Gökhan Yavuz Demir ile kitaplara dair konuşma imkânı yakaladığım anların hepsinde büyülendim. Bu nasıl bir hafızaydı? Her kitapla canlı birer varlık gibi temasa geçmiş, anılar biriktirmişti. Onunla sohbetlerimiz beni hep değiştirdi, dönüştürdü hatta gelişime zorladı.

Bu röportaj için soru hazırlamak da bu giriş cümlelerini yazmak da oldukça zor oldu benim için. Entelektüel birikimine, sohbetine, dürüstlüğüne hayran olduğum Gökhan Yavuz Demir‘in Yeni İnsan Yayınları tarafından yayımlanan ilk kurgu metni Kesin Döneceksiniz‘in hakkını verememenin kaygısını taşıdım hep. İşte bu nedenle bu röportaj kitabın yayınlanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçtikten sonra gerçekleşebiliyor.

Kendi adıma yanından yine büyük bir doyumla, bolca okuma ihtiyacı ile kalkıyorum. Romana, edebiyata, okurluğa dair düşüncelerimizin şimdi sizinle buluşma vakti. Ne dersiniz Refik Çavuş gerçekten de kesin dönecek mi?

Keyifle okumanız dileğiyle.

Kesin Döneceksiniz kurgu olarak yazdığın ilk kitabın. Üstelik üç günde ortaya çıkan bir ilk kitap. Romanın başında kırk seneye yakın büyük bir roman yazmak için hazırlandığını ve sabırla çalıştığını sonrasındaysa üç günde Kesin Döneceksiniz’i yazdığını belirtmişsin. Seni bu eseri yazmaya iten, bu eserin oluşmasını sağlayan tetikleyici neydi?

Burada sayamayacağım kadar irili ufaklı pek çok sebebi var. Zaten bir yazarım. Kafamın içinde sürekli kendini hatırlatan birçok karakter ve hikâye var. Bunlardan biri de Refik Çavuş idi. Sanırım 2018 gibi bir akşam Kocabaş ile ağır ağır yürürken ilk defa aklıma birinin ağzına Don Quijote ile vurma fikri geldi. Bunun çok hoş bir final olacağını daha o anda anladım. Bu çok sevdiğim fikirle belki iki sene yaşadım. Hiç yazmayı denemedim. O akşam kime, hangi nedenle kızdığımı bile hatırlamıyorum. Fakat yavaş yavaş o Don Quijote’yi elinde tutacak Refik Çavuş belirmeye ve sesini duyurmaya başladı. Tuhaf ama yine tek bir satır yazmadım. Kafamın içindeki kalabalığa eklenen bu yeni sesle yaşamaya devam ettim. Arada bir ona kulak veriyor fakat sonra yazmayı kesinlikle denemiyordum. Zaten hayatın hay huyu içinde, o yazıyı yaz, bu atölyeyi yap derken arada Refik Çavuş bana ses etmez oluyordu. Günler böyle akıp gitti. Tâ ki 11 Eylül 2020 gününün akşamına kadar. O gün belki de son beş on senedeki ruhen en dibe vurduğum ve içimin en karardığı gündü. Hiç unutmuyorum, akşam üstüydü. Filiz bahçeyi suluyordu. O arada laflıyorduk. Ona iç dünyamı açmayı denedim. Şikâyetlerimden hiç haz etmeyen Filiz, ağlanmama müsaade etmedi ve bana oturup yazmamı söyledi. Sonra ben sessizce çalışma odama çıktım ve ne yazacağımı bilmeden bilgisayarımda boş bir word dosyası açtım. Bir solukta ilk sayfayı yazdığımı fark edince önümüzdeki birkaç gün boyunca Refik Çavuş’un aralıksız konuşacağını anladım. Elbette sonunu biliyordum ama oraya nasıl varacağım hakkında hiç fikrim yoktu. O akşam ve gece aralıksız yazdım. Sonra daha yazabileceğim hâlde ara verdim ve Refik Çavuş’a rağmen uyumaya çalıştım. O ilk gece ne Filiz’e ne de bir başkasına bir şey yazdığımı söyledim. Ertesi gün kaldığım yerden devam ettim. Ama en sancılı gün oydu. Bir an geldi, ne yazacağımı bilmediğimi fark ettim. O gün Refik Çavuş bana hiç yardımcı olmadı. Fakat bu yazdığım dosyayı bir iki gün içinde tamamlayacağımdan artık emindim. Ve ilk defa o akşam Filiz’e bir hikâye yazdığımı söyledim. Nitekim üçüncü gün o hafızamda defalarca yaşadığım için çok iyi ezberlediğim sonu yazıverdim. Bitmişti. Ama ne yazdığım hakkında çok da fikrim yoktu. Sonra yavaş yavaş Filiz’le başlayarak etrafımdaki güvendiğim herkese dosyamı okutmaya başladım. Galiba olmuştu. Fakat neredeyse bir buçuk sene bilgisayarımda kaldı. Bu sürede yer yer dosyamı okuyup eklemeler çıkartmalar, ifadeleri düzeltmeler ve epigraf ilave etmek dışında bir şey yapmadım. Sonra bir gün dosya yayınlandı ve okurlarına kavuştu. Sanırım 2020’nin o Eylül ayında içimdeki o karanlık, üç gün içinde iyice yoğunlaştı, şişti, doldu ve patladı. Hepsi bu.

