Bu delilik değilmiş, içimde bir başka ben varmış.
Oğuz Atay onunla tanışmamı, konuşmamı sağlamış,
Hakan Akdoğan da ona kalem uzatmıştı.
Minnetlerimle…

Dinle kuzen. Olric bana dedi ki; “Zamanı azmış, deden ondan azmış.” Birdenbire asabım bozuldu. Azarladım Olric’i. Küstü gitti. O da bütün gece, kulağımın dibinde, fısır fısır konuşmasaydı. Hep benim bildiğim şeyleri fısıldadığından hiç oralı olmadım. En son, fısıltıyı kesip yüksek sesle “Zamanıazmış – dedenondanazmış” diye yeniden slogana başlayınca, zıvanadan çıktım. Olric’ten susmasını istedim. “Sus Olric sus! Efendin Turgut da diyordu sana, artık sus!”

Aslında dedemin azgınlıklarını biliyordum. Olric’e tepkiselliğimin nedeni, dedemin azmış olmasını yedirememek değildi. İlkokuldan beri ders kitaplarında, ansiklopedilerde, televizyonda, sinemada, her yerde anlatılıyordu. Hangi birini söylesem; aslında dedelerimin hepsi azmıştı bana göre. Kendime çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmiştim. Örneğin “İyi de eskiden olmuş şeylerdi bunlar,” diyordum. Cahildiler, çağdaş değildiler. Yaşadıkları çağın çağdaşıydılar. Yaaaa! Ne bileyim çağın gereğini yaptılar herhalde. Hayatta kalmak için, öldürmek, barbar olmak gerekiyordu. Şimdi barbar mı, öldürüyor mu insanlar birbirini? Evet mi! Sana sormadım Olric! Sen Olric’e bakma kuzen, kafası çok karışık. Sana bir sır vereyim ama paniğe kapılma kuzen. Vazgeçtim paniğe kapıl! Bu senin hakkın; hepimiz psikopat bir genin torunlarıyız. Çünkü dedemi görüyorum, ne hayal ne düş, gözüm açık, uyanığım, onu izliyorum.

Sosyopsikolojik, felsefi, ekolojik, tarihi, antropolojik, iktisadi tahlillere kafam hiç basmadığından, bok-püsür-olojik istatistiklere girmeden izlemlerimi aktaracağım sana.

Zaman. Gelmiş geçmiş en değerli miras, dedemden bana kalan. Dedem mi kim? Ben diyeyim Havva, sen de beşer içinde bir Âdem. Ne fark eder zaten. Tarih tekrarlardan ibarettir dediklerini kanıtlamak zorundaymış gibi, dedelerini taklit etti dedem. Sonsuz bir zaman olgusu içinde devinirdi evren. Zaman sorunu yoktu. Ol dendi, oldular. Hayır! Olric, sana ne? Ne şekilde oldularsa oldular. Maymunu falan kaşıma şimdi. Biz kuzenle dertleşiyoruz. Ol dendikten sonra zamanın sonsuzluğu içinde ekmek elden su gölden yaşıyorlardı. Dünya yok, dünyevi dertler falan da yoktu. Tek şart vardı. O elma yenmeyecek. Oğlum Reşit sen söyle sen işit. Elinde ısırılmış elmayla kalakaldı dedem. Macera böyle başladı. Isırılmış elma: İlk tüketim maddesi. Siz ki tüketici oldunuz, varın ömrünüzü de tüketin bakalım. Mekân değişikliğinin yanında zaman da değişti. Sonsuz bir zaman diliminden, kısacık bir süre verildi dedeme. Dünyaya gelmesiyle geriye sayım başladı. Zaman sürekli azalıyordu. Ne kadar ömrü kaldığı muammaydı. Ölümsüzlüğün, hiç olmazsa süreyi uzatmanın bir çaresi olmalıydı. Masallardan bilirsin hani abıhayatı, sonsuzluk suyu denen bengi suyu aradı durdu. Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti. Geçtiği her yeri bu uğurda talan etti. Bozmadığı kuş yuvası, girmediği Şahmeran deliği kalmadı. Ne ölüme çare buldu ne de kendi gibi bir âdemoğlu. Azdılar, çoğalmaları gerekti, azdılar. İki sevgili, ölümsüzlüğe çareyi, birbirlerinin bedeninde buldular. O çok zevk aldıkları şey… Olric! Açıklamaya gerek yok. Kuzen ne demek istediğimi anladı. İşte o zevkli şey, onların çoğalmalarını sağladı. Yeni bir can, en azından kendisine verilen süre bitmiş olsa bile, geri sayımı yeniden başlatabilecek elma ısırığıydı. Doğan her isim, ölen ismi ölümsüzleştirecekti.

