Queer filmlerin alayı için “Çok cesur,” betimlemesini duymaktan bıkmış olsam da, “Zenne” filminin gerçekten de cesur olduğunu söyleyebilirim. İki açıdan; biçimsel ve kurgusal. Biçimsel açıdan değerlendirecek olursak filmde kullanılan renklerin, Can karakterinin düş dünyasını anlatan sahnelerin, kısaca görsellik açısından yönetmenlerin ince ince işlemeye çalıştıkları birçok şeyin izleyici yorumlarına bakınca eleştirilmiş olduğunu görüyorum. İkilinin ikinci filmi olan ‘Çekmeceler’de bu eleştirilerin oranı daha fazla. Bu söylemlere bakacak olursak Türkiye’de neden filmin görselliğine fazla önem verilmediğini anlayabiliriz. Zira izleyici bunu talep etmiyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte. İzleyicinin beklentisi ne kadar düşükse o kadar vasıfsız filmler ortaya çıkıyor. Ha bu görsellik her şey mi demek? Tabii ki değil ama en azından benim için çok ama çok önemli bir etken. Bu yazıda Caner Alper ve Mehmet Binay’ı konu edinme sebebim kurgu yetileri değil, filmlerine göstermiş oldukları biçimsel özendir.

Bu tanıyı koymak ne kadar haddime bilmiyorum fakat filmin LGBT film değil queer bir film olduğunu düşünüyorum. Filmin “logline”ı (Türkçeleştirmeye kalkarsak slogan diyebiliriz?) “Dürüstlük bazen öldürür”. Caner Alper filmi hakkında konuşurken fazla dürüst olmanın özellikle de Orta Doğu ülkelerinde çok tehlikeli olabileceğini bizzat söylüyor. Zenne başta bir belgesel projesi. Fakat proje aşamasındayken Caner Alper ve Mehmet Binay arkadaşları Ahmet Yıldız’ı babası tarafından nefret ve namus kavramları arasındaki bir cinayete kurban gidiyor. Bu duruma sessiz kalmak istemeyen yönetmenler ise ilk uzun metrajlı filmlerini çekmeye karar veriyorlar. Film kabataslak bir giriş yapacak olursak üç eşcinselin kesişen hayatlarını ele alıyor. Biri az önce bahsetmiş olduğumuz üniversite öğrencisi olan Ahmet, Can adındaki bir zenne ve Daniel diye Alman bir fotoğrafçı. Ahmet ve Can beyaz perdede kurgusal özellikler kazanmış olsalar da gerçek hayatta var olan şahıslardan etkilenerek ortaya çıkan iki karakter. Daniel ise tamamen kurgusal. Bu üç karakterin de hayatı birbirinden o kadar farklı ki bu filmde bir “taşmaya” sebep oluyor. O kadar fazla mesaj o kadar fazla farklı hayat ve farklı aile yapısı giriyor ki işin içine Erasmus’a giden arkadaşınızla ilk buluşmanızı yaşıyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sadece o konuşuyor, size fırsat kalmıyor, başınız dönüyor.

Ana karakter Ahmet olsa da filmin biraz Can karakterinin üzerinden döndüğünü söyleyebilirim. Bu da izleyicide zennelik konusunda yüksek bir beklenti uyandırmış olabilir. Nitekim film bunu karşılamıyor ve zenne alt kültürünün kapılarını aralamıyor. Karakterin zenne olması sadece film açısından elzem bir metafor. Şimdi diyeceğim şey için çok üzgünüm zira her film analizinde bunu duymaktan bıktınız, ben de bıktım ama ben karakterleri biraz ego, süperego ve id gibi düşünebileceğimiz kanısındayım. Zenne yani Can dilediği gibi yaşamaya en azından çalışan ve ruhsal aygıtının en derinlerinden gelen hisleri açığa çıkarmaya biraz daha açık bir karakter. Bilinç dışı kurallarına yakın fakat tamamen dışında da değil. Can’ın duygu ve düşüncelerinin dış dünyaya uyum sağlama gibi bir amaçları yok. Askerlik ofisindeki çok da gerekli olmayan çıkışını buna bağlayabiliriz. Çünkü Can’da asıl var olan güdü dürtülerinin tatmine ulaşması. Filmdeki danslara değinecek olursak Can’ın dansı bir çingeneyi anımsatıyor. Özellikle de danslar izleyici tarafından fazlaca eleştirildi. Ama ben yönetmenlerin bilerek böyle bir hataya mahal vereceklerini sanmıyorum. Hele ki filmin adı “Zenne” iken. İzleyicinin beklentisinin karşılanmamasını yanlış PR olarak adlandırabiliriz. Ama bence Can’ın dansındaki o amatörlük, o çiğlik filmin dili bakımından önemli bir detay. Bu filmde zennelik daha içsel bir kavram olarak
kullanılıyor. Zennelik bir ruh halini anlatıyor. Hangimiz ruh halimizi anlatmakta, içimizden gelenleri dillendirmekte profesyonel olduğumuzu iddia edebiliriz?