Peki, planladığın büyük romanın çalışmaları nasıl gidiyor? Buluşabilecek miyiz onunla da?

Büyük roman büyük iştir, büyük yoğunlaşma ister. Öyle üç günde yazılamaz. Hatta üç hafta veya üç ayda bile nadiren mümkündür. Ben konforuna çok düşkün bir yazarım. Pek çok koşul yan yana gelmeden o yoğunlaşmayı yaşamam ve büyük bir roman yazmam zor görünüyor. Bilgisayarımda Kesin Döneceksiniz benzeri üç anlatı dosyası daha var. Dönem dönem fırsat buldukça notlar alıyor veya doğrudan yazıyorum. Büyük roman dosyası ise hep öyle duruyor. Sanırım biraz daha vakti var ve buluşmak için biraz daha bekleyeceksiniz. Ne de olsa ben randevularına ve teslim tarihlerine hep geç kalan bir yazarım. Tek iyi haber önümüzdeki sene içinde o üç dosyadan birini bitirebilmem olabilir. 

Olay örgüsünde başkahramanımız Refik Çavuş’un bir gününe şahit oluyoruz, zaman zaman geriye dönüşlerle yaşamının detaylarını, üniversiteden ayrılışını, çektiği zorlukları öğreniyoruz. Aslında hem bir günü hem de bir yaşamı okuyoruz. Katıldığım atölyelerinde kitaplar üzerine sorular yöneltirken “Ben teknik bilmem, diline ve kurgusuna bakarım,” dediğini hatırlıyorum. Halbuki romanında da yaptığın basbayağı bir teknik. Edebî eserlerin oluşumunda tekniğin ne kadar gerekli olduğunu da konuşmak isterim. Yazarken nasıl bir yol izledin?

“Ben teknik bilmem,” derken bayağı abartmışım. Elbette teknik biliyorum. Sadece bu tekniklerin birine anlatılarak öğretilebileceğine inanmıyorum. Yoksa ustam dediğim pek çok yazardan zaman içinde pek çok teknik öğrendim. Yazarken de yazdıktan sonra gelen eleştirileri değerlendirirken de sadece yazarlık sezgilerimi veya içgüdülerimi dinledim. Neticede sen, başkaları yahut ben ne dersek diyelim, bütün bir edebiyat tarihinde olduğu gibi benim anlatımla ilgili nihaî kararı da zaman verecek.

Teknik meselesine gelince, şunu söyleyebilirim ki o olmaksızın hiçbir şey olamaz. İnsanlar çoğu kez kendi sıradan tecrübelerinin biricik olduğunu zannederek onları yazmak isterler. Ama o yaşadığınız sıradanlıkları orijinal kılacak yegâne şey tekniktir. Zaman içinde bir ileri bir geri gidişleri ya seneler içinde öğrenmişsinizdir yahut da öğrenememişsinizdir. Her şey kendini uygulamada gösterir. Elinize kalem alıp boş kağıdın başına oturmadan yazar olup olmadığınızı asla bilemezsiniz. Edebiyat tarihine, ekollerine, yazarlara ve kitaplara dair bildiğiniz her şey kuşkusuz bilgi olarak kıymetlidir, fakat onlarla ne yapıp ne yapamadığınızı ancak yazma ânında keşfedersiniz. Edebiyata dair teorik donanımım konusunda hiç mütevazı değilimdir; çünkü çok çalıştım ve çok okudum. İyi kötü yıllar içinde kalem tutmayı da öğrendim. Fakat kurgu bir eser bambaşka bir tecrübe. İyi kötü şimdi böyle bir tecrübem de var artık. Doktora tezimi yazarken de veya bir eleştiri yazısı yahut makale yazarken de daima tek bir kuralım oldu: kendi okumayacağın bir metni asla yazma ve yayınlatma. Aynı prensibe Kesin Döneceksiniz’de de riayet ettim. Kitabımı seversiniz yahut sevmezsiniz, ona hiçbir itirazım olmaz. Fakat damak tadı gelişmiş bir okur olarak okuyup da sevmeyeceğim bir kitap yazamazdım. Ne bir yazar olarak kendimin ne de okurlarımın vaktini boş yere ziyan etmek isterim.    

Değerli hocam; seni tanımayan bir okur, hakkında araştırma yapmak istese çeşitli sitelerde KHK ile üniversitedeki görevinden ihraç edildiğini okuyacaklardır. Romanda da Refik Çavuş bir edebiyat doçenti ve üniversiteden ihraç edilmiş. Ancak bir kez bile Refik Çavuş neden ihraç edildiğini açıklamıyor. Hâliyle okurların olarak bu romanı otobiyografik kategorisinde değerlendirme eğiliminde oluyoruz. Aslında haksız da sayılmayız. Senin sevdiğin yazarlar, Refik Çavuş’un da sevdiği yazarlar olarak karşımıza çıkıyor. Refik Çavuş’un Don Quijote koleksiyonuna sahip olduğunu okuduğumuzda da yakaladım işte buradasın diyoruz. Bir yazar olarak bu kitabın neresindesin?

