Son zamanlarda kafamın içinde üzerine ne yazacağımdan çok da emin olmadığım bir konu dönüp dolaşıyordu. Geçtiğimiz günlerde bir alışveriş merkezinin en alt katında ziyarete açılan serginin kurgusu ve mekân kullanımı üzerine düşünüyordum; o sırada ise aklıma bir soru takıldı: “Bu kadar ünlü bir ressamın sergisi neden bir alışveriş merkezinde gerçekleşiyor?”

Sebebini uzunca bir süre düşündüm. Bunun en akla yatan açıklaması ise alışveriş merkezlerinin işlevinin günden güne daha da değişken bir hâl alması idi. Bunun üzerine düşüncelerimi yeterince toparlayamamıştım ve bu nedenle yazacağım yazı hakkında bir fikrim yoktu; taa ki az önce uğradığım başka bir alışveriş merkezinde açılan bir başka sergi salonunu ziyaret edene dek.

Artılarını ve eksilerini konuşmaya geçmeden durumdan biraz söz edelim. Özellikle Antalya’da alışveriş merkezlerinin dinamizminin kentli üzerinde oldukça etkin olduğunu söylemek gerekir. İstanbul gibi bir metropol haline gelmiş kentlerde durum daha farklı olabiliyor elbette, ya da iklime bağlı olarak alışkanlıkları da değişkenlik gösteren her kent için aynısını söylemek şu anlık mümkün görünmüyor. Fakat Antalya’nın – özellikle yaz aylarında – sıcak havasından birkaç dakikalığına kurtulmak isteyen, evde oturmak istemeyen ya da alışveriş yapmak isteyip de sıcakta dışarı çıkmaya cesaret edemeyen kent insanı haliyle kendisini alışveriş merkezlerine vuruyor. Bir de alışveriş merkezlerinin ihtiyaç duyulan birçok şeyi tek bir çatı altında toplaması gibi sağladığı bir kolaylık var ki işte bu günümüz insanına verilmiş en büyük kolaylık. Hâl böyle olunca da çarşı – Pazar kültüründen kısmen de olsa sıyrılan bir kentli dokusu olan, alışveriş merkezlerine akın eden ve kentin merkezini AVM ve çevresine taşıyan bir duruma evriliyoruz. Özellikle günümüzdeki artan tüketim, kimi noktada azalan maneviyat ile Türkiye’nin kentlileri özgün bir kent dokusu oluşturmaya başlıyor. Burada kullandığımız ‘özgün’ kavramı sübjektif bir anlamda dile getirilmedi elbette. Bahsi geçen ‘özgünlük’ kavramı zaman geçtikte değişen yaşam şartlarını kendi maneviyatına uyduran bir Türkiye oluşumunu niteliyor.

Peki alışveriş merkezleri olarak adlandırdığımız bu yapıların şehircilik anlamındaki etkisi ne? Öncelikle, alışveriş merkezlerinin kent merkezlerini kimi zaman çeşitli yönlere kaydırdığını söylemek yanlış olmaz. Fakat buna istinaden çeşitli ilçe merkezleri yaratımından da sorumlu olduklarını belirtmek gerekir. Bugün Antalya’daki büyük alışveriş merkezleri, ilçelerde de merkezler oluşturuyor diyebiliriz. Böylece gelişen kent nüfusu ile birlikte insanların ihtiyaçlarını sağlayabilecekleri alanlara erişimi de oldukça kolaylaşıyor. Bu da şehirlerin tek merkezlilikten çok merkezliliğe kaymasını sağlıyor kısmen.

Fakat alışveriş merkezleri yalnızca giyim, aksesuar ya da yiyecek ihtiyacını karşılamanın da ötesine giderek eğlence sektörüne de giderek el attı.