Daniel’in ego olduğunu söyleyebiliriz zira ego, süperego ile id arasındaki düzenleyici filtredir. Haz yolunda uyulması gereken kurallar olduğunu bilir ve egoya hakim olan “gerçeklik ilkesi”dir. Daniel karakteri Ahmet’in cinsel eğilimini açıklayarak üstbenliği olan ailesinin baskıları ile uyumlu bir hale getirmesini öğütler. Nitekim çok yanlış bir yönlendirme yapmış olsa da bunun şu anki konumuzla bir alakası yok.

Ahmet ise süperego yani üstbenlik kısmında yer alıyor. Hiçbir çocuk doğduğu zaman ayıp, yasak, gelenek, görenek, töre gibi kavramlara sahip değildir. Fakat daha önce aynı ilkeler ile yetiştirilmiş olan ebeveynler hamuru yoğruldukları şekilde yoğururlar. Bu bireyde otokontrol olarak sonuçlanır. Yani birey ebeveynlerini içselleştirip onlarla bütünleşmiştir ve nereye giderse gitsin onların etkilerini hisseder. Üst benliğin insan yaşantısındaki karşılığı ise suçluluk duygusudur. Ahmet babasına telefonda eşcinsel olduğunu açıklarken yalvar yakar özür diliyor örneğin. Korku ve utanç tekrardan üstbenlikte yer alır. Ahmet tüm bu olguları buram buram yansıtan bir karakter. Ailesinden korkuyor, cezalandırılmaktan korkuyor, beklentileri karşılayamamaktan korkuyor. Örneğin Ahmet’in annesi “Senden gelecekler dağ üzümü ondan gelecekler bağ üzümü,” diyor Ahmet’in kız kardeşine. Eşcinsel olduğunu saklarken, yani bundan utanırken, id ve süperegonun hayatına girmesiyle hayatı en azından cinsel yönelimi açısından dengeye giriyor.

Filmin en önemli sahnelerinden biri bence Can’ın kafeste dans ettiği sahne. Çünkü Can zaten kafeste çırpınan bir kuş. Her anlamda. Caner Alper bunu kuşların tüm güzellikleri ve renklerini sevip buna rağmen uçup gitmesinler diye kafese kapattığımız örneğini vererek açıklıyor. Can’ın annesinin aşırı ilgisi ve GBT’den kaçmak için gündüzleri sürekli evde oturması bile buna bir örnek.

Açılış sahnesinde bile asker uğurlama olduğunu düşünecek olursak bu filmin antimilitarist bir film olduğu çok açık. Yönetmenler verdikleri röportajlarda bunu biraz hafif bir şekilde dile getirmiş olsalar da Can’ın babasının hayatını kaybetmesi, abisinin askerde kafayı kırması ve annesinin ise Can’ı sürekli askerden korumaya çalışması bence bunu anlatmaya yeterli. Çünkü antimilitarizm etrafında dönen çok ciddi bir hikaye var.

Film hakkında çok ama çok fazla eleştiri var. Zaten konusu itibariyle cüretkar bir film. Sırf queer olduğu için bir filmi cüretkar ilan etmek istemezdim lakin yaşadığımız ülkeye şöyle bir bakacak olursak bana göre cüretkar değil ama birçok insana göre öyle. İnsanların bu kadar çok üzerine konuştukları filmde bana göre hiç mi olumsuzluk yok? Tabii ki var. Sadece yazıya olumsuzluklar ile başlamak istemedik. Hikayede çok ama çok fazla kopukluk var. Bunun sebebinin başta sansür olup olmadığını düşünmüş olabilirsiniz fakat bunlar kesinlikle senaryodan kaynaklanan kopukluklar. Aksi halde bu kopuklukların tıpatıp aynılarını Çekmeceler filminde de görmezdik. Bu adamların diyecek çok fazla şeyleri var. Ama hepsini iki filmde demeye kalkınca olmuyor. Biraz oradan biraz buradan film dönüyor aşureye. Konulara çok çarpıcı bir şekilde başlayıp seyirciyi beklentiye sokmakta üstlerine yok. Fakat bir insanın beklentisini ne kadar yükseltirseniz o insanı yaptığınızla tatmin etmek o kadar zorlaşır. Zenne kötü bir film değil, Çekmeceler de. Ama beklenti dağları aştığı için film daha sinemaya varmadan koltuklarda doyumsuz bir izleyici kitlesi bekliyor. Daniel karakteri olmazsa olmazdı ama Daniel’in geçmişi olmasa çok güzel olurdu mesela. En azından üzerinde düşünüp sonuçlanmayacak bir konu izleyicinin zihninden eksilirdi.

