“Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar.” – Arthur Schopenhauer

i. Üç İntiharda Yirminci Yüzyıla Bakmak

İnsanlık hâfızasının belki de en dehşetengiz çağı olan yirminci yüzyıl –ki bizim içinde bulunduğumuz yüzyıl da bu ünvanı hakedecek yeteneğe şimdiden sahip görünüyor−, bu dehşetli atmosfere pek uygun şekilde, üç önemli filozofun intiharına tanıklık etmiştir. Yirminci yüzyılın hemen başında Avusturyalı filozof Otto Weininger (1903), yüzyılın ortalarında Alman filozof Walter Benjamin (1940) ve yüzyılın sonlarında ise Fransız filozof Gilles Deleuze (1995), bağlı oldukları yeryüzüne kendi iradeleri ile veda etmişlerdir. Bu üç filozofun intiharları; hem yirminci yüzyılın bütününe yayılmış olan kasvet, kaos, bunalım ve dehşet hâlini daha berrak bir zaman çizgisinde görebilmek ve hem de takip ettikleri felsefî gelenekler açısından doğru bir tarihsel zemini tesis edebilmek açısından mühimdir. Teker teker, onların yaşamları ve ölümleri göz önüne alındığında, buradan çıkarılacak felsefî, tarihsel, estetik, etik ya da politik sonuçlar, bizim yüzyılımız için de büyük bir tesir gücüne sahiptir.

ii. Otto Weininger ya da “Kendinden Nefret Etmenin Peygamberi”

Otto Weininger, 3 Nisan 1880 tarihinde Viyana, Avusturya’da dünyaya geldi. Yahudi bir aileden gelen Otto Weininger, 1898 senesinde ilk ve orta eğitimini tamamladı. Daha sonra Viyana Üniversitesi’ne kaydolan Weininger, burada felsefe, psikoloji, doğa bilimleri ve tıp gibi alanlarda eğitim aldı. Bu eğitimleri alırken bir yandan da Yunanca, Latince, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca gibi birçok dili temel ve ileri düzeyde öğrendi. Çalışmalarını daha genç yaşta çeşitlendiren Otto Weininger’nın, daha o zamandan yirminci yüzyıl düşüncesine büyük ölçüde tesir edeceği belli gibiydi – Nitekim O, Ludwig Wittgenstein başta olmak üzere, pek çok yirminci yüzyıl filozofu ve yazarı için esin verici ve etkileyici bir filozof oldu.

Daha sonra doktora tezini yazan Otto Weininger, 1902 senesinde tüm fikirlerini içerecek bir kitap yazmaya başladı. Bu kitabın ortaya çıkış süreci aylar sürdü. Ve en sonunda kısa yaşamı boyunca vermiş olacağı tek eser olan Sex And Charecter’i 1903 senesinde tamamladı. Kitap, onun aykırı felsefesini yansıtıyor ve birçok konudaki fikirlerini içeriyordu. Kitapta kadınlara ve Yahudilere yönelik “ağır” ve “kabul edilemez” sözler geçiyordu. Bu nedenle Otto Weininger sert eleştirilere ve pek acımasız itirazlara maruz kaldı. Bu eleştiri ve itirazlar, Otto Weininger’nın yaşamının sonuna gelmesinde –bence küçük de olsa− pay sahibi oldu.

Çocukluğundan beri kafasında bulunmakta olan intihar fikri –tıpkı Sylvia Plath’de ve Virginia Woolf’te de olduğu gibi−, bu sert eleştiri ve acımasız itirazlarla beraber daha da güçlenmişe benziyordu. En nihayetinde Otto Weininger, henüz yirmi üç yaşındayken, 4 Ekim 1903 tarihinde, Viyana’da, Ludwig van Beethoven’ın da yaşamının son günlerini geçirdiği bir odada kalbine ateş ederek intihar etti. Weininger’nın intiharı, şekli itibariyle de ilginç görünüyordu. Bir müzik dehâsının son günlerini geçirdiği odada, kalbine ateş ederek yaşamına son vermek, hem bedene hem de ruha yönelik bir teşebbüs gibiydi. Weininger’nın intihara sürüklenmesinin altında, yalnızca acımasız eleştirilerin yatmadığı açıktı. Peki diğer nedenler neler olabilirdi?

Otto Weininger, Sex And Charecter isimli eserinde Yahudi karşıtlığı ve kadın karşıtlığı üzerinden bir felsefe benimsemiş görünüyordu. Hattâ çok daha ileri bir düzeyde, Yahudileri ve kadınları “şeytanî varlıklar” addediyordu. Gelgelelim kendisi de Yahudi kökenli bir aileden geliyor ve bu da yetmezmiş gibi, kendisinde “kadınsı” bir yan buluyordu. Bu bedensel ve ruhsal niteliklerinden dolayı Otto Weininger, kendisinden nefret etmeyi başarmıştı – ki haklı bir yakıştırma ile O, “Kendinden Nefret Etmenin Peygamberi” idi. İşte yirmi üç yaşındaki Weininger, kendi “şeytanî” bedenine ve zihnine daha fazla katlanamayarak, yaşama “vakitlice” veda etmeyi tecih etmişti… Kalbine ateş ederek…

iii. Walter Benjamin’in İntiharı ya da Gestapo’dan Kaçış

15 Temmuz 1892 tarihinde Berlin’de dünyaya gelen Walter Benjamin bir süre burada kaldıktan sonra eğitimini Thüringen’de reformcu bir okulda almaya başladı. 1912 senesinde liseden mezun olan Walter Benjamin, Albert Ludwigs Üniversitesi’nde Felsefe ve Sanat Tarihi bölümünde eğitimini sürdürdü. Daha sonra Berlin’de üniversiteye devam eden Benjamin, 1914 senesinde, üniversitede tanışmış olduğu çok yakın arkadaşı olan Heinle’nin intiharıyla derinden yaralandı – Belki de bu sonun, bir gün kendisini de bulabileceğini düşünmüştü.

