Havaalanlarını çok sevdiğimi fark ettim. Her türlü insan var çünkü; 7’den 70’e, yerli yabancı… ‘Bussines Class’ta elindeki şampanya kadehiyle keyif yapacak takım elbiseli kodamanlardan tutun, bayram için Almanya’daki torununu ziyarete giden tontiş teyzelere kadar her türlü insan var. Hepsinin bir hikayesi var, fakat vakit az. Bagaj tesliminden uçağın kalkışına kadar olan kısıtlı sürede yolculuk öncesi tuvalet, yemek gibi ihtiyaçları karşılamak, beğenilen parfümleri indirimli fiyatları ile freeshop’larda bulmak, gidilen yerdeki çocuklara oralarda olmadığı düşünülen şekerlemelerden almak gerek. Yapılacak işler varken kimin dinlemeye vakti var o hikayeleri? Sizin de yoksa (ya da benim gibi asla kopulamayacak uzun bir “Yolculuk nereye?” ve hemen akabinde gelen “Memleket nere?” sorusuyla umutsuzca bir akrabalık bağlantısı aranan konuşmalardan kaçınmak istiyorsanız) kişilere bakıp nereye, niçin gittiklerini hayal ederek eğlenceli hikayeler uydurup hoş vakit geçirebilirsiniz. Kitapların kapaklarına göre yargılanmalarının hoş görülebileceği nadir yerlerdendir havaalanları.

Çok şey görüp geçirmiştir havaalanları. Nice ayrılıklar, kavuşmalar, kahkahalar, gözyaşları…

16 yıllık hayatım boyunca bulunduğum birkaç havaalanı arasında benim gözyaşlarımı görme şerefine bir tek Amsterdam Schipol Havaalanı nail oldu 20 Haziran sabahı. İlk defa o gün ağladım ayrılırken bir ülkeden.

Hollanda’ya bir haftalığına gidiyorsanız gitmeyin, yetmiyor çünkü. Zamanınız olmadığı için göremediğiniz yerlerin, gezemediğiniz müzelerin acısının verdiği burukluk, tekrar gelmek için duyulan inanılmaz bir arzu ve Hollanda’nın her yerinde karşılaşabileceğiniz antika pazarlarından topladığınız birkaç plak dışında eliniz boş döneceksiniz oradan. Belki bir ay geçirseniz de aynı şey olacak. Hatta bir yıl… Hollanda’yı, dünyanın dört bir yanından okumak, çalışmak ya da sadece gezmek için insanlar tarafından en çok tercih edilen ülkelerden biri yapan büyüsünün sırrı budur belki. Asla doyamıyorsunuz. (Şaka bir yana havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez ama iştahınız bir açılıyor ki sormayın.)

7 günlük gezimizin iki gününü havaalanı-uçak yolculukları meselelerine harcadığımız gerçeğini göz önüne alırsak orada geçirdiğim beş gün ‘Hayatımın En Güzel 5 Günleri’ listesinde Top 3’e girer. (O kadar yani!) Bunu normal bir gezi yazısı gibi devam ettirip size en güzel müzeleri (Öyle bir şey yok gerçi; her yer müze dolu, hepsi de birbirinden güzel), en iyi kahveyi nerede içebileceğinizi (kötü kahve yoktur, kötü barista vardır, unutmayın!), ya da en iyi soslu domuz pirzolasını nerede yiyebileceğinizi (haritalarda Amsterdam, La Madonnina diye arattığınızda bulabileceğiniz İtalyan restoranını pirzolası olamasa bile birbirinden lezzetli diğer yemeklerini denemek için ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim) anlatabilirim tabii ki. Ama benim normal olanı yaptığım ne zaman görülmüş?

Şimdi izin verin sizlere sanatına, tarihine ve atalarına bu kadar saygı duyan bu ülkeyi bizim atalarımızın sözleriyle biraz anlatayım…

SAKLA SAMANI GELİR ZAMANI

Koy çantana hırkayı, titretir Hollanda rüzgarı… Şu an gülenleriniz varsa, gülmesin. Bu ciddi bir mesele. Hollanda’yı anlatırken kimse bana sabah sıcaklığı 30 dereceye çıkarıp şort giydiren güneşin alçalmaya başlamasıyla aniden ortaya çıkıp bavuluma bir kazak koymadığım için aklıma küfrettiren rüzgarlardan bahsetmemişti. Ülkenin dört mevsim sağı solu belli olmayan hava şartlarıyla başa çıkmanın tek yolu eşeğinizi sağlam (ve mümkünse bir kazak bulunduran) bir bavula bağlayıp doğa anadan merhamet beklemek. Amsterdam’ın dört bir yanındaki hediyelik eşya mağazalarında kolaylıkla bulabileceğiniz ‘I ❤️ Amsterdam’ sweatshirtlerinin, ülkeye geri döndükten sonra sadece kış aylarında ortamda belli bir “evet, gezip görmüş” insanım havası yaratmak dışında işe yaradığı bu rüzgarlı havaların tadını çıkarmanızı öneririm. (Lakin İstanbul’a indikten sonra suratıma tokadı yapıştıran 40 derecelik çöl havası o rüzgarları aratmadı değil)

