“Her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme … Yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile” 
Søren Kierkegaard, 1847, Henriette Lund’a.

Peripatetizm ya da Peripatetik terimi, Ortaçağ’dan bugüne değin Aristoteles’i izleyen ve Aristotelesçi bir felsefe hattını benimseyen filozoflar ya da felsefe ekolleri için kullanılsa da; kavramsal özü itibariyle, Aristoteles’e özgü bir felsefe yapma, öğretme ve öğrenme biçimini ifade eder. Zihnin ve bedenin eylemsel bir bütünlükte bulunabilmesi ve zihnin hareketliliğine bedenin eşlik edebilmesi için, derslerini yürüyüş ve gezinme hâlinde işleyen Aristoteles, öğrencileri ile birlikte Peripatetik Ekol’ü geliştirir. Peripatetikler, Aristoteles’in başını çektiği bir yürüyüş düzeniyle okulun geniş revaklarında gezinerek derslerini işlerler. Bu antik gelenek, modern zamandaki yürüyüş ve felsefe ilişkisi için de esin vericidir. Modern ve modern-sonrası dönemde de pek çok filozof –hattâ bunların birçoğuna Aristotelesçi anlamda peripatetik diyemeyiz− yürüyüşü felsefî bir konsept olarak benimserler. Immanuel Kant’ın meşhur nehir kıyısı yürüyüşleri, Søren Kierkegaard’nun yürüyüşe övgüleri ya da Friedrich Nietzsche’nin yürüyüş rutinleri… Bu antik tutku, 20. yüzyıldaki ulaşım teknolojilerinin gelişimiyle birlikte yavaş yavaş kaybolmaya başlamışsa da, yürümek hâlen –bütün olanaksızlıklara rağmen− felsefî bir içerik.

Immanuel Kant –oldukça haklı bir kanaat olarak− bir “masabaşı filozofu” olarak anılır; çünkü doğduğu ve öldüğü kent olan Königsberg’in dışına hiç çıkmamış, derslerden ve yoğun çalışmalardan kendisine pek az vakit ayırmıştır. Lâkin yine de, bu korkunç düzenli ve dışarıda olana kendini kapatmış olan filozof, ünlü Yedi Köprü Problemi’ne (1) de konu olmuş Pregel Nehri’nin kenarında yürüyüş yapma rutininden asla taviz vermemiştir. Aslına bakılırsa Kant’ın bu yürüyüşleri, Aristoteles’in gezinti hâlindeliğinden ve zihinsel ve bedensel olan arasındaki bağa inancından ve de Nietzsche’nin yürüyüşe yüklemiş olduğu felsefî anlamdan farklı olarak, ağır çalışmalardan dinginliğe yapılan bir kaçamaktır. Kant’ın bu yürüyüşler esnasında derin düşüncelere daldığı ve bu yürüyüşleri felsefî tavrının lüzûmu olarak gördüğü söylenemez. Aksine, sadece izler, duyar, koklar, adım atar ve ağırlıklarından sıyrılır. Felsefe ise Kant’ı, masabaşında ya da duvarlar arasındaki dersliklerde beklemektedir. Bu, on sekizinci yüzyılın felsefi durumu için de fikir vericidir. Masabaşında ve dersliklerde yoğun çalışmalar ve bu ağırlıklardan kurtulmak için ufak bir gezinti… Lâkin bir sonraki asır, yürüyüşün felsefî bir konseptte, yeniden antik görünümüne ve antik kavrayışına kavuşacağı iklimdir. Søren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche, şimdilik erişebileceğimiz en kestirme ve elbette en yerinde örneklerdir.

