Macbeth, Ivan İlyiç Cerdyakov, Taparnigos, Lamberto Laudi ve diğerleri… Envai çeşit duygu aktarımı ve ruh çözümlemeleri, alt okumalarla dolu zengin mi zengin bir oyunculuk. İnsani ilmeklerle adeta nakış gibi işlenmiş yorumlar.

Biliyorsunuz, yaklaşık altı senedir Yavuz’la, Ülker Köksal’ın “Dünyanın Yaşlı Çocukları” adlı tiyatro eserinde sözünü ettiği;

Yaşamı oyuna, oyunu yaşama çeviren sihirbazlar; düşü gerçeğe, gerçeği düşe çeviren yalancıları dinliyoruz. Onları anlatmaya çalışıyoruz kalemimiz yettiğince.

“Tiyatrocular… Kendilerini kuklacı sanan kuklalar. Köle hükümdarlar. Sahnenin pervaneleri. Filozof delileri. Yaşamı oyuna, oyunu yaşama çeviren sihirbazlar. Düşü gerçeğe, gerçeği düşe çeviren yalancılar..”

İşte onlardan biri; Kubilay Penbeklioğlu.

Ses kayıt makinemi yeniden dinledim. Aldığım notları karşılaştırmak, eksik bıraktığım yerleri tamamlamak için. Hikayesi kendi gerçeğiyle örtüşen bir aktörü anlatma zamanıydı. Her yaşar kıldığı karakterde, tiyatromuzun kazanç hanesine kocaman bir artı ilave etmişti. İnanılmaz bir sahne sıcaklığı, içtenliği vardı. Etkisini, anlamını yarın da koruyacak nice karakter canlandırmıştı yıllar yılı. Ölçülü, yalın oyun tekniğiyle sahnede var ettiği kimliklere gerçeklik kazandırıyor, derin duyuşuyla, izleyicisine mükemmel oyunculuğun en güzel örneklerini sergiliyordu her defasında. Vasata teslim olmadan. Sıradana gönül indirmeden.

Dakikalardır Kubilay Penbeklioğlu’nu dinliyorduk. Birbirimizin ağzından ala ala, tiyatrodan, “Şark Dişçisi”nden, “Sevgili Doktor”dan konuşuyorduk.

Taparnigos ile meslek hayatının zirvesine erişmişti. Hayatının seyrini değiştiren kavşaklardan biriydi Taparnigos.Ama öncesi vardı.Daha da öncesi.Örneğin “Size Öyle Geliyorsa Öyledir”de Lamberto Laudisi. Neil Simon’un Çehov’un sekiz öyküsünden uyarladığı “Sevgili Doktor” da unutulmaz “Boğulan Adam” bölümü. Ve belleğimden hiç silinmeyecek Ivan Ilyiç Cerdyakov kompozisyonu. Melih Anık, “Sevgili Doktor” ile ilgili yazısında;Kubilay Penbeklioğlu’ndan şöyle bahsetmişti o günlerde :

” Kubilay Penbeklioğlu’nun Zangoç’da çizdiği ve sahne tecrübeleri ile oyun arkadaşlarını bile gülümseten tulûat yeteneklerini çok seveceksiniz..”

Ankara Çevre Sağlık Kolejinden mezunuydu. Memuriyete başlamıştı… Her şey görünüşte güzeldi ancak Eskişehir Halkevi’nde tiyatroyla ilgilendiği günler hep aklındaydı. Oynamış, oyun yönetmiş, başarılı da olmuştu. “Rumuz Goncagül” , “Taziye”. Konservatuar sınavına girmeyi düşündü. Olmasa da,denemek istedi en azından. Son sınavda Levent Üzümcü ve Kubilay Penbeklioğlu Dinçer Sümer’in karşısındaydılar. Biri elenecekti kural gereği. Elendi de !

Ergin Orbey’in önerisiyle Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ne başvurdu Kubilay Penbeklioğlu. Ve bin beşyüz kişi arasından ilk sekize girdi. Muhammet Uzuner ile çalışmış ve hayalini gerçekleştirmişti. On iş günü görev yerinde bulunmadığı için bir tutanakla memuriyet hayatına son verildi. Umurunda bile değildi bu durum. Fakat…

Hayatın rüzgarı umduğundan sert esmişti. Ailesiyle bağları kopmuştu. Mesleğini bırakıp sıfırdan başlamasını, üstelik tiyatroyla ilgilenmesini kabullenmekte güçlük çekiyorlardı. İnişli,çıkışlı yollar vardı önünde. Sıkıntılar,parasızlık. Tüm bu mücadele ona kendine güvenmeyi öğretmişti. Tek başına ayakta kalabilme yeteneğine, sezgilerine. Kendi olanaklarına ve azmine. Hiç geri adım atmadı. Ödün vermedi. Pişmanlık duymadı tiyatroya olan tutkusundan. Küçücük rollerin büyük oyuncusu oldu kimi kez. Gün geldi bir umut kuşu gelip kondu omuzuna. Gün geldi yangınlı bahçelere düştü yolu. Azmetti, sabretti, ahdetti ve umduğu yere geldi.

