızda istediğiniz şeyi almamak sizi aşağıya mı çekiyor?

Hayır, bulunca da çekti bir kere çünkü istediğim geri dönüşü almış oldum. Bir de belki de bahane buluyorum yani tembelliğim için.

Tembel bir yazar mısınız?

Hem de nasıl… Çok tembelim. Her konuda tembelim yani.

O kadar yazı nasıl çıktı peki?

Çok az şey çıktı aslında. Belki de yazdıklarımın dörtte birini yayınladım. Çoğunu bitiremedim. Ama bazen rutine girebiliyorum. Mesela Kırmızı Pelerinli Kent’i yazarken çok sıkı çalıştım. Her akşam 10’da odaya kapanıyordum. 12’de oturuyordum kağıtların başına, sabah 6’da kalkıyordum başından. Sadece 3’te bir mola veriyordum.  Tek bir gece aksatmadan çalışıyordum. Evliydim, bu arada evliliğim bitti. Çok hastaydım, beş gün hastanede yattım. Hastanede bile bu ritim sürdü.

O yüzden mi en sevdiğiniz kitap?

Hayır. O kitaptaki yolculuğu, ölüme bakışı ya da insanın ölümlü olduğunun bilgisi ve yaratı ilişkisine yani o derinliğe bir daha inemedim. Bence en derin romanım felsefi açıdan. Orada kendime sorduğum soruların bir daha yanına bile yaklaşamadım diyebilirim. Üstelik o derinliğini de güzel gizleyen bir kitap. İsteyen istediği kadar şey alabilir o kitaptan. Katman katman bir kitap. Gerçekliğin tanımı, yeniden kurgulanması ve benliğin oluşumu üzerine. Kırmızı Pelerinli Kent’in çok erken yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum. Otuz yaşındayken ölüme o kadar yaklaşmak biraz hastalıklı  ama dediğim gibi o ruh halim ve o dönemde çok hasta oluşumla ilgili. O yüzden de kitaba çok saygı duyuyorum. Çünkü oradaki ölüme bakış gerçek bir bakış. Orada bir oyun oynamıyor yazar. Yazar hakikaten kendi ölümünü görmüş. Ölüm, ufkun ötesinde değil ölüm kapının hemen ardında ve o ölümle konuşuyor. Bu bakımdan da benzersiz bir deneyim benim için. Yeri çok ayrı yani Kırmızı Pelerinli Kent’in. Elbette kitabın diliyle çok oynadım ama ölümle hesaplaşmasıyla oldukça sahici bir kitap.

Kırmızı Pelerinli Kent kitabını yazarken yaşınız otuzdu ama hissettiğiniz yaş kaçtı ya da şimdi kaç yaşında hissediyorsunuz?

Bilmiyorum ama ölüme çok yakın bir yaştı… Bunun da yaşla çok ilgisi yok herhalde belki de Rio ile ilgili. Kitabı yazarken hastaydım ve Rio gibi son derece şiddetli bir kentten yeni dönmüştüm. Yaş lineer bir şey değil. İnsan deneyimi de yaşla artan bir şey değil. Bazen azalıyor da hatta. Hatta kitaplarıma bazen dönüp baktığımda ‘Ben bunları nereden biliyormuşum,’ dediğim bile oluyor. Belki de insan daha gençken kendi deneyimine daha yakın oluyor.

Cezaevi süreci yazmakla ilgili beslendiğiniz bir süreç miydi?  Sonraki dönemlerde de yazılarınızda bu sürecin etkisi oldu mu?

Cezaevi süreci pek çok açıdan ağır bir tramvaydı. Hayatla güç bela kurduğum bağı da kırdı, attı. Tabii yeni bağlar oluşturmuş olmalıyım.

Ama bir yazar için cezaevi iyi bir malzeme. Karşında yirmi tane trajik hikaye, arayıp da bulamayacağın malzeme var ama ona sadece malzeme gözüyle bakabilmek apayrı bir şey. O mesafeyi alabilmek… O da vakit istiyor. Bir noktada acımasızlık da istiyor. Şu anda benim için çok zor ve hazmetmesi zor bir deneyim. Hala da bitmiş bir süreç değil, dava sürüyor. Cezaevinin gölgesi üstümden kalkmış değil. Bu yüzden henüz cezaevi anılarımla hesaplaşma aşamasına geçemedim. Rio’yu da içindeyken değil oradan uzaklaşınca yazmıştım. Cezaevi de öyle henüz dışına çıkamadım.