Edebiyat teorisinin en sevilen tartışmasına geliyoruz. Bir yazar ne kadar anlattığı metinde yer alır yahut yer almaz. Bu konuda söylenmiş şeylerden çok da farklı bir şey söyleme şansım yok. Genelde her yazarın ilk kurgu metninde kahramanın kendisi olduğu konusunda bir konsensus vardır. Yazar, kendi hayatı ve kendi problemleriyle o kadar meşguldür ki bir an evvel kendisinden ve kendi problemlerinden kurtulup başka meselelere geçebilmek için ilk romanının odağına kendi hayatını koyar. Bunun doğru olabileceğine ben de inanıyorum. Ama Hemingway, Malraux, Semprun veya yenilerden Cercas gibi kendisini doğrudan anlatının içine yerleştiren yazarları seviyorum. İnsanlar şunu ıskalıyorlar sadece: bir yazar kendisini anlatırken doğrudan kendisini anlatmaz; yahut da anlattığı kendisi muhayyel, kurgusal bir kendidir; yani iyi yazarlar kendilerinden bir kurgu kahraman inşa edebilirler. Böyle düşündüğünüzde, “bir yazar olarak bu kitabın neresindesin” sorusunun bence tek bir cevabı olabilir: bir yazar olarak bu kitabın her yerinde ve hiçbir yerindeyim. Refik Çavuş’un üniversiteden neden atıldığını hiç söylemedim, açıkçası bir yazar olarak bunu hiç merak da etmedim. Fakat benim KHK’lı olduğum düşünüldüğünde, buna bir de köpekler, Hemingway, Refik Halid, Çetin Altan, Kundera ve Don Quijote sevgisi de eklendiğinde, Refik Çavuş’un ben olduğum neredeyse bir hakikat statüsü kazanıyor. Fakat eşim bile inanmazken bir kez daha söyleyeyim ki ben Refik Çavuş değilim. Bir yazar olarak okura benim Refik Çavuş olduğumu düşündürecek pek çok makûl gerekçe versem de en azından bir okur olarak kendimin Refik Çavuş olduğuma inanmıyorum. Metinde her şeyi abarttığım gibi, metnin içine kendimi koyduysam bile bunu da abarttım. Yani Refik Çavuş abartılmış bir Gökhan Yavuz Demir olabilir yahut da Refik Çavuş’un yaşadıkları, ancak benim yaşadıklarımın abartılmış hâlidir.

Bu arada elbette bir yazar metninin içinde olacaktır. Bunun aksi düşünülemez. Elbette kendi yaşadıklarımı ve tecrübelerimi merkeze aldım. Başka türlü insan bir hikâye anlatamaz ki! Mesele veya ustalık, kendi tecrübelerinizi kendi sınırlı perspektifinizden çıkarıp herkesin tecrübeleri kılabilmektedir. Bir günlük ile bir edebiyat eserini birbirinden ayıran da bu basit gerçektir zaten.

Aslolan bir yazarın eserini yazarken kendisini aradığı bir yolculuğa çıkmasıdır. Elbette André Gide’in işaret ettiği gibi bu büyük bir risktir; çünkü bu yolculuğun sonunda insanın kendini bulma ihtimali de vardır. Yazmak aslında tümüyle bilinçsiz değilse bile çoğu kez yarı yarıya bilinçsiz bir eylemdir. Bu sebeple yazar, yazarken ne kendisini ne de kahramanını tam mânâsıyla bilebilir. Ancak yazma eyleminin tamamlanmasından sonra, biten eser aracılığıyla veya o eserin içinde yazar kendini yahut kahramanını tanıyabilir. Böyle bakarsanız Refik Çavuş ile ben daha yeni tanışıyoruz. Belki Çavuş’un sayesinde kendimi biraz daha tanımışımdır ve belki de Çavuş benim sevmediğim, karanlık tarafımdır. Çok da emin değilim.

Senin de üzerine bir değerlendirme yazdığın José Eduardo Agualusa’nın Yaşayanlar ve Diğerleri kitabını okurken çok güzel bir cümle ile karşılaştım.  “Gerçeklik, kurgunun tesadüfen ortaya çıkan bir alt ürünüdür.” Peki bir roman tamamen kurgu ya da tamamen gerçek olamaz mı? Bu ikisi birbirine temas etmek, birbirini beslemek zorunda mıdır?

Vallahi muhtemelen José Eduardo Agualusa’nın da bildiği gibi bu ikisini birbirinden ayırt edebilmek sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Bir maskemle sosyolog ve akademisyenim, yani gerçek olanla meşgulüm; diğer bir maskemle bir yazarım, yani kurgu hakkında bolca düşünecek fırsatım oldu. Fakat kurgu ile gerçek arasında bir sınır var mıdır, kurgu mu gerçeği taklit eder yoksa çoğu kez kurgu yeni bir gerçek mi inşa eder, bilemiyorum. Bunlar çok ağır ve bir açıdan hakkında düşünmesi çok keyifli sorular.

Şahsî fikrim her türlü kurgunun bir tür gerçeklik yorumu olduğudur. Ve gerçeklik ile kurduğumuz her türlü ilişkide aslında gerçekliğin bir yorumunu üretmekten başka bir şey de yapmıyoruz. Böyle düşünüldüğünde doğrudan tecrübe edebileceğimiz, yorumlardan bağımsız kendinde bir gerçeklik olduğuna çok inanmıyorum. Ben yorumlara inanıyorum. Bu sebeple Kesin Döneceksiniz’de anlatılan gerçekten benim hayatımsa ve hatta Refik Çavuş da bensem bile, bunlar aslında benim kendime ve kendi hayatıma dair yorumlarımdan başka bir şey değil. Her iyi yazar anlattığı şeyin, artık o her ne ise, gerçeğin kendisi değil de gerçeğe dair kendi yorumu olduğunu bilir. Anlattığım şeyler gerçekse bile gerçeğin kendisi olmaktan çok o gerçeğe dair benim yorumumdur. Yazmayı keyifli kılan da bence bu olsa gerek.

