Gözleri sanki bir ışıltı yağmuruydu konuşurken. Bakışları kadife gibi yumuşak, sevgi dolu!

Hatırlıyorum; sedef tozuna bulanmışçasına parlak ve durgun bir gün sonuydu.

O ses, tül mavisi bir ışık düşüverdi ayna kırıklarına. Beni çevreleyen bu halenin dışına çıkmak istemiyordum.

Birden yağmur ıslağına benzer bir ürperti geçti içimden. Uçsuz bucaksız melodramlardan, geceye taşan, geceyi saran yeislere doğru sürüklendiğimi ayrımsadım.

O ses etkileyici, neşeli, yumuşak, cilveli, dişi, kızgın, iyi kalpli. O ses, Jeyan Mahfi Ayral’ın alıp götüren, içe işleyen sesi.

Duvarlarda senelere meydan okuyan fotoğraflar.

Filiz Akın, Belgin Doruk, Hülya Koçyiğit, Esen Püsküllü, Semra Sar, Mine Mutlu, Necla Nazır’ı biraz da onun sesiyle tanıyıp sevmedik mi?

Işıksız, loş stüdyolarda geçen çok uzun çalışma saatleri. Her oyuncuyu bambaşka ve ona yakışan bir renk ve üslupla seslendirmişti yıllar yılı.

“Neriman Köksal dışında, Türk sinemasının hemen tüm kadın yıldızlarına sesimi verdim. Zor ve nankör bir iştir dublaj, haklısınız efendim. ‘Hülya ne güzel gülüyor,’ derdi izleyici. Jenerikte adımız bile geçmez, sesimiz perdedeki oyuncuya mal edilirdi hemen.”

Adalet Cimcoz’un başına gelmiş sanırım benzeri olaylar. Altmışların sonunda ismini vermeden bir reklam programı yapmış radyoda. Birkaç gün geçmiş, geçmemiş,

“Türkan Hanım” diye başlayan mektuplar gelmeye başlamış kendisine. İşin ilginç yanı, Cimcoz’un kimliğini açıklaması da inandırmamış dinleyenleri. Türkan da, Türkan.

“Özellikle adınızı saklıyorsunuz, siz Türkan Şoray’sınız!” diye yazmaya devam etmişler.

Hele bir dönem Reşit Gürzap’ın sesini duyanlar “Ayhan Işık gelmiş!” diye etrafını sararlarmış. Toron Karacaoğlu’nun Cüneyt Arkın adıyla anılmasına ne demeli?

“Hep böyle olmuştur, bilir misiniz? Sesimiz ile filmin başrol oyuncusu özdeşleştirilir adeta. Dile kolay yirmi sene konuştum Hülya’yı. Emel Sayın’ı da. Sanırım Nevzat Pesen’in bir filmiydi. Fatma Girik ödül kazanmıştı. Pesen ile bir karşılaşmamızda, hiç unutmam şöyle demiştim ‘Film oynarken bir an düğmeyi çevirin ses gitsin, bakalım aynı tesiri sağlayacak mı? Bu nedenle, kazanılan o Altın Portakal’ın yarısı da benimdir. Bana aittir.’ Bir an yüzüme bakıp ‘Yaa öyle, haklısınız galiba’ dediğini hatırlıyorum Nevzat Pesen’in.”

“Yoo, hayır seçim yapma imkânımız yoktu. Yani sadece filanca oyuncuyu seslendiririm, diğerini seslendirmem dememişimdir.”

Bugün Sermet Erkin’in bir paylaşımı dikkatimi çekti. Şöyle diyordu Erkin:

“Tiyatromuzun şüphesiz en büyük isimlerinden Jeyan Mahfi Tözüm’ün tiyatro sahnesine ayak basışının üstünden tam 80 yıl geçmiş, bu yıl 81.yılına girmiş. Bu denli uzun bir sanat yaşamı dünyada bile nadir görülürken, sanat hayatı boyunca İstanbul Şehir Tiyatroları dışında başka hiç bir toplulukta oynamamış olan bu kıymetli sanatçının bu önemli ayrıcalığının kısa zamanda ele alınıp kurumu veya ilgili bir başka kuruluşun sanatçının şanına yakışır bir gece ile kutlayacağına olan inancımla bu mutlu gecenin haberini bekliyorum…”

Birden on dokuz sene önce Jeyan Mahfi Ayral Tözüm ile gerçekleştirdiğim röportajı hatırladım.

Pınar Çekirge: Bildiğim kadarıyla önceleri bazı oyuncular filmlerini kendileri seslendirmek istemişlerse de sonuç pek başarılı olmamış. Ve bu iş tiyatro kökenli dublaj sanatçılarına bırakılmış. Yani yıldız oyuncular kamera karşısında, dublaj sanatçısıysa mikrofon karşısında oynamışlar hep. İnanıyorum ki filmi asıl yaşar kılan sizlerin sesleri, tonlamaları olmuş en çok…

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Tamamen öyle, diyebilirim. Karanlık, havasız, daracık dublaj odalarında, dublaj rejisöründen, ses mühendisine, efektçisine kadar biz bir avuç sanatçının ortak çabasıyla hayat bulurdu o filmler.

