Kalbimde ince bir sızı hissettim. Sam’in bakışları soğuktu. Hırçındı. Katran rengindeydi. Ucun ucun tükenecek yalnızlıklar gibiydi. Ürperdim. Alacakaranlığın sesi bir çığlığa dönüştü içimde. Oyun başlamıştı.

Anna’nın sesiyle irkildim bir an : “ İkiz kuleleri biliyor musun? Ben oradaydım. Londra’daki bombalamaları? Ben oradaydım. Lockerbie. O uçağın düşüşünü gördüm. Çernobil’i. Ağaçların eriyip yok oluşunu. Aslında, Auschwitz’deydim. Zorla mezar kazmıştım. Hem kanserim, hem AIDS virüsü taşıyorum, hem Kuş gribiyim. Kitapları ve insanları yaktım. Çocukları askere aldım. Kadınları taşlayarak öldürdüm. Hamile kadınlara eroin enjekte ettim. İnsanları doğum günlerinde evlerinden attım. Yeni doğan bebekleri yastıkla boğdum, evsiz insanları ateşe verdim, aileleri açlıktan öldürdüm, içme sularını kestim, insanları diri diri gömdüm, onları çürümeye bıraktım. Yavru köpekleri kaynar sulara attım. İnsanları kancalara astım ve ölmelerini seyrettim. Onların bağırdığını, haykırdığını duydum. Yaşamak için yalvardıklarını duydum ama ilk nükleer bombanın yapılmasına yardım ettim. Onu patlattım. Pocahontas’a Çiçek Hastalığı virüsünü ben bulaştırdım. Myra Hindley’in saçlarını ben kestim ve ona yakıştığını söyledim. Hitler’i sanat okuluna ben verdim. Ve son Dodo Kuşu’nu ben vurdum…”

Sezonun, gerçek oyunculuk virtüözitelerinden biri daha

Stef Smith’in yazdığı, Çağ Çalışkur’un dilimize çevirdiği, İbrahim Çiçek’in yönettiği “Yutmak”, Craft Tiyatro’nun 2016-17 Tiyatro Sezonu yapımlarından biri.

Öykünün evrenselliği, mükemmel bir ekip oyunculuğunda tek tek son derece başarılı rol çözümlemeleri, reji ve Cem Yılmazer’in kusursuz dekor tasarımı.

Şimdi düşünüyorum da, yaşamın herhangi bir zamanından alınan bir kesit aslında “Yutmak”. Yalın, dolaysız ve gerçek plastik değerlerle kotarılmış. Yalnızlığın, kaygının asılı kalmış yüzleri, yarım bırakılmış cümleler, kirpikte titreşip duran bir gözyaşı damlası, tarihin ve acının bin bir rengini soluyan üç kadına eşlik etmekte. Bir ağıta çığlık oluyoruz ister istemez, insan oluşumuzu unutmaya çalışarak. Samanta ile umutsuzluğun derin sularında buluyoruz kendimizi. Alaca şafakları özlüyoruz bir an. Rebecca’nın gözlerine bakıyorum.(İçimden bir şeyler kopuyor sanki, imkansız dile getiremem şimdi!) Anna’nın dairesinde sessiz, yırtıcı bir gece çoğalmaya başlıyor yine. Renkleri çalınmış bir dünyanın tutsağı Anna da. Hırçın, korkak. Kaygılı.

Sezonun en önemli tiyatro hadiselerinden biri olarak da, değerlendirebiliriz “Yutmak” oyununu. Sert, basit, direkt, çarpıcı.

Üç oda, üç bölme, üç hücre belki de. Üç kadın. Üç dünya. Hepsi kırılmış bir yerlerde. Yem ve ökse olmuş, hırpalanmış. Çıkışsız bırakılmış. Dışlanmış. Fiziki ve duygusal anlamda şiddet görmüş. Kimliksiz, kimsesiz. Terk edilmiş. Kısıtlanmış. Üçü de yalnız aslında. Yapayalnız. Acılı. Tuzaklara karşı tek sığınakları kaçış, birbirlerine sığınış. Güzel duyguları hunharca katledilmiş çünkü yine de içlerinde bir yerde bir sevgi kırıntısı var. Acaba özgür olabilecekler mi yeniden?Bir seğirme, bir çırpınış bedenlerini kaplamış sanki. Her şey ne zaman başlamıştı, zamanlar birbirine karışmış nicedir. Yanlışlarıyla, en yabanıl zaaflarıyla yaşıyorlar ve ne tuhaf ki, çektikleri ıstırap sahici ve ortak.

