Serpil,

Benim can dostum, sırdaşım.

Ege kıyısında, küçük bir balıkçı kasabasının ucunda, küçük bir oteldeyiz, nihayet. Gündüzleri hava güneşli oluyor, ülkenin kış yaşadığını hissetmiyorsun bile, otel kolay bulunabilir bir yerde. Ola ki kaybolursan; portakal çiçeği kokusunu takip ederek bile bulabilirsin şirin otelimizin bulunduğu yeri. Geceleriyse dışarıda,  tenimizi bıçak gibi kesen bir soğuk oluyor, havadaki yoğun nemin bu denli, insanın içini titretecek kadar etkili olduğunu yeni öğreniyorum. Odadayım ben, Zeynep dışarı çıktı, çocuksa oyun alanında. Televizyonun müzik kanalında “Ne feryad edersin divane bülbül” adlı Hüseyni türkü çalıyor.

İyi değilim ben, kabıma sığamıyorum. Kısa sürecek de olsa, uzun süredir arzuladığımız bu tatil ve içinde bulunduğumuz güzel atmosfer, zihnimin ve gönlümün Karadeniz dalgalarını durdurmaya yetmiyor, yetmedi. Ruhumun yaban hali sardı tüm bedenimi.

Sana Arjete’den söz etmiştim. Hani üç ay boyunca İtalyanca metin okuması yaptığımız Arnavut kız. Önceleri şeytansı zekâsıyla dikkatimi çekip takdir ettiğim, sonrasında, bir gün  taze, pembe bir et parçasına özenli bir çizik atılmış gibi görünen kalın ve davetkâr dudaklarıyla, bir gün dudağının iki yanındaki gamzesiyle, diğer bir gün kalem gibi parmaklarıyla, en çok da ayrıldıktan sonra tekrar karşılaşana değin elimde bıraktığı sıcaklığıyla beni kendimden alan kız. Şimdiyse, her bir karşılaşmamızda bir başka güzelliğini fark ettiğim, sonunda beni en güçlü taraflarımdan avlayan, kartallar ülkesinin inatçı ve zarif kızı.

Zihnim Arjete’yle meşgul. “Ne oldu bu kadar?” demiştin ya, buldum. Malum İtalyanca metin okuyoruz, bu metinlerden birinde bir diyalog geçiyor baba ve oğul arasında. Baba sürekli oğlunu kontrol ediyor, çocuksa bu tavırdan rahatsız. Arjete bir yerde alçak fakat kararlı bir ses tonuyla, “Babayı anlamalı” dedi. Sonra “Çocukken pamuğun içinde fasulye yetiştirdin mi? Benim sabah kalkınca ilk işim ona bakmak olurdu.” dedi. “Anlamalı” dedi ve ekledi “Yargılamadan, suçlamadan anlamalı. Özellikle senin için değerli olanı.” Bu söz, Arjete’yi vatanım hissettiren bu söz, tüm insan ilişkilerimde aradığım bir tutumu özetliyordu. Evliliğim boyunca da yakın ve sık dokulu ilişkilerdeki önemini acı çekerek kavradığım, gerçek.

“Senin bu feryadın gülşene kalsın”

Serpilciğim, Arjete’ye hemen her gün yazıyorum. Bugünkü mektubu, senden gizlemeyeceğim gözyaşlarımla yazdığım metni, sana da göndereceğim. Kendisine veremiyorum; duygu ve düşüncelerimi bir metinde anlatacak kadar ne onun Türkçesi var, ne benim Arnavutçam ne de dillerin sınırlarını anlamsızlaştıracak, onu göğsüme bastıracak kadar cesaretim. Fakat bu akşamki mektup beni anlayan birine gitsin istiyorum. Sahibini aramaktan usanmış garip sözcükler en azından bir kereliğine sızlanmasınlar,  sabahın sağduyusuyla yırtılmazlarsa.

“Sevgili Arjete,

Kanayan bilincimi hazırlıksız yakaladın, merhamet ve aydınlığı dilenen ellerin yordu zihnimi. Beş para etmez bir zamanda, nereden geldiğini bilmediğim bakire yüreğin, döllenmemiş gönlün, bir dokunuşta canlanacak tenin… Döne döne düşen, isyana gücü kalmamış, mazlumların ahını yüklenmiş gözyaşların… Duymanın herkese nasip olmadığı çığlığını duydum. Bu çığlık, kıymık gibi battı en erkek yerlerime. Göçebelikten usanmış coşkularım, senin artık.”