Bir yazarın yazdığı metnin nasıl anlaşılması gerektiği hakkında konuşması bana çok saçma geliyor. Sonuçta yazdığım metin ortada. Eğer metinde yapmak istediklerimi yapamadıysam, artık “aslında şunu yapmak istiyordum,” demek için çok geç. Bu nedenle Refik Çavuş olmadığım benim kendi yorumumdur. Buna eşim bile inanmazken okurlarımı ikna etmeye çalışacak değilim. Yani okurların Refik Çavuş’u ben olarak okumalarından rahatsızlık duymuyorum. 

İhraç sonrası akademisyenlerin bir kısmının yurt dışındaki üniversitelerde mesleklerine devam ettiğini, bir kısmının -üzülerek söylüyorum ki- intihar ettiğini, bir kısmının aile hayatlarında da kopmalar olduğunu okuduk, gördük. Senin neler yaşadığını asla tam anlamıyla bilemesek de hissedemesek de anlayamasak da (doğru kelime hangisi inan bilmiyorum) ben seni, ortaya koyduğun işleri hep hayranlıkla izledim. Okumalarına asla ara vermedin. Ben gündemin bu kadar yoğunken nasıl konsantre olabildiğine şaştım çoğu zaman. Ortaya koyduğun bu eser bile başlı başına bir başkaldırı bana göre. Kendini, potansiyelini ortaya koymanın bir sonucu olarak bu eseri yaratmak sana neler hissettirdi?

Güzel sözlerin için evvela teşekkür edeyim. Evet, bunlar hakikaten zor zamanlar. Bazıları için sonuçları çok daha ağır, hatta telafi edilemeyecek kadar ağır olsa da ve böyle şeyleri hiç yaşamak istemesek de tarih boyunca pek çok toplumda bu ve benzeri pek çok şey yaşandı. Malûmunuz hayatın bahanelerle hiç işi yoktur. Maalesef ne kadar hırpalansanız da, koşullarınız ne kadar çetrefilleşse de yaşamaya bir yerden devam etmeniz gerekiyor. Sonuçta ancak cahiller bir entelektüeli üniversiteden attıklarında ölüme mahkûm ettiklerine inanır. Kabul ediyorum, üniversiteden atılmam hayatımı çok güçleştirdi. Fakat okumam ve yazmam için üniversiteye ihtiyacım yok ki! Ben bir entelektüelim. Bu, ıssız bir adaya düştüğümde yanıma alacağım üç şeyin kitap, kağıt ve kalem olacağı anlamına geliyor. Elbette yine abartıyorum fakat abartı bazen hakikati çok daha net görmemizi sağlar. Dışarıdan yazdığım kitap bir başkaldırı olarak görünebilir, ki böyle görünmesinden de keyif almıyor değilim. Ama aslında yaptığım şeyin başkaldırıyla hiç alâkası yok. Ben sadece kendi varoluşumu gerçekleştiriyorum. Kendim olmaya çalışıyorum. Ha dersen ki kendi varoluşunu gerçekleştirmek, kendin olmak zaten bir başkaldırıdır, buna diyecek sözüm yok. Bu kitabı veya başka bir kitabı yazmak bana kendimi sadece iyi hissettiriyor. İyiden kastım daha fazla kendim olduğumu veya kendim olmaya bir adım daha yaklaştığımı hissetmek. Yoksa bir kitabı yazdığınız anda onunla işiniz de biter.  

Refik Çavuş aynı zamanda iyi bir okur. Okuduklarına ve bizimle paylaştığı alıntılara bakarsak güncel edebiyattan oldukça uzak. Refik Çavuş’un alıntılarında neden güncel bir yazarın eseriyle, alıntılarıyla buluşamıyoruz?

Refik Çavuş’un züppeliğinden çok, yazarının züppeliğinden ötürü diyebilirim. Çünkü kamuoyunun “güncel”iyle benim “güncel”im aynı değil. Bana göre ne Cervantes’ten daha güncel bir yazar ne de Don Quijote’den daha güncel bir eser olabilir. Hemingway, Gabo, Kundera, Semprun, Dovlatov, Borges, Calvino ve sayabileceğim daha pek çok isim benim için güncelliğini hiç kaybetmedi, kaybetmiyor. Okuduğum en güncel yazar Cercas ve Mengiste olabilir. Bilhassa Cercas okumaktan kendimi alamadığımı itiraf ediyorum.

Güncel olan, kamuoyunun değil sizin kendi gündeminizdir. Bir yazar veya eser hangi dönemde yaşamış veya yazılmış olursa olsun, eğer o an için sizin zihninizi meşgul ediyorsa hâlâ günceldir. O vakit hem Refik Çavuş’un hem de benim güncel edebiyatla meşgul olmaktan hiç vazgeçmediğimiz aşikâr.