Bu parçalanışta, yalnızlıktan özgürlüğe savruluşta kolay kolay yansıtılamayacak duygular, gerçekçilik görüyor izleyici. Üç oyuncu; Ece Dizdar, Başak Daşman, Merve Dizdar, tüm ustalıklarını yansıtarak yaşar kıldıkları Rebecca, Sam, Anna rollerinde birer vitüöz oyun boyunca. Kaba saba güdüleri, en çıplak halleriyle aramızdalar biz olarak, bir parçamız olarak.

Beyaz zemine öfkeyle fırlatılan boyaların oluşturduğu lekeler Rocha Testi’nin kartlarında olduğu gibi, birbirine karışıyor, birbirine geçiyor. Her biri birer kreşendo olan replikler girdabında nereye sürüklendiğini fark edemiyor izleyici. Bugün, dün, şimdiki zaman kayboluyor bir anda.

Sam – İç içe geçirilmiş bir çift spor çorabını kot pantolonumun içine sokuyorum. Kabarıklığı hissediyorum. Onu tutuyorum. Avuçluyorum. Öne doğru itiyorum. Midemde bir yanma hissi.

Rebecca –  Doğruluyorum. Çenemden damlayan sıcak kanı hissediyorum. Cam çenemi yarmış. Kasın içine kadar girmiş. Neredeyse büyüklüğü bir iskambil kağıdı kadar. Dilimi hafifçe üstünden kaydırıyorum.Tam çıkartacakken iyice bastırıyorum. Biraz daha derine gitmesine izin veriyorum. Onu hissetmek istiyorum. Gerçekten hissetmek istiyorum. Kan ağzımın içine akıyor. Demir tadı geliyor, onu yutuyorum. Acı hissediyorum. Hoşuma gidiyor. Mantık yok. Duygular yok. Sadece…

Ne eksik, ne fazla her ayrıntı, her şey olması gerektiği gibi yalın, abartısız. Etkileyici. Ve doğal, duyarlı profesyonel oyunculuklar; sağlam ve tartışılmaz bir sahneleme tekniği. Bambaşka bir sahne dili. Hemen her sahne bir başka doruk aslında. Estetik, oyunculuk, güncellik öylesine doğru bir biçimde alaşımlanmış ki. Kısaca, “Yutmak” çağdaş bir tragedya içinde sistemi sorguluyor, şiddetin duygusal ve fiziksel hasarlarına değiniyor cesurca. Yaşama dair ve dahil her şey var oyunda cinsellik, öfke, yalnızlık, elem, isyan, sığınış, içe çekiliş, agorafobi, takıntılar, hiç farkına varmadan paylaşılan halüsinasyonlar, özeyönelik şiddet. Rengin Uz’un çok doğru saptamasıyla: “..yüzünü parçalayan, kendi bedenlerine, evlerine, eşyalarına zarar veren, şiddet eyleminde olan kadınlar var. Ama ellerinde hiçbir kesici alet yok! Vurma, kırma, parçalama eylemlerini sadece ve sadece rengarenk boyalarla ifade ediyorlar. Çekiç, bıçak, makas yerine boya kullanıyorlar! Aynaya çekiç yerine boya fırlatıyorlar, yüzlerini boyayla kesiyorlar! Bu karanlık oyunu renklerle aydınlatıyorlar.” Dahası, birey ve yaşam ile sanatın yer yer mizah anlayışıyla çarpıştırılması var oyunun özünde. Evet, dediğim gibi, sert bir oyun “Yutmak”. Evet, tiyatroyu tiyatro yapan unsurların titizlikle bir araya getirildiği bir oyun. Perde kapandıktan, salondan çıktıktan günler sonra bile sizi terk etmeyecek, bellekler de yaşamaya devam edecek bir oyun. O üç kadınla  öylesine sarıp sarmalanıyorsunuz ki..

Craft Tiyatro bir kez daha tecimsel ucuzluklara, genel geçere taviz vermeksizin son derece nitelikli bir yapımla, tiyatroya olan saygısını ortaya koyuyor ve gerçek tiyatroya hasret kalmış seyirciyi bir şölene davet ediyor. Tiyatro özlemimizi bir güzel dindiriyor.

Sabaha yakın bir saate uyandım. İki bin beş yüz yıl öncesindeydim. Dyonissos Tiyatrosu’nun taş basamaklarından birinde oturmuştum. Anna, Rebecca, Sam tam karşımda duruyorlardı. Belki de düş yorgunuydum, hüzünle yivlenen yalnızlıklardan çıkıp gelmiştim. Kimliksizdim. Dedim ya, iki bin beş yüz yıllık bir tarihin içindeydim, yani Dyonissos Tiyatrosu’nda..