Geçtiğimiz aylarda çağdaş bir sanat merkezi hâline dönüştürülerek kapılarını açan Feshane’den sonra İstanbul, 2024’ün Mart ayına, Haliç’te bir yeni merkeze daha kavuşarak girdi. Haliç ve çağdaş sanat bir araya gelince Türkiye’de çağdaş sanatın tarihine de yeniden bir bakmak gerekiyor. Her şey Haliç’te başlamıştı, şimdi 40 yıl geçmişken Haliç bu zamana dek elinde tutamadığı çağdaş sanat merkezi olma konumunu koruyabilecek mi, göreceğiz.

Haliç’in sanatla olan mücadelesi 1987’deki ilk İstanbul Bienali ile başladı; 90’lı yılların başında İKSV (İstanbul Kültür Sanat Vakfı) ve İstanbul Belediyesi bir anlaşma yaparak Feshane’de bir “modern sanat müzesi” kurmak istediler. Nejat Eczacıbaşı o yıllarda modern bir müze olarak tahayyül ettiği Feshane’de kurduğu bu hayali şu sözlerle dile getiriyordu:

“Ünlü Haliç kıyısını yeniden yaşamaya başlayacak olan İstanbul halkına, sanatçı ve sanatseverlere ve nihayet turistlere hizmet verecek olan bu müzeyle çevrenin tarihine ve çağdaş kimliğine yakışacak geniş bir kültür ve sanat merkezi kurmak.”

Feshane’de gerçekleşen 3. İstanbul Bienalinden (1992)

Bu sözleri de alıntıladığım Güler Bek Arat, Feshane’de özel sektör eliyle ve devlet desteğiyle açılması planlanan Türkiye’nin bu ilk modern sanat müzesinin daha ilk andan itibaren tartışma yarattığını; arazi koşulları, mekân sorunları, yerel yönetimin el değiştirmesi gibi nedenlerle… kısa sürede atıl bir proje hâline geldiğini de aktarmaktadır.

Festivaller dışında Feshane’de bir “müze” kurmak bugüne kadar mümkün olmamış ama Türkiye’nin ilk modern müzesi -malum olduğu üzere İstanbul Modern- yine yerel idare ve özel sermaye arasındaki ilişki kapsamında 2004’te Karaköy’de açılmıştır. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün dünyaca ünlü Renzo Piano’nun yeniden inşa ettiği (ve artık dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sanatın her hâlini kucakladıklarını ilan ettiği açılış konuşmasını yaptığı) binanın aslı olan Karaköy’deki 4 numaralı antrepoyu, Feshane’de kurulması tasarlanan Eczacıbaşı’nın modern müzesi için tahsis etmişti. İstanbul Modern böylece 2004’te Türkiye’nin ilk “modern ve çağdaş” müzesi olarak kurulmuş oldu. Öncesinde, sonraki yıllarda ismi Elgiz Müzesi olarak değişecek olan Proje 4L Güncel Sanat Müzesi var ama modern-çağdaş ve Vasıf Kortun’un kazandırdığı haliyle güncel sanat tartışmalarına girmek gerekiyor, bu başka bir yazının konusu olsun. Müzelerimizin çağdaş sanatla olan fırtınalı ilişkisini kronolojik biçimde anlatan kapsamlı bir çalışmaya atıfta bulunarak bu faslı kapatalım: Güler Bek Arat, “Müzenin Çağdaş Sanatla İmtihanı”, Türkiye’de Sanatın Tarihi: Müze, Tellekt Yayınları, İstanbul, 2003.

Şimdi İBB –tam da seçim öncesinin kritikleşen siyasi ikliminde- önce Feshane’de, ardından Kasımpaşa Tersanesinde birer yeni merkez açarak, Haliç’te 40 yıl önce konuşulan ve özellikle çağdaş sanatı ve sanatçıyı dolaylı olarak da biz sanatseverleri bu geçmiş üzerine düşünmeye itti.