Tutuklu kaldığınız süreç için bir cümle kursanız ne dersiniz?

Tek cümlede anlatması çok zor ama… Devlet bütün gücüyle üstüne geliyor, seni bir mezara kapatıyor ve sen de ben canlıyım diye çığlıklar atıyorsun. Çok zor…

Cezaevinin birkaç zor yanı var. Ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz bir kere. Sonra bütünüyle haksız yere orada olduğunuzu bilmek ve bunu hazmetmek çok zor.

“Hayatın Sessizliğinde” kitabını bir ölüm acısının ardından yazdığınızı söylemiştiniz.

Öyle ama neredeyse ölüm hiç yok o kitapta. Kırmızı Pelerinli Kent tamamen ölümle ilgilidir mesela. Bu kitap, bir bütün olarak yazılmadı. 7-8 yıla yayılan bir süreçte yazıldı. Önce Beral Madra’nın talebi üzerine bir sergi için yazmıştım ilk metni. Bunlar sergilensin diye hazırlanmış metinler. Başka bir fotoğraf sanatçısıyla ortak bir konu üzerine ben yazdım, o da fotoğraflar çekti. Böyle bir çalışma yürüttük. Böyle adım adım oluştu hikayeler. Bir bütünlük çabasında bulunmadım. Bir kolye gibi dizdim metinleri ve onları bir araya getiren ip de sondaki küçük hikaye oldu. Metinleri beceriksizce bir araya getirdiğimi az çok da okura açık ediyorum. Ama bu şart da değil. Edebiyatın bütün okurun işini kolaylaştırıcı ögeleri bu metinde yok. Yani bir kişileştirme, bir olay yok. Daha çok insanlık durumları bunlar. Çöl, anne, mezarlık, yürek metaforları var. Son derece yoruma açık hikayeler. Okuru zorlayan bir kitap. Hayatın sessizliği üzerine konuşan cümleler var içinde ve herkes kendi hayatına ekleyebilir bunları.

Sizi Laleper Aytek ile birleştiren şey neydi?

O beni buldu, onun başarısı. Kitabı çok önceden okumuş, ilk çıktığında. Cezaevi sürecindeyken yeniden okumuş herhalde. Ben o zamanlar kaybolmuş gibiydim. Ağır bir tramvaydı. Bir proje yapayım edeyim diye düşünecek halde değildim. Ama kitabı yazmadan önce yaşadığım daha ağır bir tramvaymış, bunu şimdi düşününce anlıyorum. Okur orada yazarın içinden geçtiği tünellerin ne kadar karanlık olduğunun farkında değil. Çok da ipucu vermemiş olmamı takdirle karşıladım. Orada ölüme bakmıyor okur. Belki de Kırmızı Pelerinli Kent’e göre daha olgun bir yazarmışım. Bu iki kitap arasında yedi sene bulunuyor, tabi bunun da etkisi olabilir.

Laleper Aytek size sergiden bahsettiğinde fotoğrafları gördüğünüzde ne hissettiniz?

“Hayatın Sessizliğinde” deki bazı metinlerin izdüşümlerini gördüm. Sesin ve sessizliğin çarpışmalarını gördüm. Sergideki ölü kuş fotoğrafını görsel olarak çok beğendim ama ona bakamıyorum. Kitap da karanlık, yansımalar, boşluk, yokluk, tamamlanmamışlık üzerine…

Bir fotoğrafçı, fotoğrafınızı çekmiş ve siz bu fotoğraf için ilk defa bu fotoğrafta yüzümde  cezaevini gördüm demişsiniz.

Evet, o çocuk çok özel çalışıyor. Işıklar üzerine yıllarca uğraştığı bir stüdyosu var. Portre çekmiyor aslında, o ışığı ve karanlığı çekiyor. Biri gösterse ben kendimi tanımazdım. Çok korkunç, sert bir yüz. Bir Aslı Erdoğan portresi çekmek değildi zaten hedef. Kadın mı erkek mi belli olmayan bir fotoğraf hatta Kırmızı Pelerinli Kent’e de çok uyabilir. Çünkü oradaki karakter Özgür’de de cinsiyetsiz bir dil kullanmaya çalıştım. Hatta Özgür’ü erkek sananlar bile oluyor bir yere kadar.

Şimdi yeni bir kadın karakter var mı?

Cezaevinin de bir parçası olduğu bir roman üzerine düşünüyorum. Orada da bir kadın karakter düşündüm. Onu da cezaevinde buldum. Gittiğimde “Aslı Erdoğan siz misiniz?” diye yanıma geldi. Uzun boylu Zaza bir kız. Gözlerim açıldı birden. İşte yazacağım kadın bu dedim.