Evet Serpil, bu akşam böyle seslendim, seslenmek istedim Arjete’ye. Adeta çıldıracağım bu kadını düşünmekten. Yıllardır burnumda taşımışım kokusunu, düşlerimde beslemişim eksikliğini. Şimdi, karşımda, yanımda fakat adım atamıyorum bir türlü. Gözlerim yoruldu teşne tenini okşamaktan, dudaklarım uyuştu hayali ateşli öpüşmelerimizden. Ne olurdu daha önce karşılaşsaydık? Tam da yenilerek büyüttüğüm zaferimi yaşayacakken girdi dünyama. Yüreğimin kımıldayışını hissediyor mudur sence, yıllarca emilmediğinden kaskatı kesilen dolu beynimin kendisine yol alışını görüyor mudur, düşlerimin taze dal uçları dikkatini çekiyor mudur?

“Şu sineme açtı onulmaz yara.”

Elleri, evet, karşılıklı olarak dans eden, kimsenin göremediği cinsiyetsiz meleklerle havada sevişen elleri, gitmiyor gözlerimin önünden. Hep aradığım, bulma umudumu arsızca yitirmediğim elleri, yaşamın tekdüzeliğinden sığınmak istediğim buhur kokan elleri.

Sözden kesilmiş bir kadın; Arjete, bir görsen. Tarihi çalınmış, bakışları ezilmiş. Tüm bunlara karşılık olarak ışık verilmiş bir kadın. Yakalamak istiyorum, yapayalnız kalmış ışığını.. Sözden kısırlaştırılıp ışıkla ödüllendirilen aşk kadını; bu kadın. Arjete, “yaşamın altını” demekmiş Arnavutçada.

Serpil, gayrimeşru sevdamın bedelini çıldırarak ödeyeceğim sanırım, tek şahidim sen olacaksın. Hem öncesi hem de şimdiki halimle. Neredeyse bizimle beraber yaşadın. Ne kadar uğraştık Zeynep ile ben, evliliğimizi rayına oturtmak için. Uyum tutturmak ne zor oldu. İkimiz de özveriden kaçınmadık. En çok da ben. Sen de hak verirsin bana, çoğu zaman. Şikayetçi değildim artık suçlamalarından, değerimi bilmeyişinden.  Beni anlamasından yana umudumu yitirmiştim ya zaten. İşte, o zamanlar, tam da olmayacak derken, biliyorsun; başka bir mücadelenin içinde bulduk kendimizi. En sıkıntılı yanlarımızda yanımızda oldun, çocuğa ulaşma çabamızdan. Ne derlerdi, bırakıp gitseydim, inandırıcılığı olur muydu, “Zaten beceremedik biz bu evliliği” diye savunmamın. Yeni bir dünya kurabilir miydim, bu enkaz üzerine. Çocuk yüzünden gönlü kırık bir kadını öylece bırakmak, yakışır mıydı bana. Benliğimi çepeçevre kuşatan, kendime pranga yaptığım, vefa, anlayış, hoşgörü, sadakat…

Zeynep’in ölüm tehlikesini de üstlenerek içine girdiği tedavi sürecini hatırlıyorsun, maddi ve manevî ne kadar örselendiğimizi. Artık rahatladık, sessizce serptiğimiz tohumlar fidan oldu; yıllardır özlediğimiz, geleceği gün için adaklar adadığımız çocuğumuza kavuştuk derken… Çok zamansız.

Çok zamansız.

“Ah Arjete, özel bir çaba da göstermeden avladın beni.” Tümüyle davet edişi miydi beni bu kadar etkileyen, bana ait ne ve kim varsa hepsiyle gel, gel, bir daha da gitme deyişi miydi, hiçbir araca gerek kalmadan birbirimizde yol alışımız mıydı, havasını soluyarak canlanıp kokusuyla sarhoş oluşum muydu?

Meğerse kokusu ne keskin, sesi ne nağmeliymiş. Gecikmiş pazar mutluluğumu tersine çevirdi, sevinç gözyaşlarım gözbebeklerimde dondu. Tüm bunlar çilesi çekilmiş sevinçlerimin ulağını kucaklarken oldu.

Yaşamın görünmeyen, kimselerce anlatılmayan fakat yaşama yön veren, öngörülüp beklenmeyen şu fettan yasası, beni de yakaladı.

“Dünya tabip olsa derdime çare

 Derdimin dermanı lokmana kalsın.”

Akşam serinliği kendini göstermeye başladı, gündüzle gece iki farklı mevsim gibi.

Otel odasının kapısını açan kartın dijital sesi geliyor kulağıma, akşam yürüyüşünden geldi Zeynep. “Gelmeseydi keşke, doktorlar haklı çıksaydı; ……………

Anlayan bir gönle muhtaç kalsaydım.” diye içimden geçirecek oluyorum, utanıyorum kendimden. Zeynep’in yosun gözlerinden kaçırıyorum ruhumu.

“Bu bayram olmazsa kurbana kalsın.”

Yine yazacağım sana.

Mert