İBB, şehrin en büyük eksiği olan bir şehir müzesini halen kuramasa da CHP’nin İstanbul’u yeniden kazandığı 5 yıllık belediyecilik serüveninde birçok kültür-sanat merkezi açtı. Bunların genelinin adına “müze” denmesini doğru bulmayanlardan olduğum için Haliç’teki merkezlere bu kez müze adının verilmemiş olmasını ilerleme sayıyorum: Feshane, içinde barındırdığı yeni sanat merkeziyle artık Artİstanbul olarak anılırken, tarihi Haliç Tersanesinin en eski yapılarının arasında, Kasımpaşa’da kapılarını açan yeni kısım da İstanbul Sanat olarak adlandırıldı. Her ne kadar pek çok mecrada İstanbul Sanat Müzesi olarak lanse edilse de kurucular “müze” olmadıklarının farkında.

Artİstanbul Feshane, Dinamik Göz Sergisinden

Yapılan iş önemli olunca tartışmalar da büyük oluyor ama sadece kültür-sanat odağındaki tartışmaları dikkate alarak bunun da işin önüne geçmesini önleyerek önce İstanbul’da yerel idarenin miras yapılarına yaklaşımındaki şu politikasının öneminin altını çizelim: Tarihi yapılar yeniden işlevlendirilerek kimlik kazanıyor ve her mahallede temsil mekânları doğuyor. Temsilin hangi odaklara dayalı olarak yapıldığı; merkezlere verilen isimler- sanat/art vurgusu; sanatın modernliği/çağdaşlığı ayrı tartışmalar. Tersane özelinde bunların bazılarını değerlendireceğim ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek…

Eğer bu aralar Feshane’ye giderseniz, eski bir fabrika olmaktan gelen büyük sergi alanının yarısının, dünyanın en tanınan modern müzelerden biri olan Londra merkezli Tate Modern’den gelen “Dinamik Göz: Optik ve Kinetik Sanatın Ötesinde” isimli seçkiye ayrıldığını; bir diğer yarısında kıymetli hattat, mücellit ve yazı ustası Emin Barın’ın koleksiyonundan seçilmiş eserler olduğunu görebilirsiniz. Bu hâliyle Feshane sanatın muhafazakarına da çağdaşına da kapılarının açık olduğunu ilan ediyor; muhafazakar sanatın tekelleştiği son yıllarda bunun cesur bir girişim olduğunu düşünüyorum. Bu madalyonun bir yüzü. Ama bir diğer yüzünde şu var: Günümüz sanatçıları gönül rahatlığıyla bir gün Haliç’te sanatını sergileyebilecek mi? Tate Modern müthiş bir tanıtım fırsatı, Emin Barın keza muhafazakar sanata sahip çıkıyoruz mesajı vermek için çok doğru seçim. Peki bundan sonraki sergilerde, politik ve cinsel tercihleri başta olmak üzere seçimlerinden dolayı görmezden gelinen sanatçılarımıza daha geniş yer verme cesareti bulunabilecek mi? Eğer bulunabilirse o zaman Haliç 40 yıllık bu mücadeleden zaferle çıkmış olur.

Artistanbul Feshane, Emin Barın Sergisinden

Feshane, 1980’lerden beri bir adım ileri iki adım geri derken sanatı ağırlamakta hep bir merkezdi. Bugünlerde üstlendiği misyon bölgenin sosyo-kültürel alt yapısını değiştirecek güçte. Düzenlenen atölyeler, konserler, yoga-nefes terapisi çalışmalarına bölge halkından yoğun bir ilgi var. Yerel seçimlerden sonraki düzende neler değişir hep beraber göreceğiz ama Feshane’nin açılış sergisinde çıkan cinsiyetçi tartışmaları, eşcinsellik “propagandası” diye suçlanan sanatı, sanatçıyı ve onlar nezdinde yerel idareyi umarım unutmayız. Sanat tarihimizin kara lekelerini de yazmaya ihtiyacımızın olduğu bir dönemdeyiz, çünkü hafızalarımız uzun süreli kayıt tutamıyor.