Feminist bir etki var mı dilinizde?

Ben elbette feministim ama edebiyatta bunu yansıtmamaya özen gösteriyorum. İdeolojik ders verme yeri değil edebiyat. Bir kadın hikayesi anlatmak gibi bir kaygım hiç olmadı. Kadınlık benim edebiyatta temel meselelerimden biri değil. Hatta şunu yakalayabildiğimi düşünüyorum. Ben kitapları Aslı değil de Ahmet Erdoğan olarak yayınlasam pekala erkek sanılabilirdim.

Bu konuyla ilgili olarak yurt dışından iyi tepkiler alıyorum. Bir yazar olarak açlıktan ölmenin ötesine geldiğim noktada yurt dışından doğru tepkileri aldım. Almanya ve Norveç’te benimle ilgili doktora tezleri yapıldı. Bunların önemli şeyler olduğunu düşünüyorum.

Ündü ya da ödüldü böyle şeylere çok aldırmıyorum. Hak ettiğimi de düşünmüyorum aslında. Çok kıyıda, marjinal bir yazarım. Edebiyatta bazı sorunları aşmaya çalışıyorum.

Son 15 yıldır beni ayakta tutan şey Avrupa burjuvası. 2003 yılından beri her sene dörder beşer burs aldım. Türkiye’deki kitap satışlarıyla hiç geçinemezdim. Onlar beni yaşatmak için uğraşıyor, buradakiler de nasıl susturabiliriz diye ellerinden geleni yapıyorlar.

Hiç yurt dışında yaşamayı düşündünüz mü?

Çok uzun süre yaşadım. 10 yıl kadar. Bir şekilde dilimi kaybetmemek için buraya döndüm. Türkçeyi seviyorum. Türkçeden başka hiçbir dilde sözcükleri hissedemiyorum. Türkiye’nin dışında yaşadığımda da bunu kaybettiğimi düşünüyorum.

Ama Türkiye’de bana o kadar öldüresiye mermi atmaya devam ederse bilmiyorum ne olur. Büyük bir korku ülkesi. İnsan ruhunda hasar bırakan bir şey.

Pek çok şey yaşadım burada. Edebiyat camiasından dışarı atıldım. Belden aşağı darbeler yedim. Radikal’den iki kez kovuldum. Yurt dışındaki başarılarımı kimse haber yapmadı. Amerika’nın en iyi bağımsız yayıncısı seçilen yayınevi benim kitabımı bastı ama sadece Radikal’de küçük bir köşede yer aldı.

Burası zor bir ülke ve kadınlara karşı tutumumuz da garip.

Favori yazarınız kim?

Çok zor bir soru. Hiç vazgeçemediğim Rilke, Kafka…

Bazen kendime ait sandığım bir cümleyi bir bakıyorum 16-17 yaşlarında okumuşum. Sonra Dostoyevski , benim için başka bir şey. Tolstoy, Nabokov, Wirginia Woolf… Hepsinin ayrı bir yeri var.

Kapak fotoğraflarını nasıl seçiyorsunuz?

Benim bir fikrim üzerine Utku tasarladı. “Hayatın Sessizliğinde” kitabında “Mısır’ın Ölüler Kitabı”ndan kısımlar vardı. Mısır hiyerogliflerini çağrıştıran bir şeyler olsun dediler. Sonra neden bütün kitaplara aynısını yapmıyoruz dediler. Böyle gelişti.

Yazarken ritüelleriniz var mı?

Var ve metne göre değişiyor. Mesela “Mucizevi Mandarin”de Schubert dinlemiştim. Hatta bir gün piyanist bir kız bunu sezmişti. Siz müzik eğitimi aldınız galiba diyerek yanıma gelmişti. Kitapta armoni kurallarını sezmiş. Bunu hissetmiş.

“Hayatın Sessizliğinde” de Bach dinlemiştim. Yara birazcık kanasa iyi olur diyorsunuz kanamıyor, müziği koyuyorsunuz şarkıdan kan çıkıyor.

Sonra evde karanlıkta mutlaka kağıda yazarım. Hatta çizgisiz, saman kâğıda yazıyorum. Tükenmez kalemle yazıyorum, o da en ucuzu olmalı ve mavi renk olacak; siyah renk uğursuzluk getiriyor bence. Bir gün morla yazdım çok kötü oldu, feci bir metin çıktı ortaya.

 

  Fotoğraflar: Fatih Çınay