1917 senesinde Bern Üniversitesi’nde doktora tezini veren Walter Benjamin, yine aynı sene bir evlilik gerçekleştirdi. Daha sonra Berlin’e dönerek serbest çalışmaya başladı. 1924 senesinde Frankfurt’a giden Walter Benjamin burada Theodor Adorno (1903-1969) ile de tanıştı. Daha sonraki yıl Paris’e geçti ve burada Marcel Proust’un (1871-1922) çevirilerini yaptı. Çalışmalarına devam eden Walter Benjamin 1933 senesinde nasyonel sosyalistler tarafından Paris’e sürgün edildi ve yaşamına bir süre orada devam etti.

1939 senesinde dergideki bir yazısı sebebiyle Alman vatandaşlığından da çıkarılan Walter Benjamin, Almanların Paris’i basması üzerine evine baskın yedi ve buradan Portbou kentine kaçtı. Burada ise Gestapo tarafından yakalanmaktansa, aşırı derecede morfin alarak yaşamına kendi istenci ile son verdi.

Şüphesiz ki Walter Benjamin, yirminci yüzyılın en önemli ve en dikkate değer filozoflarından birisiydi. Bunun yanında yirminci yüzyılın değişen felsefî tarzının önemli yapı taşlarından da birisiydi. Ve onun intihar etmesi bizi şu an için daha fazla alâkadar ediyor. Walter Benjamin’in intiharı şu açıdan oldukça önemliydi: Gestapo’nun onu ele geçirmesi, kendi istenci dışındaki bir ölüm getirecekti ona. Ama o, kendi istencini daha yeğ tuttu ve kendi yaşamına gönüllü olarak son verdi. Sene 1940’tı ve II. Dünya Savaşı’nın hemen başlarıydı. Walter Benjamin’in intiharı, felsefî ve tarihsel bir dönüm noktasıydı…

iv. Gilles Deleuze’ün İntiharı ya da Artık Acıya Katlanmamak

18 Ocak 1925 yılında Fransa, Paris’te dünyaya gelen Gilles Deleuze, eğitimine Fransa’da bir devlet okulunda başladı ve sonra Alman işgâli sebebiyle bir süreliğine buradan ayrıldı. Daha sonra ise tekrar Paris’e dönerek geri kalan tüm hayatını burada sürdürdü. 1944 yılında Sorbonne’da üniversite eğitimine başladı ve üniversite eğitimini burada tamamladı.

1956 senesine kadar lise öğretmenliği yapan Deleuze, bu yıl içerisinde bir de evlilik gerçekleştirdi. Sonraki yıl Sorbonne’da ders vermeye başlayan Deleuze 1969 senesinde Vincennes’de çalışmaya başladı. Burada birlikte eserler vereceği Felix Guattari (1930-1992) ile tanışan Deleuze aynı zamanda daha önceden tanıştığı Michel Foucault (1926-1984) ile daha da samimi oldu. Foucault ile felsefî anlamda birçok alışverişte bulundu ve postmodern felsefesinin iki önemli damarı olarak kendi felsefelerini oluşturdular. Bu etkileşime rağmen Deleuze, Foucault’nun felsefî eğiliminden daha farklı bir eğilimde idi.

Daha sonraki yıllarda Felix Guattari ile birlikte çalışan ve birçok eser veren Gilles Deleuze 1990’dan sonra akciğer rahatsızlığına yakalandı. Bu rahatsızlığı ile beraber çalışmaları aksamaya başlayan Gilles Deleuze en son 1993 senesinde Klinik ve Kritik adlı eserini oluşturdu. Bu eserini oluşturduktan hemen iki sene sonra 4 Kasım 1995’de intihar ederek hayata gönüllü olarak veda etti. Deleuze’ün intiharı, Weininger ve Benjamin’den farklı bir motivasyona sahipti. O, yakalandığı kanser hastalığından doğan acılara daha fazla tahammül edememişti ve yetmiş yıllık yaşamına, evinin penceresinden atlayarak son vermişti…

v. Sonuç

Otto Weininger, Walter Benjamin ve Gilles Deleuze’ün intiharlarıyla izlediğimiz yirminci yüzyıl; nefretin, kaygının ve acının dolaysız bir ifadesi gibi görünür. Bu türden bir okuma oldukça dürüsttür, çünkü ölmek, öncelikle dürüstlük gerektirir. Weininger da, Benjamin de, Deleuze de dürüsttü; onların penceresinden görünen manzara ise, asla yanıltıcı değildi. Tıpkı yine yirminci yüzyılda; Stefan Zweig’ın, Sergey Yesenin’in, Sylvia Plath’in ya da Virginia Woolf’ün (…) yaşama istemli vedaları gibi… Demek ki intihar meselesi, nefretle, kaygıyla, acıyla ve dahası tüm yaşamla ilişkisi bakımından, yakın çağımızın en önemli felsefî kaynaklarından birisi. Sosyolojik, psikolojik, iktisadî ya da kültürel yanlarıyla da düşünülecek olan bu mesele, en nihayetinde felsefî bir soruyu tetikliyor: Yaşama hâlen devam etmek, gerçekten bizim kararımız olabilir mi?