On dokuzuncu yüzyılın en önemli filozoflarından ikisi ve belki de modern-sonrası felsefe devriminin öncüleri; Søren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche, yürüyüş rutini ile felsefî dehâlarını aynı pratik serüvene konu ederler. Kierkegaard, Tanrı’nın onu ve ailesini lânetlemiş olduğu düşüncesiyle, melânkolik bir ilkgençliğin ardından, nişanlısı Regine Olsen’in başka birisiyle nişanlandığını da duyunca, Kopenhag sokaklarında gezinen bir ruha dönüşmüş gibidir. Yürüyüş pratiği Kierkegaard’nun yaşamının son acılı yıllarının vazgeçilmezidir ve bu pratik, onun yazdığı mektuplardaki övgüyle de meşhurdur. Kiergeaard’nun yürüyüşü, belki de bir sürüklenmedir lâkin gelgelelim Nietzsche, bile-isteye bir yürüyüş rutininin parçası olur. Nietzsche’nin bugün hayranlıkla okuduğumuz birçok kesiti, onun uzun yürüyüşlerinin ve tatlı gezintilerinin eseridir. Çoğu zaman bir nehir kenarında –ki onun bulunduğu kentlerin hemen hepsinden bir nehir geçmektedir−, bir ormanda ya da çok evvel belirlemiş olduğu sapa, ağaçlık bir yol güzergâhında yürürken bulunabilir Nietzsche ve sık sık duraksayarak, zihnini meşgûl eden parçaları not alır. Bu, Nietzsche’ye özgü bir felsefe yapma tarzıdır; o, günlük yaşamın içinden ve pratikten konuşur.

On sekizinci yüzyıl ve on dokuzuncu yüzyıl arasındaki ve bilhassa da Kant ve Nietzsche arasındaki felsefî uçurum (masabaşı ve sokak arasındaki mesafe), yürüyüş görüngüsünde ortaya çıkacaktır. Kant’ta yürüyüş bir dinlence ve hattâ çoğu zaman bir kaçışken, Nietzsche’de yürüyüş bir içine giriş ya da bir kendine dönüş hadisesidir. Buradaki fark belirgin olmasına belirgindir; lâkin gelgelelim yirminci yüzyıldaki durumla birlikte, karmaşık bir literatürün içinde buluruz kendimizi. Ulaşım teknolojileri, hıza duyulan yapay gereksinim, nerede değilsen işte orada olma isteği, yürüyüşün Kant’ın yapmış olduğundan bile daha fazla araçsallaştırılması ve bir şey içinleştirilmesi, bir yerden bir yere gitmenin artık yalnızca bir yerden bir yere gitmek oluşu ve yürüyüşün kendisinin anlamsızlaştırılması; daha basiti, otomobiller, uçaklar, metrolar, hızlı trenler – hattâ yürüyüşün artık yalnızca romantik ve nostaljik bir spor olarak kanıksanışı, belki de bir lüks oluşu… Antik anlamların tümüyle yitirildiği çağımızda, yürüyüşün anlamının öylece aynı kalması elbette beklenemez, lâkin yine de çağımıza çabucak ayak uydurulması, adapte olunması, antik reflekslerimizin birdenbire tümüyle ortadan kaybolması, artık yürüyüşün ya da kısa bir gezintinin gerçekten de tuhafsanacak bir şey olması belli derecede ürkütücü geliyor bana. Yine de yirminci yüzyıla dair güzel ve yürek ferahlatıcı yürüyüş fotoğrafları zihnimizdeki mevcudiyetini hâlen sürdürüyor. İşte yirminci yüzyıl gezintilerinden birkaç örnek:

Sartre ve Beauvoir

Wittgenstein ve Skinner

Jacques Rancière

“Yaşamak için ayağa kalkmadıysan, yazmak için oturmak ne kadar beyhude.”
Henry D. Thoreau

Dipnot:

(1) Königsbergliler, şehrin içinden geçen Pregel Nehri üzerine kurulmuş yedi köprüden hareketle eğlenceli bir matematik problemini tartışırlar. Soru şudur: Her köprüden bir kez geçmek şartıyla bütün şehir dolaşılabilir mi? Burada yine yürüyüşün felsefî derinliğini görüyoruz. Königsberg’i tümüyle gezinmek bir yana, bir de bu eğlenceli probleme kafa yormakla meşguldür Königsbergliler. Belki siz de kısa bir yürüyüş yaparak bu problemi düşünürsünüz.