Bir pencere metaforu var roman boyunca. Rilke’den çok da hoş bir alıntı var:

“O gün bir pencere gibi hissediyordu
Sanki yaşamak bakmaktan daha fazlası değildi.”

Sıklıkla karşımıza çıkan bu metafor beni bir hayli düşündürdü. Refik Çavuş’un birbirinin aynısı geçen günlerinde kendi konumunu anlatmak için pencereyi tercih ettiğini de düşündüm, ihraçtan sonra insanların kendine karşı benimsediği izleyici tavrı eleştirmek için olabileceğini de. Hatta Rilke’nin dizelerinde geçen pencere gibi hissetmenin ne demek olduğuna da bir cevap aradım. Bir okur olarak açıklığa kavuşturmak istiyorum hocam. Pencere metaforunun anlamı nedir?

Pencere metaforunu aslında ben de yazma sürecinin ortalarında bir yerde fark ettim. Sonra da hoşuma gitti ve devam ettim. Pencere hayli bereketli bir metafor. Çünkü aynı şeye farklı pencerelerden bakıyorsak, o şey çok da bizim için aynı şey değildir. Hatta Eskişehir’deki son söyleşimizde Kasım Akbaş’ın dikkat çektiği gibi bir evin penceresiyle bir trenin penceresi bile baktığınız şeyi derinden dönüştürecek kadar birbirinden farklı pencerelerdir.

Refik Çavuş kendi hayatına pencereden bakıyor, çünkü bence çok uzun zamandır kendi hayatının bir öznesi olmaktan çıkmış ve kendi hayatının seyircisine dönüşmüş. İşin tuhafı başkaları da onun yaşadıklarını bir pencereden izler gibi izlemeyi tercih ediyor. Aslında böyle yaparak hem Refik Çavuş hem de çevresindekiler sorumluluk almıyorlar. Pencere biraz da eyleme, harekete geçmemenin, bir tavır ve sorumluluk almamanın metaforu. Muhtemelen Rilke de o şiirinde, kendi hayatının başrol oyuncusu olmaktan çıkıp bir seyirciye dönüşmüş olmasına hayıflanıyor.

Açıkçası pencere metaforunun anlamının ne olduğunu sana tam mânâsıyla söyleyebilmem mümkün değil. Çünkü bütün bir metni evvela bu metaforu düşünüp sonra o metafor üzerine inşa etmedim. Dediğim gibi bunu yazarken fark ettim. Şimdi hikâye bittikten sonraysa, bir okur olarak pencere metaforunun ne anlama gelebileceğini ben de senin gibi anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorum.     

“Toplum dediğimiz o meçhul kütle böyleydi; kendisinden olmayanlara karşı çoğu kez hunharca davranan bir kabileydi.” Bu cümleler, Refik Çavuş’un üniversiteden ihraç edildikten sonra insanların kendisine karşı olan tavırlarının değerlendirmesi. Maalesef ki toplumumuzun genel tavrı hâline gelen ötekileştirme üzerine neler söylemek istersin?

Çağdaş toplumlarımızın en hassas sinir ucu “ötekileştirme” meselesi. Her demeç, her tivit, her yorum, her görüş bu sinir ucuna dokunduğunda büyük bir gürültüye ve reaksiyona yol açabiliyor. Fakat “öteki” problemi insanlığın kadim problemlerinden biridir. Her toplumun her tarihte bir “öteki”si olmuştur. Mesele veya ustalık, bu “öteki”yle nasıl bir ilişki kurduğunuzdur. Çünkü Gılgamış’ın Enkidu ile ilişkisinde tecrübe ettiği üzere, insan ve toplum kendini ancak ötekisinin aynasında tanıyabilir. Bu elbette “öteki”yle en verimli ilişki kurma tarzıdır. Çoğunlukla “öteki”yle maalesef bu kadar verimli ilişki kuramıyoruz, tam aksine ötekimizi aşağılayarak, dışlayarak, olumsuzlayarak kendi varoluşumuzu daha meşru ve anlamlı kılacağımızı zannediyoruz. Oysa bu hem insanı hem de toplumları fakirleştirir. Kendi ötekisiyle verimli bir ayna ilişkisi kuramayan her insan ve toplum, kendisi hakkında inşa ettiği illüzyonlara inanmaya mahkûmdur. İnsan ve toplum ruhunu bundan daha yalnızlaştırıcı, tüketici ve yoksullaştırıcı bir yanılgı olamaz. Bizim toplumumuz da bu anlamda başka toplumlardan çok farklı değil. Sadece bir süredir kendisi ve ötekisi hakkındaki bu yanılgılara her zamankinden daha fazla dört elle sarılıp kendi hayatını cehenneme çevirmekte eskisinden de istekli o kadar. Bunun bedelini de giderek daha da hoyratlaşarak ve zalimleşerek her geçen gün daha fazla birbirimize ödetiyoruz.    

Aslında tek bir olay okumuyoruz romanda. Refik Çavuş’un hayatını okurken yine onun ağzından Hacı Ağa gibi fırsatçı tiplere de hayvan dostlarımızın uğradığı şiddete de yan olaylar olarak tanıklık ediyoruz. Bireysel bir hikâyenin de ötesinde bir okur olarak toplumsal çürümelerle de yüzleşiyoruz. Biz, senin romanında neden sadece Refik Çavuş’un hayatına tanıklık etmedik? Bir sosyolog ve yazar olarak toplumsal çürümelerin eserlerde ele alınış biçimini nasıl değerlendiriyorsun? Bir edebî eser, toplumsal sorunları işleme sorumluluğu taşır mı?