Feshane’yi yerinde bırakalım, yolu açık olsun. Biraz da karşı kıyıya, Kasımpaşa Tersanesi’ne bakalım: Dünyada işlevini halen sürdüren nadir örneklerden biri olan 600 yıllık Haliç Tersanesi, Tersane-i Amire adıyla anılan Osmanlı’nın en büyük denizcilik merkezinden kalan son parçalardan ibaret aslında. Aynı aks üzerinde, daha önceki yıllarda Contemporary İstanbul’un düzenlendiği ve bu vesile ile yine çağdaş sanatın Haliç’te tutunmaya çalıştığı Camialtı ve Taşkızak Tersaneleri gibi benzer yapılar da var. Özelleştirildiği bilinen bu tersanelerdeki yapıların inşaat hâli sürüyor. Bugünlerde Haliç her bir iskelesiyle hummalı bir hazırlık içinde görünüyor.

Bu aşamada bir hatırlatma yapalım: Önceki yıllarda Haliç Tersanesi de özelleştirilerek bir vakfa tahsis edilmişti ancak 2019 seçimlerinde Belediye Başkanı olan Ekrem İmamoğlu bu kararı bozmuş, o günlerde Haliç Dayanışması ve Vapurlarımızı Vermiyoruz hareketleri de dikkat çekmiş ve Tersane’nin en azından Şehir Hatları için çalışmaya devam etmesi sağlanmıştı. Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz, 4 Mart 2024 tarihli Açık Radyo- Haliç Tersanesinde Bir Kültür Merkezi kaydına bir bakın derim. İBB Miras’ın idarecilerinden Oktay Özel’in konuk olduğu kayıtta Haliç Dayanışmasından da epey bahsediliyor: https://acikradyo.com.tr/kulturel-miras-ve-koruma-kim-icin-ne-icin/halic-tersanesinde-bir-kultur-ve-sanat-merkezi

Haliç Dayanışması hareketinin İBB’nin “müzeleştirme” hareketinden memnun olmadığının altını çizmekte fayda var. Yaşayan-Üreten-Dönüşen Haliç sloganı ile bu hareketi destekleyenler Haliç Tersanelerinin kültür-sanat yoluyla hatta kültür-sanatın da doğrudan bir tüketim nesnesi haline getirilmesinden rahatsızlar ve Tersanenin üretimde aktif olmaya devam etmesini istiyorlar. Haklı oldukları yerler var. Ancak bunca yıldır içine dahi girilemeyen, ne yapıldığı bilinmeyen, efsanevi Tersane içine bu sebeple girmek yine de sanatı salt tüketmek değil de ışığından yararlanmak isteyen belki az sayıdaki sanat izleyicine, şehir insanına yol gösterici olabilir. Kaldı ki müzeleştirme faaliyeti olmasa hangi faaliyetlere hizmet edeceği de bir diğer muamma.

İşte tüm bu karmaşa içinde İstanbul Sanat’ın açıldığı alan, İBB’nin Şehir Hatları için kullandığı ve ayrıca gemi üretim ve tamirlerinin sürdüğü bir noktada, tarihi havuzların yanı başında bulunuyor. Bir endüstri mirasının hem üretim yapıp hem de kültür-sanat merkezlerine hizmet ediyor olması yine de takdir edilecek bir iş. İstanbul Sanat bir müze değil de bir sanat merkezi: sergi mekânı, performans sanatları merkezi, kültür merkezi, atölyeler, kitapçı ve kafe olarak tasarlanmış.

