Kadınlar çalışan erkeklerden hoşlanırmış. Ben, çalışmıyordum. Göbeğim de vardı, memelerim de… Birilerini güldürecek hâlim de yoktu, taraflarından arandığım çevrem de. Olsam da olurdu, olmasam da. Kadınlar gayesi olan erkekleri severmiş.

Gayem de yoktu, kadınım da.

Olsa da olurdum, olmasa da.

Bir keresinde, bir eğitim vakfına gönüllü öğretmenlik için başvurmuştum. Çocuklar önünde sınıfa girişimi, görüşmelerimizi hayalleyen bir kararlılıkla… Çok geçmeden, telefonumu aradılar. En başında numarayı tanımadığım için açmamıştım. Sonraları numarayı tanıdığım, titreşimi elimde hissettiğim halde, telefonun çaldığını göre göre açmadım… İki kere çaldı, üç kere çaldı. Bu tam bana göre bir hareketti.

Çatık kaşlı ruhumu inlerken yakalamıştım telefonun kara aynasında. Bir şey yapmama isteğim, her icraat öncesi tedirginliğim, boş vermişliğim, amaçsızlığın üzerimde büyüyen gövdesi her geçen saniye özgüvenime bir bıçak yarası daha açıyordu. Beni bu dünyadan her geçen gün biraz daha koparıyor, bu dünyanın insanlığından bir lokmamı daha çalıyordu. Ameliyat sonrası içimde unutulan bir makastı artık bu huzursuzluk, Beşir Fuad’ın kaleminden dökülenler, benim de ağzımdan dökülüyordu: “Ameliyatımı icra ettim, bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum…”

Bunları, Der Doppelgänger’in eşliğinde, sigaramın dumanlarının içinde, ana caddeye bakan penceremin yanında, avare yalanlarımın üzerinde yazıyorum. Bunları; şu anda beni başka bir yerde, başka bir işle meşgul olduğumu bilenlerin buluştukları yerde yazıyorum… Şehir dışında oturan arkadaşıma misafir bilen babam ile uyuduğum için mesajına cevap vermediğimi bilen Büşra’nın, rahatsız eniştemin dükkânına yardıma gittiğimi bilen Alper ile okulun kütüphanesine ders çalışmaya gittiğimi bilen Enes’in buluştukları yerde yazıyorum. Birazdan arayacağım: Uyuyakalmışım deyip Büşra’yı, meşguldüm, eve yeni geldim deyip Alper ve Enes’i, denize girmiştik, aradığını duymadım deyip babamı… Sonra oturup tekrar düşüneceğim, etraftan firarıma yeni bahaneler bulacağım; Alper’e telefon üstümde olmadan dışarıya çıktığımı, Büşra’ya annemin rahatsızlandığını, Enes’e telefonu duymadığımı, babama da ders çalıştığımı söyleyeceğim.

Bunları neden yaptığımı inan bilmiyorum.

Hayır. Biliyorum…

İçimde ıstıraplı biri hiç kimseyle hiçbir yerde olmak için ruhumu kemiriyor. Sırtıma gizli saklı bir bıçak dayayıp “Ben kaçınılmaz sonum,” diyor.

Bütün yaşamsevicilerden nefret ediyorum. Tüm o uyumlu, üstlenmiş, alışmış ve benimsemiş taklitçilerden nefret ediyorum! Yaşama methiyeler düzmüş, hâsılı içgüdüsünün kutsalına kutsallar yaratmış bu maymun soyundan, insanlardan nefretin de ötesinde nefret ediyorum!

Engin kozmosun; bu üzgün inşanın hiçliğinde doğru yargılar ve değerler edinmiş kendinden emin tüm organizmaları yakasından tutup öldürene kadar boğmak istiyorum! Zihninin dahi gayri muhtemelliği mevcutken nasıl oluyor da oldurduğu tüm maddîlerin yarına çıkarlığı konusunda tedirginlikten azade gezebiliyor insan? Nasıl titremiyor dizleri? Hepsini boğmak istiyorum!

Yırtmak istiyorum bedenimi. Ütülenmiş kravatları buram buram çamaşır yumuşatıcısı kokan tüm nizamîlerin yolunu kesip kör bir bıçakla bedenimi yırtmak istiyorum!

Beni şu anda ayakta tutan ne varsa gözümü kapattığımda kaybolsun istiyorum… Ölümümü geciktiren, katlanmayı gerektiren, bekleyişleri trajikleştiren ne varsa yırtmak istiyorum!