 

1 LİSAN, 1 İNSAN

Yalan, yalan! Nayır, yalan söylüyorsun!! Evet, hayatımız yalanmış… Çünkü bazen bir lisan bin insanmış. Hollanda’ya gidin, çünkü ‘Ülkenin dilini bilmiyorum eyvah nasıl hayatta kalacağım’ sorununuz olmadan rahatça her an, herkesle, her yerde İngilizce konuşarak iletişim kurmakta zorluk çekmeyeceksiniz. ‘Ahahahaha! Dilimizi bilmiyor musun? You can’t sit with us.’ milliyetçiliğinden nasibini almamış Hollandalı garsonların ucundan İngilizce yoksa kırık bir Almanca en kötü işaret dilini devreye sokarak size en iyi şekilde hizmet edebilmek için ellerinden geleni yapacaklarından emin olabilirsiniz.

ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR

Bu atasözümüzü Hollandalıların resmi mottosu ilan ediyor, kabulü için kral ve kraliçeye mektup yazmak ardından da parlamento binasının önüne bir yürüyüş düzenlemek istiyorum. (HERKES. SAKİN. OLSUN. Sorun yok. Burada yürütüyorlar. Polisler de oldukça sarışın, bir o kadar da yakışıklı ve kibar.) Bu ülkede koşuşturan acele eden bir insan görmedim. Bunu herhangi bir kafe veya restoranda sudan ucuza bulabileceğiniz, milletçe bolca tükettikleri biralar sebebiyle herkesin gün boyu çakır keyif geziyor olabileceğine bağlayan okurlar olacaktır içinizde. (ya da malum brownielere) Hayır sevgili okur –sadece- onlardan değil bu sakinlik, bu huzur. Fikir, konuşma, giyinme, düşünce, davranış, sevme ve hatta ‘yürüme’ konusunda gerçek özgürlüklere sahip bir ülkede yaşamanın verdiği huzur bu insanlardaki. ‘Akşam eve tek başıma yürüyorum ama yolda bir şey olur mu?’ korkusunu yaşamamış çocukların güvenle bisiklet sürdüğü sokakların iki yanındaki kırmızı tuğla evlerin çiçekli pencerelerinden yükselen huzur…

BİR ELİN NESİ VAR İKİ ELİN SESİ VAR

İnsanlar birlikte olduğu sürece var. Bir amaç uğruna savaştığı, hakkını aradığı sürece var. Bazen birlik olmak imkansız gibi gözükse de… Ee her birey farklı sonuçta, her dilden, dinden, renkten insan var. Rengarenk dünya. Rengarenk insanlar. Her renk tek başına çok güzel tabii, ama ah yağmurdan sonra çıkan o gökkuşağı yok mu… Tüm renkleri, dakikalar önce gökyüzünü kaplayan kara bulutlara meydan okurcasına,  adeta ‘Biz buradayız, bizi görmezden gelseniz, saklamaya çalışsanız da buradayız) dedikleri o gökkuşağı. Hollanda’nın her köşesinde bazen bir bayrak direğinde, bazen bir tişörtün üstünde, bazen sahilde öpüşen bir çiftte, bazen birinin gülümsemesinde rastlayabileceğiniz, görünüp kaybolan ama asla yok olmayan, asla vazgeçmeyen, her gün büyüyen ve güçlenen o gökkuşağı. ‘Bir hava muhalefetine bu kadar satır yazılır mı ya?’ diyenleriniz varsa… yok, bu öyle değil. Oranın gökkuşakları sizinkilere benzemez efendim. Kırmızısı başka kırmızı, mavisi başka mavi…

ATIN ÖLÜMÜ ARPADAN OLSUN

Ne demek Heineken’in sloganı değil bu? Bana öyle gibi gelmişti oralardayken… Belki de (harbiden) sudan ucuza satıldığı içindir. ‘on a budget’ bir ‘backpack-traveller’sanız Hollanda’ya uğramanızı şiddetle tavsiye ederim. Sadece müzelerle dolu, her köşe başı bir resim, bir heykel, bir sokak müzisyeni ile karşılaşabileceğiniz buram buram sanat kokan sokaklarda gün boyu yürümeniz (ya da bisiklet sürmeniz) için gidin demiyorum Hollanda’ya. Geziniz boyunca su yerine bira içerek susuzluğunuzu giderirseniz hem paranızdan tasarruf edebilir hem de her daim çakır keyif gezerek harika vakit geçirebilirsiniz.