Tabii bu yeni merkezin ve yeni serginin eleştiriye açık noktalarını görmezden gelemeyiz, iş ne kadar önemli olsa da… İstanbul Sanat, 3 Mart 2024’te “Ah Güzel İstanbul” isimli sergiyle açıldı. Sergide birkaç plastik sanat eseri dışında tüm eserler resim sanatına ait örnekler. Eleştiriye açık bir nokta şu ki sergi yönü dolayısıyla teşhir edilen resimlerin kronolojisi dağılmış, yönlendirme, etiket ve bilgi eksiklikleri çok fazla. Bu İBB’nin seçime 40 gün kala giriştiği “açılış yapma politikasının” bir sonucu ve ne yazık ki sanatı tüketime sunmak işte böyle sonuçlar yaratıyor. Eleştirileri haklı çıkarmamak adına bunlara kısa sürede müdahale edileceğini ümit ediyorum.

“Ah Güzel İstanbul” sergisinin giriş panosunda Şeker Ahmed Paşa ile Süleyman Seyyid ve Tevfik Fikret ile Abdülmecid Efendi arasındaki çatışmalı dostluğa dikkat çekiliyor: “…hegemonyanın portre geleneği üzerinden kurduğu sembolik iktidar ile sanatçıların otoportre geleneği üzerinden dayattıkları bireysellik gerilimi” olarak tanımlanan bu gerilim içinse şunlar kaydedilmiş:

“Tüm bu gerilimi kayda geçiren sergide modernleşme, ona gelen tepkilerin bir anlatısı olarak değil, kendi dağınıklığı içinde toplumsal varoluşunun tüm yönlerini gün yüzüne çıkaran bir dinamik; yetkinin farklı dönemlerde farklı aktörler arasında nasıl paylaşıldığının öyküsü olarak sunulmuştur. (…)

Eleştiri ve eleştiri kültürünü, özgürlük talebi ile buluşturma çabasının ancak sanat üzerinden hayata tutunacağı inancıyla…”

Panodan anladığımız kadarıyla niyet iyi ama modernleşmeyi seçilmiş Türk ressamların tabloları üzerinden anlatmak böyle bir seçkiyle ne kadar mümkün olabilir sorusu akla geliyor. Elimizde olanları yahut koleksiyonlarının sergilenmesi iznini veren destekçilerimizin eserlerini kullandık, İstanbul’un zaten son derece kuvvetli bir Resim Heykel Müzesi var deseler, niyet daha da iyi olurmuş. Bir de üzerine yakın geçmişte Beyoğlu’nda açılan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi eklenmişken gerçekten Osmanlı modernleşmesinden başlatılan bir Türk resim sanatı tarihi Haliç’in modern-çağdaş-güncel (teoride adına her ne dersek diyelim) sanat tartışmalarının odağında yer almamalı. Bu Haliç’in 40 yıllık mücadelesine de haksızlık. Sergide son 20 yıla ait eserler de var ki daha ilgi çekici olan bu bölüm, yoksa Çallı’yı, D Grubu ressamlarını ya da Anadolu’yu resmetmiş Cumhuriyet devri sanatçılarını görmeyen kalmadı artık. Eğer bu kültür- sanat merkezleri bir karşı koyuş amacı taşıyorsa, temsil mekanı bulamayanı öne çıkarmak zorunda. Bu anlamda sergi metninde altı çizildiği gibi “kendi dağınıklığı içinde toplumsal varoluşun tüm yönlerini” ortaya koymak, ancak günümüze kadar gelen mücadeleyi gözler önüne serebildiğimiz zaman mümkün olacaktır.

Sonuçta 40 yıl sonra eksiğiyle belki fazlasıyla Haliç yeniden sanatla buluşuyor ama şu noktayı hatırlamakta fayda var. Son 20 yılda sanat mekanları bunca artmış olsa bile günümüz sanatçıları halen temsil sorunu yaşıyorken lütfen artık asker ressamların modernleşmesiyle sanata yeni koridorlar açmaya çalışmayalım. Bari yerel idarenin desteğinde güç bulma imkanları varken kendi sanatçılarımız bu toplumun sesini duyurmak için yaratıcılıklarını sunabilsinler.