Hissediyordu, süresi giderek azalıyordu. Görüyorum. Su içmek için, yüzükoyun yattığında, göl kenarına, yansıyan o yüz, göz, çizgiler, geçmiştekinden daha yorgun, yaşlı. Anladığım kadarıyla dedem, dünyayı çok sevdi. Kıskandı. Hem dünyayı hem de kendinden sonra dünyada hüküm sürecekleri kıskandı.

Anladı, zamanı azdı, o zaman azdı. Dünyanın tek hâkimi olmak istedi. Dünyada kendini ve malını çoğaltmak için dünyayı azaltmaya başladı. Üşüdü, kürkten post yaptı. Kürklü hayvan azaldı. Ateşi, kâğıdı buldu, ağaç azaldı. Nefreti buldu, sevgi azaldı. Kabil’e özendi, Habil azaldı. Tüketici olmuştu artık. Kendini tutamıyordu. Us pahası olsun diye elinde tuttuğu ısırılmış elmayı, zulasına kaldırdı.

Görüyorum, taşı yontarken cilalarken, bakırı demiri işlerken görüyorum. Taşla kemikle işlediği cinayetlerden, Hiroşima’ya nasıl geldiğini görüyorum. Havva Ana’mızın Habil’in peşinden döktüğü gözyaşının azalmadığını biliyorum. Karasabanla işlenen tarladan, genetiği oynanmış gıdaya giden ihaneti görüyorum.

Hani tekerleği bulup gururla çeviriyorlardı dün, peki ses sınırını aşan savaş uçaklarıyla bu sabah bizi bombalayan kim?

Görüyorum. Bir bir evcilleşiyorlar. Kurt kuş. Havadaki, yerdeki ve hatta sudaki… Sevmek için değil be Olric! Filler ve atlar savaşa katılıyorlar Olric. Kurtlar fino, aslanlar kedi oluyor. Sev onları. Vahşiler evcilleşiyor, insansa vahşileşiyor görüyorum. İnsanı köpekleştiriyorlar. Havlayalım Olric!

Kısır döngüde dedem bak! Savaşıyor, azalıyor. Barışı buluyor, savaş azalıyor. Satışı buluyor, barış azalıyor, yine savaşıyor dedem. Satışı seviyor dedem kuzen. Zulada ısırılmış elmasına bakmıyor, tüketiyor. Çoğalıyoruz, sofraya bir tabak daha koyuyoruz. Peki, kuzen, nereye gidiyor bu kadar insan, niye azalıyoruz?

Hatırla, mağarada yaşıyordu hani. Mağara kapısını göremeyeceği şekilde zincirlenmişti. Işığa bakamayacaktı hiç. Tüm bildiği, mağara önünden geçenlerin duvara yansıyan gölgelerinden ibaretti. Zaten ışığa baksa bile gözü kamaşıp gerçekleri görmek istemeyecekti. Bütün gerçekliği duvardaki gölgelerdi. Duvardaki ısırılmış elmanın gölgesini görmedi mi? Başka bir çağ geldi, mağaradan çıktı dedem. Ev yaptı kendine. Gerçekleri gölgelerden öğrenmeye devam etti. Bazen dedemi uyandırmak için gölgeler konuştu. Biliyorum dile geldi gölgeler. Dedeme dediler ki “Oyunumuz gölge hayal, sanılmaya martaval. Uyan ey gafil! bıybıybıybıybıy” O gölgeleri astılar kuzen. Oysa perdede sadece ısırılmış elmayı gösterdiler. Başka bir çağ geldi, dedem gene gölgelere inandı, tüplü, LED, plazma duvarlara yansıttılar gölgeleri. Dedem, mağaradan hâlâ çıkmadı kuzen. Şimdi elindeki telefonu, kucağındaki dizüstünü kapayıp arkasına baksan, görürsün dedemin zulasındaki gerçeği. İşte o haram lokma hâlâ kursağında. Tüketiyorsun. Zaman azalıyor, sen de azalıyorsun.