” Evet kolay olmadı. Hiç kolay değildi yaşadıklarım. Ama bugün dünyaya yine gelecek olsam, hiç düşünmeden bu mesleği seçerdim… “

” Annemi çok severim. ‘Taziye’ oyununda annemle konuştuğum replikler hep etkilemiştir beni. ‘Ben ne bahtsız bir oğulam Aney… Ne kara yazılmış alnımın çatına… Bir oğul ana canına kıyarak ağalığa başlar mı?’ Annemi özlediğim ve yalnız başıma kaldığım zamanlar da, küçük izbe ve fakir odamda gözlerimi tavana diker, ağlayarak bu replikleri söylerdim değiştirerek…”

Abartıp, forse edip, deforme etmeyen bir tekniği vardı. Sakin, yumuşacık, sahici. İzleyicisiyle oyun boyunca kurduğu duygusal senkronu hiç sekteye uğratmıyordu. Tiyatro dilini en iyi kullananlardandı kuşkusuz. Her zerresine işlemişti tiyatro bir kez. Ne istediğinin,sınırlarının farkındaydı. İlkeli duruşundan hiç taviz vermemişti… En zor koşullarda bile. İçindeki gelgitlere rağmen.

Evet bazıları sahneye o denli aittir ki… İşte onlardan biri Kubilay Penbeklioğlu. Tiyatroyu yaşamla besleyen bir aktör. 1995’de Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Oyunculuk Anabilim dalından, Dario Fo’nun ” Bir Anarşitin Kaza Sonucu Ölümü ” adlı tez oyunuyla mezun olduğu tarihten bu güne rol aldığı: “İyi”, “Budala”, “Giordino Bruno”, ” Krala Oyun”, “Hepsi Oğlumdu”, “Sarıpınar 1914”, “Unutulan Adam”, “Yedi Kocalı Hürmüz”, “Midasın Kulakları”, ” Haydi Mars’a Gidelim”, “Düğün Ya Da Davul”, ” Gılgameş” ve diğerlerinde hep daha ileriye koşacaktı. Daha, daha ileriye. Kalın kaba çizgili değildi oyunculuk tarzı. Tam aksine, incelikli, derin, özenli, sıcak. Dediğim gibi, sakin, yumuşacık, esprili, sahici.

Nerede kalmıştık ?

Ankara Replik Bar’da çalışmaya başlar. Sabahın dördüne kadar vestiyerde oturur ve durmaksızın ders çalışır. Sabah sekizde Sıhhiye’ye koşar. Ağır, zorlu bir tempodur bu. Bir gece ertesi gün gireceği sınav için ” Zincire Vurulmuş Prometus”u okurken bara Savaş Dinçel ve Rutkay Aziz girer. Ne okuduğunu sorar Rutkay Aziz ve ” İşte,” der ” Türk Tiyatrosu böyle ilerleyecek..”

Uğur Yücel ve Sezen Aksu Ankara’da sahne almaktadır. Bir gece program sonrası Uğur Yücel gelir Replik Bar’a. Kubilay Penbeklioğlu, çok istediği halde, ekonomik nedenlerden ötürü gösterilerini izleyemediğini söyler. Ertesi gün,yoğun kar yağışına aldırmadan Uğur Yücel bara uğrayıp, davetiye bırakır.

” Demek burada kendine çevre ediniyorsun.” gerekçesiyle işten ayrılması istenir. Soğuktur… Kar soğuğu etini jilet gibi kesmektedir insanın. Ortada kalmıştı, dönüş yoktur.

Devlet Tiyatrosu’nda ufak tefek roller alır. Ve günlerden bir gün Ergün Uçucu ” Bir Şehnaz Oyun”un okuma provası esnasında, Kubilay Penbeklioğlu’na dönerek “Bu rol senin,” der. İlk replikli rolüdür bu Devlet Tiyatrosu sahnesinde. Dünyalar onun olur. Bozkurt Kuruç, oyundaki performansını beğenir. Mert Tanık, Serhat Tutumluer ve Kubilay Penbeklioğlu, İstanbul’a mı gitsek yoksa Devlet Tiyatrosu’nda mı devam etsek, kararsızlığı içindedirler. Doluya koyarlar taşmaz, boşa koyarlar dolmaz…