 

YAZARIN NOTU: Meşhur Van Gogh Müzesini ziyaret etmek istiyorsanız, bizim yaptığımız salaklığı yapmayıp birkaç hafta önceden üşenmeyip internet sitesinde girerek giriş için rezervasyon yaptırmanız akıllıca olur. Bunu ve ardından gelen müze önünde ‘Allahım bacağımı hissetmiyorum Türkiye’de mi unuttum lan’  kıvamına getiren saatler süren bekleme faslını es geçmek istiyorsanız, ustanın eserlerinden birkaçını müzenin tam karşısında bulunan Stedeljik modern sanat müzesinde ya da ‘I  Amsterdam’ yazısının arkasından dümdüz yürüdüğünüzde ulaşacağınız Rijksmuseumda bulabilirsiniz. Bu da benden sizlere bir kıyak.)

DEVEYİ YARDAN UÇURAN BİR TUTAM OTTUR

Turisti yerden uçuran da bir dilim brownie…

‘Tamam, tamam. Arkadaşlar sakin olalım soruları tek tek alacağım. Buyurun öndeki kel beyefendi sizle başlayalım. Evet evet ‘brownieler’ gerçekten var… Hayır, yok ben yemedim. Belki 2 sene sonra… Evet, evet dükkanlar var satan onları, bildiğiniz çorap satar gibi satıyorlar yani… Tabi, ‘ot’ da var. Hepsi var abim taze taze, gel gel gel… Mantar var, Alice’in tavşan deliğine düşmeden önce yediği mantardan geldi ablacım buyur bir tadına bak. Gel gel gel…’

Az önce, Hollanda’dan dönen masum turistin uğradığı soru bombardımanına tanık oldunuz…

Hollanda denilince akla gelen ilk üç şey bira, gayler ve brownieler olduğu için kendimi bunlarla ilgili sorulara ve saçma espri girişimlerine karşı, uçakta bana bahşedilen 3 saatte hazırlamıştım tabii ki, o yüzden dönünce çok zorluk çekmedim. Özellikle turistlerde büyük ilgi uyandıran bu brownielerin, ‘kafası güzel olmak’ ile ilgili bir placebo etkisi yaratabilecek miktarda bile ‘ot’ içerip içermediği hala bir tartışma konusu. 2 sene sonra ‘Otu Yedim, Uçtum, Hayatımdan 1 Saat Kayıp’ başlıklı bir yazım çıkarsa şaşırmayın ama bu kez bu deveyi yerden uçuran Türk Hava Yolları oldu…

TİLKİNİN DÖNÜP DOLAŞIP GELECEĞİ YER KÜRKÇÜ DÜKKANI

Her ne kadar hayvan haklarını koruma konusunda yeri geldiğinde saldırganlaşabilen biri olsam da, bu atasözünün ne kadar ‘#relatable’ olduğu konusunda ‘post-netherlands-trip-depression’ geçirmiş tüm kardeşlerimin hemfikir olacağına inanıyorum. Uçağın iniş takımları toplanıp havalandığımız anda bir sonraki Hollanda gezimi planlamaya başlamıştım bile. Bir dahakine nereleri gezsem, hangi yemekleri denesem, acaba sevdiğim bir sanatçının konserine denk getirebilir miyim? Daha sınırları dışına çıkmadan özlemeye başlamıştım o huzur dolu kırmızı tuğla evlerin olduğu sokaklarda gün boyu bacaklarım kopana, amele yanığı olana kadar yürümeyi. İki gece misafiri olduğumuz annemin orada yaşayan kuzeni Sevgin ağabeyin yazdığı güzel dileklerle dolu hoşça kal mesajı da gözümde biriken yaşları yerinde tutmakta pek yardımcı olmadı doğrusu. (eğer bu yazıyı okuyorsa – bir şekilde okur ben link atmasam annem atar zaten J- ona ve Lesley’e bizi oralarda gezdirip evlerinde misafir ettikleri için tekrar çok teşekkür edip kocaman öpücüklerimi yolluyorum. Missing the pork ribs. xxx) Amele yanığı olmaktan utanmadığım tek zaman Den Haag sokaklarını turlarken yandığım zaman olacak herhalde. Bir gazi madalyası gibi onurla taşıdım amele yanığımı.

Bir kez daha orayı ziyaret etmek ve belki de büyüsüne kapılıp kalanlardan olmak için sabırsızlansam da burada yarım kalmış meseleler var. Bir dolu kitap, izlenecek filmler, bitirilecek 3 Game of Thrones sezonu ve yazılacak yazılar… En iyisi ben onlarla ilgileneyim siz de düşünün ‘Deve olmasak da uçar mıyız yav?’