2015 yapımı Çekmeceler filmi (o kadar oldu mu yahu) muhafazakar toplum yapısına değinse de yönetmenlerin iddia ettiklerinin aksine “gittikçe” muhafazakarlaşma kavramına değinmiyor. Muhafazakarlaşmaya dair bir zaman cetveli sunmadığı gibi bunun nedenlerini de ele almıyor. Caner Alper ve Mehmet Binay’ın çekmiş oldukları iki filmin ortak noktalarından biri de kabul edilmek isteyip kabullenilemeyenlerin hikayesini anlatıyor olmaları. Bir önceki film eşcinseller bu film ise heteroseksüel bireylerin bastırılan cinsellikleri hakkında. Ana karakterin kadın olması ve çocuk mastürbasyonunun kadın üzerinden anlatılıyor olması erkek cinselliği üzerindeki baskıların ele alınmadığı, en azından alınmak istenmediği anlamına gelmiyor. Caner Alper kendisiyle yapılan bir röportajda ailelerin çocuklarının “ibne” yahut “orospu” olmalarından büyük bir korku duyduklarını dile getirmiş. Her ne kadar birçok insanla bu konuda ortak düşemesem de aileler tarafından beslenen “ibnelik” korkusu heteroseksüel bireylerin de cinsel karakterlerine ket vurmakta, onları şekillendirmektedir. Bu sebeple “Çekmeceler” ve “Zenne” filmlerini sadece eşcinsellere ve heteroseksüel kadın bireylere ithaf etmek doğru değildir. Bunlar toplumda etki tepki meselesidir. Tek taraflı sorunlar değildir. Çocuklarının cinsel tercihlerine ve cinsel aktifliklerine burun sokmayı birincil misyon haline getiren aileler toplumdaki kanser konularda biridir ve yönetmenlerin böyle bir konunun varlığını “önemseyip” buna değinmeleri gerçekten çok güzel.

Filmin yönetmenlerinden Caner Alper’in bir röportajda dediği ise çok doğru; “Mikro düzeyde, evde kral var. Makro düzeyde totoliter rejimin liderleri var.” “Doğa ana” ve “Devlet baba” kavramlarını düşünelim. Buna bağlı olarak kadınlar üretken ve verici, erkekler ise baskıcı ve kuralcı olarak çok önceden kategorize edilmişlerdir. Hala burada heteroseksüel erkeklerle ilgili toplumsal bir sorun göremiyorsanız, aynı dilden konuşmak için çok farklı yöntemler denememiz gerekiyor demektir.

Konuyu çok dağıttım. Başta durduğumuz noktaya dönelim; bu toplum kadın cinselliğini konuşmaya ne zaman açıktı ki birden konservatif bir hale gelsin? Haksız mıyım? Film ana karakterin çevresine üç parçaya ayrılmış: Kilitler, Çekmeceler ve Anahtarlar. Genel olarak film, çocuk cinselliğine yaklaşım konusunda oldukça kabız fakat bir o kadar da entelektüel bir ailenin kızlarına yükledikleri travmalar hakkında. Müsaadenizle ara ara film hakkındaki eleştirilere de yer vermek istiyorum. Film “bir grup marjinal etrafında dönüyor”. Peki ya marjinal bireyler de bu toplumun bireyleri değiller mi? Bence bir filmin hedef kitlesini eleştirmek kimsenin haddine değildir. Yönetmen izleyicisini seçme hakkına sahiptir. Ayrıca cinsellik konusundaki tabuları, eğitim ve sekene fark etmeden toplumdaki tüm bireylerin zihinlerine filizlenmiş birer parmaklık olarak lanse etmek bence hiç de fena fikir değil. Zira tabuların kırsal aile yapıları ile bağdaştırılması bir yerden sonra izleyici için çok sıkıcı bir hale gelebiliyor. Fazla uyarım insanı duyarsızlaştırır. Duyarsızlaşıyoruz. Entelektüel, kızını seven ve iyi kalpli bir baba da kendi cinselliğiyle ilgili marazlarıyla büluğ çağındaki kızının psikolojisini kırbaçlayabilir. Ruhsal sağlığımızın en çok etkilendiği bu dönemlerde açılan yaralar tazeliklerini çok ama çok uzun süreler koruyabilir, hatta hiç yok olmayabilirler.