Çünkü Refik Çavuş bir Robinson Cruose değil, ki Robinson Cruose bile adadaki habitatla ve adaya gelen yerlilerle ilişki kurar. İnsan boşlukta yaşayan bir varlık değil. Aksine o daima bir ilişkiler ağı içinde; husumetlerin, ihtilafların, dostluğun, dayanışmanın, ihanetin ve fedakârlığın aynı anda boy gösterdiği toplumsal hayat içinde yaşar. Aslında bir tek Refik Çavuş’un hayatına şahitlik ediyoruz ama bu bir tek hayat ister istemez başka hayatlarla kesişiyor, kesişmeye de mecbur zaten.

Toplumsal meseleler her zaman göründüğünden ve sanıldığından daha fazla çok boyutlu ve çok yüzlüdür. Elbette bir yazar içinde yaşadığı toplumun erdemlerine, günahlarına, suçlarına ve potansiyeline kör ve sağır kalamaz. Bizim sadece toplumsal çürüme deyip geçtiğimiz şey, aslında bir toplumun canlı olduğunun, nefes alıp verdiğinin, hatta değişim sancıları çektiğinin göstergesi olabilir, ki çoğu kez de öyledir. Biz çok hızlı ve radikal bir değişimin içinde yaşıyoruz ve maalesef o kadar bu değişimin içindeyiz ki bunu anlamaktan da görmekten de aciziz. “Kriz fırsattır,” lafını, üçkağıtçılıklarımızı meşrulaştırmak için lüzûmundan fazla düz anlamıyla anlıyoruz. Kriz, aslında kritik, yani eleştiri ve kendini yeniden inşa etmek için bir fırsattır. On yedinci yüzyılda Shakespeare ile Cervantes’in veya on dokuzuncu yüzyılda Balzac ile Dickens’ın anlattıkları toplumsal hayat, bizim yaşadığımız toplumsal hayattan daha az çürümeden muztarip değildi. Fakat onlar şahit oldukları krizi kritik ederek yeni bir toplumu (elbette yeni bir edebiyatı da) inşa edebilme imkânını da sezdikleri kadar gösterdiler. Bu bir sorumluluktan ziyade edebiyatın olmazsa olmazıdır. Yeni bir toplumun imkânlarını aramaya evvela içinde yaşadığımız toplumsal çalkantıları kritik ederek başlayabiliriz.

Türk edebiyatının tarihçesine baktığımızda millilikten toplumsallığa, toplumsallıktan bireyselliğe geçişi gözlemliyoruz. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kurtuluş Şavaşı’ndan yeni çıkmış olmanın da etkisiyle milli bir edebiyat anlayışı benimsenmiş. Hemen ardından Nazım Hikmet ve arkadaşlarının etkisiyle toplumcu gerçekçi bir edebiyat ortaya konmuş. 1940’a kadar neredeyse bireyin iç dünyasını yansıtan eserlerle karşılaşmıyoruz. 1940’tan sonra Peyami Safa, Tanpınar gibi isimler birey kavramı üzerinde yoğunlaşınca bir anlamda bireyci ya da toplumcu yazarlar olarak bir ayrışma söz konusu olmuş. Bu fikirsel ayrışmaların, edebiyatımızın gelişimine etkisini nasıl değerlendiriyorsun?

Valla tespit Tanpınar’a aittir: “Türk romanı bir medeniyet kriziyle başlar.” Acı olan, yüz sene sonra başladığımız yerden çok da uzaklaşamamamızdır. Belki de imparatorluk kaybetmenin travmasıyla haddinden fazla misak-ı millî sınırlarının içine kapandık. Uzun bir süredir çok içe kapalı yaşıyoruz. Bunun sonucu da dünya edebiyatına eklemlenemeden hep Amerika’yı yeniden keşfetmekle vakit geçiriyoruz.

Tuhaf ama dünya edebiyatına çok nüfuz edemediğimiz gibi kendi edebiyatımızı da çok bilmiyoruz. Üstelik bunun alfabe değişikliğiyle de bir alâkası yok, basbayağı Cumhuriyet dönemi yazarlarından, kırk-elli sene evvelinin yazarlarından bahsediyorum. Dönem dönem, on yahut yirmi senelik periyotlarda akademisiyle ortalama okuruyla bir yazarımızı keşfedip ona lüzûmundan fazla abanıyoruz, ama bunlar anlık meraklar ve moda hevesler olmaktan öteye gitmiyor. Kâh Sabahattin Ali, kâh Tanpınar, kâh Oğuz Atay zaman zaman bütün gündemimizi meşgul ediyor, fakat o gündemden de çok az ilham verici ve ikna edici çalışmanın dışında pek bir ses çıkıp entelektüel dünyamızda yankısını bulamıyor.