Annem ölsün istiyorum… Benden sonrasına dair endişelendiğim, merak ettiğim tek insan benden önce erkenden ölsün istiyorum. Bazen deliriyorum, “Çıkar şu kelepçelerimi artık!” deyip kafasına sert bir vazoyla vurup indiresim, daha fazla beklemeden de perdeleri çekip ebedî karanlığıma düşsel bir ayinle kavuşasım geliyor. Ben yerdeyken hayatımın son dakikalarına koşturan duvardaki yelkovandan başım dönecek ve ben, gittikçe güçleşen soluklarımın yaşatacağı düşsel kaosun muazzam lezzetini gözlerim kapalı gülümseyerek tadacağım!

Hayır… Seni ben öldüremem anneciğim. Dünya insanının vasfına dair kalan tek parçam olan vicdanım buna engel oluyor.

Seni zaman öldürmeli.

Anneciğim, peki zamanın beni nasıl öldürdüğünü görüyor musun? Bu illüzyonun oğlunu nasıl bitirdiğini de görüyor musun? Sinir bozucu bir karasinek gibi başımda vızıldayan zaman, başımı nereye çevirsem oradan kayboluyor! Gitti sanıyorum, tekrar geliyor: Bitti sanıyorum, tekrar başlıyor… Parmağıma konuyor, kaşındırıyor, ama bir türlü kovamıyorum!.. Sen de ölmelisin… Sende ölmelisin, ben de, zaman da… Hep beraber zamanı öldürmeliyiz anneciğim. Sen ve ben, el birliğiyle zamanı karartmalıyız! Ayağına taş bağlayıp onu Heraklitos’un nehrinde boğmalıyız…

Aşağıya bakmamam gerekirdi. İki yok arasına gergin bu ipte yürürken aşağıya bakmamam gerekirdi anneciğim. Baktım, beni içine çeken bu dipsiz melankoli çukurunu gördüm; bütün olması gereken en iyilerin, bütün varışların ve heyecan vericilerin, erdemlerin, bekleyen herkes ve beklenen her şeyin o çukurda nasıl yutulduğunu gördüm. Gözleri kapalı hayal kurarak yürüyenleri gördüm, tiksindim, nefret ettim anneciğim. Başım dönüyor… Fazla içki içen biri değilim, ama biraz alkol sonrası tatsız gelen bir iki kaşık lokmaları bilirim. Yaşam, alkol sonrası tatsız gelen bir iki kaşık lokmadan öteye gidemedi benim için hiç. An, zihni delip hafızadan öteye, “ben”, anı delip hatıradan öteye gidemedi hiç, çıldırıyorum… Hafızamı parçalayıp ansızlıkta boğulmak istiyorum; belki başım yuttuğum ilaçlarla rahat bir yastığın üzerinde, belki boynum sıradan bir metro vagonunun herhangi bir tutamacında. Uzaktan izlemek, içinde olmaktan daha güzel. Aklıma rüzgârda bembeyaz teninin üzerinde bir koyulaşıp bir ağaran kırmızı kadife elbiseli kız geliyor, ne güzeldi seni seyretmek! Seni tanıma ihtimalinin hayali hayli güzeldi, ama ben tanıyamamanın acısını daha çok seviyordum… Ben sonları seviyordum, şimdi fark ettim anneciğim! Sonları daha çok seviyordum, dünyamdaki her şeyden daha gerçek olan sonlar ve onun tek başınalığı; o yüce duygu, o yüce acı… Gözlerim uyuşuyor… Ölürken ağlamayı nasıl becerebiliyorum?

Tek isteğim kırmızı elbiseli kızı bir daha seyretmek…

Alnım karıncalanıyor… Nasıl beceriyorum ölürken ağlamayı?

Biliyorum. Bunları neden yaptığımı biliyorum anneciğim. İçimde mağmum biri hiçbir yerde olmak için topuklarımı kemiriyor. Sırtıma gizli saklı bir bıçak dayayıp “Ben kaçınılmaz sonum.” diyor. Ave Maria… Sırtımdaki bu yarayla nasıl öleceğim?

Bunları koca bir delik açtığım annemin koynunda, donuklaşan bakışlarımın anlamsız hüznünde, gecenin bir vakti sarı sokakta yankılanan köpek sesleri eşliğinde, bütün insanî çağlayışların sessizleştiği, tutku ve umutların hissizleştiği yerde yazıyorum.

Keşke zaman elbiseli kız, keşke seni bir kez daha yaşayabilsem!..