2000’li yılların başında, ben henüz daha çocukken bilgisayarların yaygınlaştığını hatırlıyorum. Bilgisayarların öncesine hakim olmasam da atarilerin ve vcd – dvd playerların temel eğlence birimi olduğu döneme yetişebilmiştim. Bunun ardından bilgisayar oyunları yükselmeye başladı. Kimi bilgisayarlarda zaten yüklü bir oyun paketi yer alırken genellikle internetteki oyun siteleri ile zaman öldürmeye başladık. Kimi zaman bir bağlılık haline geldi, kimi zaman ilerleyen teknoloji ile e-spor adı verilen yeni bir olgu ortaya çıktı. Sonuç olarak insanların eğlencesi elektronik hâle geldi. Fakat birden oyun makinaları sahalara hızlı bir dönüş yaptı, arcade oyunları kadar sürükleyici olmasa da daha kolay ve benzerleri üretilerek oyun alanları alışveriş merkezlerinde yer almaya başladı. Tema parkları ve oyun alanları ile birlikte inşa edilen alışveriş merkezleri kentlilerin yeni gözdesi haline geldi. Böylece alışveriş merkezleri insanların eğlence sektörüne de el atmış oldu.

Fakat eğlence sektörünün açılışını, alışveriş merkezlerinin içinde bugün neredeyse olmazsa olmazımız, sinemalar yaptı. Ben kendimi bildim bileli alışveriş merkezlerinde sinemalar var. Eskiden sinemaların yalnızca kendi başına bir yapı tipi olduğu dönemi göremesem de, çeşitli örnekleri ile karşılaştım ve bu mekânların maneviyatı aslında bizler için daha büyük anlam taşıyor. Fakat her şeyi bir arada bulabileceğimiz bir yerde sinema olması da hepimizin işini kolaylaştırıyor. Bir de festival filmleri de veriliyorsa, değmeyin keyfimize!

Bu kadar şeyi bir arada barındıran alışveriş merkezlerinin kuşkusuz kentlerin en çok rağbet gören mekânları olmasıyla birlikte artık sanat piyasası da yavaştan alışveriş merkezlerinin bünyesine sızmış bulunmakta. Birçok alışveriş merkezinde çeşitli okulların ya da sanat eğitimi veren merkezlerin sergilerinin düzenlendiğine aşinaydık fakat ünlü ressamların sergilerinin düzenlenmesi için sergi salonlarının bu yapılara dahil olması oldukça yeni bir şey. Peki şimdi, bu kadar eğlence ve aktiviteye ev sahipliği yapan alışveriş merkezlerinin sergi etkinliklerinin hamisi haline gelmesinin olumlu ve olumsuz yanları nelerdir bunları konuşalım.

Öncelikle olumsuz yanından bahsetmek istiyorum. Çok fazla bir dezavantajı olmasa da, galerilerin potansiyel ziyaretçilerine balta vurarak biraz da “Sanat galerisi” kavramını tek başına bir öge olmaktan çıkartarak “Alışveriş merkezi” bünyesine taşıyor. Bir nevi bu durum sinemaların alışveriş merkezlerinin bir parçası haline gelmesi ile eşdeğer. Bu da kentlerin dokularında farklılık yaratarak bir yapı tipolojisini terminoloji kitaplarının eskimiş sayfaları arasına dahil etmesine sebep olabilir ve yalnızca var oldukları hatırlanabilir. Umuyoruz ki sanat galerileri varlıklarını bağımsız bir şekilde sürdürürler, çünkü sanatın güncel hayat içinde erimesi ve sınırlarının belirsizleşmesi beraberinde sanat tarihi araştırmalarında bir kaos getirecektir.

Olumlu yanı ise elbette ki sanatın yalnızca üst kademedeki insanlara hitap etmekten çıkarak halka dokunabilmesini sağlamasıdır. Daha çok sanat bilinci aşılamak, sanatın ve aydınlığın önündeki engelleri kaldıracaktır. Kimi sanat tarihçileri ve sanatseverler, sanatın kendine has bir değeri olduğunu savunurlar ve bu değerin sarsılmasından korkarlar. Bu değerin sarsılması ise, sanatın insanlar arasında prim yapma aracı haline getirilmesi ile sağlanır. Bu korku nedeni ile sanat herkesin anlayamayacağı ve halkın her noktasına ulaşamayacağı bir fanus içine alınmıştır fakat bu “önlem” yalnızca sanatın hiç keşfedilmemesine sebep olur. Bir kek yaptığınızı düşünün, bu keki sizden başka kimse yiyemez ise sizden sonra kekin değerini bilecek kim kalır geriye?

Sanatın ve sanat tarihinin sürekliliği için, daha aydınlık gelecekler için, izin verin o kekten herkes tatsın.