” Düşündüm. Deneyecektim. Ne olursa olsun, dedim ve İstanbul’a geldim. Seslendirme stüdyosunda Sungun Babacan ile tanıştım. Kendisine, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oyuncu olmak istediğimi söyledim. Aldı beni Kenan Işık’a götürdü. Kabul edilmiştim. 1997’de Yücel Erten’in yönettiği ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’yle Şehir Tiyatrolarında sahne aldım. Sonrasında Kemal Kocatürk ile ‘Barış’. Derken, ‘Romeo ve Juliet’. Ve beş sezon oynadığımız ‘Seneye Bugün’. Bu arada ‘Barış’ ile ekip olarak ‘Şaziye Moral’ ödülüne değer görülmüştük. “

Elçin Atamgüç ile başrolleri paylaştığı “Seneye Bugün” Kubilay Penbeklioğlu’nun sanat hayatında önemli bir kavşak olmuştu. Sahne sıcaklığını, ışığını özgürce yansılayabildiği. Strinberg’in ” Baba”sında yaşar kıldığı yüzbaşı karakteriyle de beğeni topladı. “Baba”nın dünya prömiyerinde kullanılan dekoru bire bir uygulanmıştı sahnede. Orhan Hızlı, Nilgün Özhan Kasapbaşoğlu, Özge Özder, Yılmaz Meydaneri, Tanju Yakın ile çalıştılar. Sırada “Ceza Kanunu” vardı. Ancak,canlandıracağı avukat tiplemesi çok da içine sinmemişti sanki,tereddütleri vardı. Benimseyememişti işte. Reklam filminin setinde Şener Şen’e açtı konuyu. Meğer yıllar önce Şener Şen oynamış o rolü.

” İyi değerlendir, bak göreceksin; kapı, çerçeve yıkılacaktır..”

Şener Şen’in sözlerine kulak verir Kubilay Penbeklioğlu ve Sebati kompozisyonuyla 11.Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ne aday olur.

“Seneye Bugün”,”Ceza Kanunu”,”Yedi Kocalı Hürmüz”,”Sevgili Doktor”,”Türkiye Kayası”,”Romeo Juliet”, “Şark Dişçisi”, ” Onikinci Gece”. Hepsinde, erişilmesi güç bir başarıya ulaşmış, rolünü kusursuz bir ustalıkla ramp ışıklarına çıkartmıştı. Özellikle sonradan (üstelik on beş provayla, büyük risk alarak) dahil olduğu “Şark Dişçisi” gibi ağır siklet bir oyunda soluk kesecek bir oyunculuk sergilemiş, hak ettiği alkışı bolca almıştı. Buğulu maviliğin ortasında soluğumuza karışan Benvolio karakterini hatırlıyorum şimdi.

Gün gelmiş yetenekli olduğunu bildikleri halde, nedense cesaret edemeyip ön plana çıkabileceği rolleri ertelemişler sanki. Benvolio bunlardan biridir aslında.

“Sahnede olmak bambaşka bir duygu. Belki kalıplaşmış bir ifade olacak olacak ama, sahnesiz yaşayamam, bunun farkındayım.”

“Seyirciyle göz göze oynarım sahnede. Tüm mesele o sıcaklığı, o iletişimi yakalamakta zaten.”

“Doğal oyunculuktan yanayım ve inanıyorum ki, iyi bir komedi oyuncusu iyi bir dram oyuncusudur aynı zamanda.”

“Sahnede olan her şeyle oynamayı seviyorum. Tüm yan unsurlardan yararlanmayı seviyorum.”

Reklam filmlerinde, televizyon dizilerinde ve birkaç sinema filminde görev alsa da pek ısınamaz, daha doğrusu tiyatro sahnesindeki tadı bulamaz setlerde. Dedim ya, sadece tiyatro. Öncesiz ve sonrasız bir biçimde, sadece tiyatro. Bu arada dersler verir, oyuncu ve seyirci yetiştir. İlk yönetmenlik denemesini 2014 yılında ” Islık Sever Max “ile gerçekleştirir. 2017’de ” Sızı” yı yönetir. Ve aynı yıl “Macbeth” ile çok başarılı bir yoruma daha imza atar…

“Bir oyuncu için büyük bir ziyafet ve özgürlük hissi olarak tanımlayabilirim alternatif tiyatroları.”

” Şimdi yaptığımız tiyatro ile, alternatif tiyatro anlayışının iç içe geçmesiyle oluşacak sentez yarının tiyatrosunu şekillendirecektir, bana göre.”

” Ünlü olmam zor aslında, suç soyadımda.”

Nazım Hikmet’in dediği gibi: “Hayat ağacının son yaprağı düşene kadar..”
Biliyorum, hayat ağacının son yaprağı düşene kadar hep tiyatro olacak Kubilay Penbeklioğlu için de… Hep ve daima tiyatro. Hem yara, hem bereleri onarmak. İzleyicisini duygudan duyguya taşımak için hep tiyatro. Çiçek işlemeli nice roller. Antre alkışları, ödüller, yüreğini, yeteneğine kattığı yorumlar olacak…