Edebiyatımızın Refik Halid, Peyami Safa, Yakup Kadri, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Çetin Altan, Attilâ İlhan gibi yazarlarına, birbirini tekrar etmekten fazlasını ortaya koyamayan akademik ilginin dışında çok da ilgi duyduğumuz söylenemez. Aslında merak etmiyoruz. Yani bu yazarlar ve eserleri bizim bugün gündemimizi meşgul etmiyorlar, yani bizim için güncel değiller. Aksine güncelimiz ortalığı pıtrak gibi saran yeni yazarlar; sadece yeni çıkan kitaplarla meşgulüz. Bakın üç-beş yazardan bahsetmiyorum. Onlarca yazardan ve metinden bahsediyorum. Kimin ne okuduğuna, ne yazdığına karışacak değilim; bunu sadece bir tespit olarak söylüyorum: Hiçbir toplumun onlarca yazarı olamaz. Tarihte de olmadı, yarın da olmayacak. Yani aslında bugün de yok. Yazmanın demokratizasyonunun ve teknolojizasyonunun sonucu bu.

Hem dünyanın hem de kendi dilinin klasikleriyle ilişki kuramayan bir edebiyatın orijinal bir eser ortaya koyma ihtimali, çalışma odamdaki bir örümceğin beni ısırmasıyla Örümcek Adam olmam kadar zayıftır.

Orhan Pamuk’a ve onun Nobel’ine rağmen aslında edebiyatımız uzun süredir yerinde saymaktan, oyalanmaktan, vakit geçirmekten ve top çevirmekten başka bir şey yapmıyor. Buna da şaşmamak lâzım. Bir toplumun edebiyatının kalitesi ve başarısı da aslında hukukunun, akademisinin, siyasetinin, futbolunun, ekonomisinin, medyasının kalitesi ve başarısından çok öteye gidemez.      

Refik Çavuş’un anlatımlarından da senin bireysel okumalarından da gözlemlediğim bir okurluk hâli söz konusu. Daha önce Arsız Sanat için çektiğimiz videoda okurların geleneği bilerek, kitaplar ve yazarlar arasındaki bağı gözeterek kitap okuması gerektiğini konuşmuştuk. Türk edebiyatında kanonik bir bağ bulunmadığını, okurların da bu türden bağlar kurarak okumalar yapmadığını eleştirdiğini de biliyorum. Bu bağ, edebiyatımız için neden gereklidir?

Aslında okurlardan çok yazarlarımızın bahsettiğin o kanonik ağla bağ kuramamalarından şikâyet ediyorum. Bakın dünyanın en bireysel işidir yazarlık. Yazarken insan tek başınadır. Okurken de öyledir. Herkes tek başına yazar ve okur. Fakat hiçbir bireysel eylem, aslında salt bireysel değildir. Toplumdan bağımsız birey olamaz. Edebiyat açısından bakarsanız, tek bir yazar tarafından yazılmış olsa bile hiçbir eser bireysel üretim değildir. Her eserin arkasında geleneğin dehası yatar. Bir eser, kanonun köşebaşı eserlerinin bir yankısıdır. Bütün bir Latin Amerika edebiyatı, aslında La Mancha diyarının sınırlarını genişletmiştir. Orijinal olmanın yegâne yolu bu kanonu yeni bir kavrayışla ele almak ve ona yeni bir boyut katacak kadar yeniden yorumlamaktır.

Bunu yapamazsanız, kendi titrek ve zayıf adımlarınızı bir devin adımları, kendi gölgenizi bir devin gölgesi sanmanız mukadderattır. O vakit kendinizi dev aynasında görebilirsiniz. Yazarlarınız samimidir, kendine özgü bir dil geliştirmiştir, sarsıcıdır, öykücülüğe yeni bir soluk getirmiştir vb. Fakat bundan kimsenin haberi yoktur. Hazin ama gerçek!

Refik Çavuş’un kısa süreli bir dergi tecrübesi olduğunu okuyoruz. Senin de basılı yayın ve İnternet gazeteciliğinde yazarlık yapmanın yanında tamamen işin mutfağında olduğun kısa süreli bir dergi tecrüben de oldu. Paz; yazılarıyla, çizimleriyle oldukça dikkat çeken ve kendi adıma içinde yer almaktan mutluluk duyduğum bir dergiydi. Derginin hazırlanma aşamasının her anında olduğunu bildiğim için ve geri bildirimlere de tanıklık ettiğin için dergicilik üzerine bir soru yöneltmek istiyorum. Dergilerin, okurların edebî zevk elde etmesindeki katkısına ve edebiyatın niteliğinde ve hatta gelişimindeki rollerine dair neler söylemek istersin?

Bir itirafla başlayayım. Hayatımın hiçbir döneminde bir dergi okuru olmadım. Hatta ilk gençliğin o çok kibirli tavrıyla etrafımda dergi okuyanları da sürekli küçümsemişimdir. Bugün de dergi takip etmiyorum. Bugün bile kütüphanemde çok az dergi vardır, ki onlar da ya özel bir sayıdır yahut da mutlaka içinde bir yazım bulunuyordur. Sanırım dergi okumaya ayıracağım vakti, ilk gençliğimden itibaren kitap okuyacağım vakitten çalıyormuşum gibi düşündüm. Bunun en büyük faydası ise belki de beni güncelin despotizminden kurtarması oldu. Bu sayede aslında ben kamuoyunun gündeminden, beğenilerinden ve heyecanlarından çok kendi gündemimin, beğenilerimin ve heyecanlarımın peşinden koşmayı başarabildim. Bunu entelektüel bir amentü inşa etmek ve gençlere önermek için anlatmıyorum. Hatta benim bu tercihimin doğru olduğundan bile emin değilim. Fakat kendi biricik tecrübem de bu.

