Silifke’den Selamlar,

Aşağıda okuyacağınız yazı Silifke’den yürüttüğümüz “Okuyana Sınır Yok” projesinin küçük bir parçası. Sizlere kısaca bu proje hakkında bilgi vermek istiyorum. Ortak okuma ve tartışma etkinliğine dayanan “Okuyana Sınır Yok” projesi 2020 Eylül ayında Silifke’de başladı yolculuğuna ve ardından diğer illere de yayıldı. Projemizi 3 ilde, 10 okul, 20 öğretmen ve 165 öğrencinin katılımıyla Mart ayına kadar sürdürdük.

Proje kapsamında, her ay belirlediğimiz ortak bir romanı okuduk. Daha sonra proje paydaşları olarak buluşup eserleri değerlendirdik ki bu değerlendirme toplantılarımız harikaydı. Gençlerin edebiyata olan ilgisi ve farklı farklı yorumları bizi çok etkiledi, mutlu etti, en önemlisi de geleceğe dair umutlandırdı.

Bizler de proje paydaşı olan herkesin, eserlere dair değerlendirmelerini birer kitaba dönüştürmeye karar verdik. “Pazartesilerden Nefret Ediyorum!” adını verdiğimiz ilk kitabımız Kafka’nın “Dönüşüm”ünü konu alıyor. İkinci kitabımız ise Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” adlı romanını değerlendiren “Bana Tavşanları Anlat”. Aşağıdaki yazı, bu kitaptaki yorumlardan biri. Biz projeyi yürütürken okumaktan çok keyif aldık, umarım sizler de keyifle okursunuz.

Bu arada projeyi bu yıl da sürdürme kararı aldık. Belki bir gün sizlerle de birlikte okuruz… 😊 

Afiş tasarım: Derviş Korkut

                                           “…ve bağırdı annem tam kapıdan çıkarken:

                                               -Yüreğini ört. İnsanlar soğuk, üşürsün.”

                                                                 Mehmet UZUN

Fareler ve İnsanlar… Lise yıllarımda okuduğum, bitirirken gözyaşlarımı tutamadığım, daha sonra yeniden okuyacaklarım listesine aldığım bir eserdi. O yıllardan aklımda kalan; çok duygusal bir arkadaşlık ilişkisi, hüzünlü bir son, Candy’nin köpeği ve tabii ki Lennie’ydi. Bu projeyle tekrar okudum. Yine aynı duygulara boğuldum. Üstelik bu defa hangi karakterin kaderine üzülsem bilemedim.

              “Elini makineye kaptırdı.”

Lennie… Öyküsüyle hepimizin yüreği sızlatan koca adam… O kadar masum ki yalan söylemeyi bile beceremiyor. Curley’nin karısı ona “Senin yüzündeki morluklar da ne?” diye sorduğunda Lennie kendisine ezberletilen yalanı söylüyor: “Elini makineye kaptırdı.”

Kocaman bir bedene, anormal bir güce sahip ama savunmasız bir çocuk gibi. Öyle ki eserin başından itibaren yüreğiniz onun için çarpıyor. Her an başına bir şey gelecek diye tedirginlikle takip ediyorsunuz olayları. Hayallerine gelince… Bir insanın hayali bu kadar mı masum, bu kadar mı yalın olur? Tavşanlar… Hem de renk renk ve tüylü olanlarından, hani şu Sacramento’daki panayırda gördüklerinden…

Candy… Tüm ömrünü tarım emekçisi olarak çiftliklerde geçirmiş, hayatı boyunca başkaları için çalışmış, yaşamı üzerine söz sahibi olamadığı köpeğinden başka tek bir yakını bulunmayan bir tarım işçisi. Sakat kalan kolu ve yaşlılığı nedeniyle her an kapı önüne konulma korkusu yaşıyor. Belki de bu yüzden George ve Lennie’nin hayaline onlardan daha fazla sahip çıkıyor ve inanıyor ya da inanmak istiyor.

Crooks… Steinbeck’in birçok eserinde yer verdiği toplumsal bir hastalık olan ırkçılığın kurbanı… Rengi nedeniyle bir köşeye itilmiş, korkunç bir yalnızlığa mahkum edilmiş hem de hiç suç işlemeden! Curley’nin karısı onu azarladıktan sonra, “Önemli değil. Siz içeri gelip oturdunuz ya benimle, ben de unutmuşum bazı şeyleri yoksa söylediklerinin hepsi doğru.” diyor Candy’e. Birileri ahırın bitişiğindeki kulübesine gelip onunla biraz sohbet edince bir an kendini normal bir birey gibi hissediyor. Ancak ona, ait olduğu sınıf hemen hatırlatılıyor: “Haddini bil zenci!”

Curley’nin karısı… Candy’nin köpeğini saymazsak eserde adı olmayan tek kahraman. Belki de yazarın bilinçli tercihi. Ancak Curley’nin karısının yaşadığı hayat, asla onun tercihi değil. Yapmak istediği hiçbir şeye izin verilmemiş, bir çiftlikte kaba saba bir kocayla ve bir sürü erkekle yaşamak zorunda bırakılmış bir kadın. Üstelik o erkekler, onunla yalnızken sohbet eden ancak başkalarının yanında namus maskesi takan iki yüzlü insanlar.

Roman genel anlamda bir yalnızlar dünyası. Crooks, Candy, Curley’nin karısı; ırkçılık, cinsiyet, sakatlık, yaşlılık gibi çeşitli sebeplerden yalnızlaştırılmış karakterler. Kendini yalnız hissetmeyen tek karakter Lennie. Bu da romanın ağır basan bir diğer konusunu hissettiriyor bize: Arkadaşlık. Sonu nasıl biterse bitsin -ki bence özellikle sonundan dolayı- oldukça duygusal bir arkadaşlık…

              “Keşke hepsi bir olup Curley’i öldürseydi”…

Bu cümleyi okulda kitabı değerlendirirken bir öğrencim (Ayşe SOLAK) dile getirdi. Evet, bence de öyle olsaydı hatta keşke her zaman öyle olsa. Keşke toplum, çoğunluktan gelen gücünü bilse ve haksızlıkların karşısına dikilse… Keşke işçiler, emeklerini sömüren patronlarını durdurabilse… Keşke tarım işçileri, toprak ağalarına karşı haklarını savunabilse… Keşke halklar, haksız yönetimlerden hesap sorabilse… Ama olmuyor. Olmadı da. Onun yerine hepsi birden Curley’le birlikte bir güruh halinde Lennie’nin peşine düştü.

Yüreğini ört Lennie! 

Geliyorlar…