Karısının “orospu” diye adlandırılan kadın kategorisinde, yani Rosemary bile bebeğini sahiplenirken özellikle de Türk aile yapısının kaldıramadığı bireylerden biri olması, babasının kızına gösterdiği ihtimamı hastalıklı bir boyuta taşıyabilir. Kaldı ki film anne olmayı tercih etmeyen kadınların bakış açısına yer veriyor. Anne olmayan kadını “eksik” gören insanların sayısı hayli yüksek. En basitinden, belki güleceksiniz ama, 2016 yılındaki “Survivor” tartışmalarını aklımıza getirelim. Yeni doğmuş bebeğini bırakıp adaya gelen bir yarışmacının annelik meziyetleri tüm toplumumuzun diline pelesenk olmuştu. Belki paraya ihtiyacı var, belki kazandığı para ile çocuğunu okutacak. Kocası katılsa yarışmaya yemin ediyorum bu kadar olay olmaz, adam çocuğunun rızkını kazanıyor denir. Yav… Sanane? İnsanların özel hayatları hakkında en ufak fikrimiz olmadığını geçtim herkesten iyi baba olmadığı gibi herkes iyi anne de olmaz. Ana karakterimiz Deniz istenmeden demeyelim de beklenmedik bir şekilde dünyaya gelen bir çocuk ve annenin kızının ruhunda açtığı yaraların da babanınkinden altta kalır yanı yok. Örneğin annesi Deniz’e yaşadıkları her kötü olayı birer oyun olarak lanse ediyor. “Oyun bunlar kızım” diyor. Eh, aynı zamanda anne baba tiyatrocu ve karakterimiz “oyun”lara hayli alışık. Dolayısıyla “oyun” kavramı hayatı ti’ye almak karakterimizin yaşamında geniş bir yere sahip oluyor. Bastırılan cinselliğini kırmaya, babasının çizdiği sınırlarda birdirbir oynamaya başlayan Deniz’in sekskolik olarak lanse edilmek istendiğini sanmıyorum. İstenmemiş olsa da o şekilde lanse edildiğini ve bu durumun izleyicide kafa karışıklığına sebep olduğunu inkar edemeyeceğim.

Çekmecelerin senaryosu yönetmenlerin dediğine göre manken bir arkadaşlarının gerçek hikayesine bakılarak oluşturulmuş. Filmde Freud’un “Dora Vakası”na yapılan çok fazla gönderme var, hatta film hemen hemen tamamen bu konu üzerine. Histeri tanısı konulan Ida Bauer nam-ı diğer Dora, kronik davranışları ile ailesini endişelendiren küçük bir kızdır. Örneğin babası Dora’yı gece yarısı altına yapmaması için kaldırıp tuvalete götürmektedir. Eğer altına kaçırırsa dövüyor kaçırmazsa şefkat gösteriyordu. Bu sebeple genç kız için şiddet ve şefkat paralel kavramlar haline geldiler. Yan yanaydılar ve benziyorlardı. Dolayısıyla ‘Seni sevdiğim için dövüyorum’ gibi bir mesaj çıkıyor ortaya. Ayrıca genç kızın babasının metresinin davranışlarını kopyalayarak ilgisini çekmeye çalışması bir çeşit Elektra kompleksine işaret. Dora’nın hayatında yetişkinlerin yaşadığı çarpık ilişkiler normalleşiyor tıpkı Deniz’in hayatında olduğu gibi. Gelin görün ki filmde o kadar çok mesaj kaygısı var ki Zenne’nin yaşadığı kurgusal bunalım bu filme de yansıyor. Çekmeceler açılıyor fakat içinden çıkan kavramlar ve hikayeler havada kalıyorlar. Seyirci filmin sonunda “Neden?” sorusunu sormaktan filmin güzel yanlarına odaklanamıyor. Eşleşmeyen bir seyircinin karşısına bu kadar fazla soru işareti ile çıkmak ne kadar doğru bilemiyorum. Biçimsel olarak ele alacak olursak tabi yönetmenler yine çok güzel bir iş çıkarmışlar. Kilitler, Çekmeceler ve Anahtarlar diye üçe ayrılan filmin her bölümüne farklı bir renk paleti hakim.

*Yazıda emeği geçen sevgili Cem Özşahin’e çok teşekkür ederim.