Dünyayı güzelliklerin kurtaracağına inanan dedelerim yok mu? Var! Onlar biraz inatçı çıktılar. İdam, zindan, tehdit onları yıldırmadı. Öldüler, azaldılar, asla bitmediler.

Yalan bulundu, Sokrates azaldı, dolan bulundu Galileo azaldı, harama uzanıldı, Bedrettin azaldı. Sonunda doğruyu buldu zorba dedem, bu sefer zamanı azaldı. Zuladaki elmayı çıkardı, küçük dedeme devretti, gitti. Dünyalılar dünya ile dost değildi. Uzaylıların dost olup kurtaracağına, bazen sonumuzu getireceğine inandılar. Belki de dünyanın tüm güzelliklerini uzaylılar yapmıştı. “Programımıza hoş geldin Alien. Mağara FM’desiniz sakın ayrılmayın. Alien! bize dost musunuz… ne zamandır bizi ziyaret ediyorsunuz… piramitleri siz mi yaptınız… mayalara kopya verdiniz mi bak allaaşkına doğru söyle. şşşşt sana diyorum. sohbetine de doyulmuyor kısa dalga radyo sinyali. peki tanrı parçacığı….amaaaan boş ver yeşil surat, bay mısın bayan mı… aşk nedir Alien… Hadi yaz şu ekrana… hımmm ne yazıyooo kar-şı-dan ge-len elektro-manyetik alfa bo-zon-ları-nın, sol taraftaki or-ganın on-üçüncü karın-cığı… yaaaa bir sus alien ya! isim neydi pardon… ne güzel isim, E.T… ne anlama geliyor. ahanda yazıyor….er-do-ğan….aayyy şakacı şey….tamam sen en iyisi evine git alien… E.T. go home diyorum…kime diyorum… üç tekerlekli bisikleti uçur sen anca …kandırıkçı….atla UFO’na hadi bakiiim…düdütün mü bozuk … hallederiz, bin bakalım şuna… al boşa vitesi… al al al… şimdi yokuş aşağı vurdur… sal sal sal… oldu… hadi güle güle… allah selamet versin, kusurlu gitme, selam söyle, piii duymadı bile… garip ışıklar saçaraktan yayını terk etti.”

Tükenmeyelim be kuzen, azalmayalım. Tüketmeyelim, az alalım. Hani yetecek kadar. Dünyanın da bir süresi var, daha fazla azaltmayalım.

Yoksa biz de tutunamayanlardan mı olacağız? Dedemin yaptıklarını silemem ki ben. Ne diyordu Tutunamayanlardan birisi:

“Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.” (1)

Kuzen silemiyorsun yazılanları madem, ayrıca duvardaki gölgeler de kandıramıyorsa seni artık, gerçeklere susadıysan, ışığa bakma cesaretin de varsa içinde, yaz o zaman.

Kapat, duvarlarında gölgeler oynayan dijital mağaranı. Zaman, dedenden sana kalan tek miras. Bir de zulası vardı hani yasak meyve. Kus kursağındaki haram lokmayı.

Yaz insanoğlu yaz. Senden geriye bir şey kalmaz. Çünkü zamanın, çok az.

(1) Tutunamayanlar, Oğuz Atay

*Bu hikâye, 2019 Ekim ayında aynı adla çıkacak hikâye kitabından alınmıştır.