Ama şunu da kabul edelim ki bütün bir dünyada dergiler edebiyatın değişim ve yenilik tohumlarının atıldığı, olmazsa olmaz medyumlardır. Edebiyatın içinde kabul görmeyen, ana akıntıya ters oluşumlar çoğu kez genç yazar ve şairlerin bir dergi etrafında buluşmasıyla hayatta kalır ve seslerini duyurma imkânı bulur.

Benim dergiyle ilişkim düşünüldüğünde de bir okur olarak dergi okumayı sevmesem bile bir yazar olarak ben de pek çok dergide yazı yazdım ve hâlâ yazıyorum. Bizdeki sıkıntı belki de edebiyat dergilerinin çok sesli ve çok renkli olmayıp, arabesk konserlerindeki gibi otuz sazın art arda dizilmesiyle çok sesli olmaya çalışması, yani sayısız derginin hangisinin orijinal olduğunu söylemenin mümkün olamayacağı kadar birbirlerinin taklidi olması.

Edebiyat dergileri ancak çok sesli bir yelpazenin içinde okurlarını zenginleştirebilir ve dönüştürebilir. Çok sesliliğin olmadığı yerde, çok sesli bir edebiyatın boy göstermediği bir sahnede, okurlar da tektipleşir. Beğenilerin birbirinin aynısı olduğu bir yerde, edebiyat dergileri okurun daha da yüzeyselleşmesine katkıda bulunur, ki bu da aslında varlık amaçlarına ters düşer.

Bunun için sadece popüler edebiyat dergilerine kızmanın da bir mânâsı yok. Çünkü içinde yaşadığınız toplumun demokrasisi, üniversitesi, medyası, edebiyatı ne kadar çok sesli ve çok renkli ise, edebiyat dergiciliği de onlardan daha fazla çok sesli ve çok renkli olamaz. Bir toplum hızla lümpenleşiyorsa, o lümpenliğin kendisini edebiyatta da göstermesi kaçınılmazdır.

Dilimizi doğru kullanmak üzerine de bir soru sormak istiyorum. Bir edebiyat öğretmeni olarak derslerde anlattığım yazım kuralları ile yayın işlerinde kullandığım yazım kuralları farklılık gösteriyor. Örneğin derslerimde önsöz kelimesi ayrı yazılır diyorum ama yayın işlerinde birleşik kullanıyorum. Dil üzerine çalışmalar ortaya koyan bir yazar olarak bir dilin duruma göre kullanımı, oturmamış bir yazım kuralını nasıl değerlendiriyorsun?

Maalesef Türkçemizin bu kadar sene içinde hâlâ üzerinde uzlaşabildiğimiz imlâ kuralları yok. Dil yaşayan bir organizma; canlı ve her momentte değişiyor. Tamam ama nasıl oluyor da bir dilin yazarları, çevirmenleri, editörleri, âlimleri ve üstadları yine de en basit yazım kuralları üzerinde bile uzlaşamıyor, işte bunu anlamak mümkün değil. Bunun sebebi de aslında dil kadar tarihsel. Dil tartışmalarımız da bir medeniyet kriziyle başladığı için, Türkçe hakkında bütün söylediklerimiz dile dair olmaktan çok ideolojik konumlarımızla belirleniyor. Politikacılar her ne zaman bu Türkçe tartışmasını dürtseler, hararetlenen tartışmaların taraflarının argümanlarına bakın, dediğimi çok daha iyi anlarsınız.

Vaktiyle dil hakkında çalışmış akademisyen eskisi bir yazar olarak ben, bu konuda kendi dil beğenime, sezgilerime ve Türkçelerine hayran olduğum yazarların tercihlerine güveniyorum. Bu sebeple de yazarken herhangi bir imlâ kılavuzundan ziyade, meselâ Refik Halid’e müracaat ediyorum. Tabiî bu tercihlerim çoğu kez mutlaka bir editörün gadrine uğruyor ama ben inatla “ızdırap” veya “ıstırap” değil de “ıztırap” yazmaya devam ediyorum. Senin verdiğin örnekteyse hiçbir kuvvet bana “önsöz”ü “ön söz” diye yazdıramaz.

Bir de bir dilin sözlükleri, grameri veya yazım kuralları ne derse desin, bir yazarın dil işçisi olarak o dilde kendine has tercihleri ve kullanımları olabilir. Buna da saygı duymak gerekir. Yoksa hangi kurum ve dil profesörü Türkçeyi Refik Halid’den veya Çetin Altan’dan daha iyi bilebilir ki!

Türkçenin bugün içinde bulunduğu keşmekeşin müsebbibi biraz da bu her şeyi bildiğini düşünen dediğim dedikçiler. Sanki Türkçenin tartışılmaz bir dil kullanımı varmış gibi etrafta dil gestapoları olarak dolanıyor ve kendi cahillikleri ve zevksizliklerini dayatıyorlar. Bir miktar da toplumun lümpenleşmesi beraberinde de lümpen bir Türkçe kullanımını getiriyor. Elbette bir dil değişebilir, fakat bugünkü sıkıntıyı sadece dilin değişen bir organizma olmasıyla açıklayamayız.

Türkçe, asıl vazifesi dili işlemek ve zenginleştirmek olan dil işçilerinin tembelliği, iş bilmezliği ve ideolojik bağnazlıklarından muztarip.