Pınar Çekirge:  “Ağlayan Melek” filminde hem Oya Peri hem Türkan Hanım’ı siz seslendirmiştiniz. Üstelik her ikisinin karşılıklı konuşma sahneleri de pek fazladır, diye hatırlıyorum.

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Evet, Sacide Keskin dublaj yönetmenimizdi o sıra. Tijen Par Oya’yı seslendirecek. Rum şivesiyle konuşması gerekiyor. Olmadı bir türlü. Tijen yapamayacağını söyleyince, Sacide Hanım bana dönerek “ Haydi, Jeyan’cığım iş başa düştü,’ dedi. Ve hem Türkan’ı ve Rum şivesiyle de Tasula’yı canlandıran, Oya Peri’yi konuştum.

Pınar Çekirge:  “Beklenen Şarkı”da Zeki Müren kendi sesini kullanmakta ısrar edince derler ki, Cahide Sonku özellikle tökezlesin, yüzüne gözüne bulaştırsın diye en zor sahneden başlamasını istemiş. Doğru mu?

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Aynen öyle. Stüdyoya girdik. Dediğiniz gibi, hayli güç bir bölümü çekip eline tutuşturdular Zeki’nin. Bir solukta okudu. Sonuç mükemmeldi.

Pınar Çekirge: Peki “Beklenen Şarkı”ya dönsek biraz.

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Cahide Hanım bir gün, ‘Zeki ile filme başlıyoruz. Kızı sen oynar mısın” diye sordu. Kabul ettim. ‘Beklenen Şarkı’, Zeki’nin ilk, benim son filmim oldu, dediğim gibi, daha önce de film çalışmaları yapmıştım. “Allah’ın Cenneti”, “Gençlik Günahı”, “Efsuncu Baba”, “Seven Ne Yapmaz?” gibi. Evet, sinemaya devam edebilirdim, teklifler geliyordu birbiri peşi sıra ancak bir yanda tiyatro, ayrıca evlenmek üzereydim. Dahası, İstanbul dışı çekimlere bu yüzden gitmem imkânsızdı.

Pınar Çekirge: Film büyük ilgi görmüş, değil mi?

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Doğru, ‘ Beklenen Şarkı gerçek anlamda bir hadise olmuştu. Hani, kapılar,  çerçeveler kırıldı denir ya. Lale Sineması’nın izdihamdan kapıları parçalanmıştı. Gişe rekorları altüst olmuş, film haftalarca gösterimde kalmıştı.

Pınar Çekirge: Gerçekte o filmi Sonku’nun yönetmediği de söylenir zaman zaman.

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Şöyle cevaplayayım sizi, Orhan Arıburnu, Sami Ayanoğlu ve Cahide Hanım bu filmi kısım kısım yönetmişlerdi.

Gözleri bir ışıltı sağanağıydı konuşurken füsunlu ses, albümler dolusu fotoğraf, oyunlardan, filmlerden fotoğraflar. Şehir Tiyatrosu yılları. Arkası yarınlar, radyo tiyatroları. Sepya rengi bir tülün gölgelediği, yıldız tozanlarına bulanmış hatıralar.

Jeyan Mahfi Ayral anlatıyordu. Gözleri dedim ya, bir ışıltı sağanağıydı. Tarif edilemez bir güzellikti bu.

“Parisli Kız’ın ilk perdesinde Fransızca, ikinci perdesinde Türkçe, son perdesinde İngilizce konuşarak çıkmıştım seyirci karşısına. Her rolü severek canlandırdım, diyebilirim. Zaten sevmesen, benimsemesen o karakteri yaşar kılmazsın ki. “Eski Şarkı’’da küçük bir roldü belki ama oynadığım genç kız rolünü unutamadım hiç.

“Sahi, ‘Kral Lear’da Cordelya’yı oynamak isterdim, olmadı.”

“Üç yıl kadar radyoda reklam spikerliği de yapmıştım.”

Pınar Çekirge: Tiyatroyu 1984 yılında ‘’Elif Ana’’ ile noktaladınız.

Jeyan Mahfi Ayral Tözüm: Tam kırk dört sene tiyatro yaptım ben. Muhsin Bey babama ‘’Küçük bir kıza ihtiyacımız var’’ demiş. Babam elimden tutup götürmüştü beni. Beş yaşındaydım “Peer Gynt” ile sahneye ilk adım attığımda. Sonrasında; “Pamuk Prenses”,  “Çizmeli Kedi’’ , “Çalıkuşu’’, “Annemi Hatırlıyorum’’, “Yerma”,  “Gecikenler”, “Ölü Kentin Nabzı’’, “Kökler’’, “Ana’’, “Sacide”, “Vahşi Kız” , “Tehlikeli Dönemeç ’’, “Çıplakları Giydirmek’’, “Halanın Mirası”, “Kadınlar” , “Deli Dolu” gibi oyunlarda rol aldım.

Dublajı sorarsanız on yaşında “Mutlu Günler” adlı bir filmin seslendirmesiyle başladım bu işe…”

Türk tiyatrosunun en büyük aktrislerinden bir olarak yıllar boyu önemli piyeslerde rol almış, ayakta saygıyla alkışlanmıştı Jeyan M.Ayral. Sonra küsmüştü sanki. Kırılmıştı. Kuliste eski saygı, nezaketin azalması üzmüştü onu. Bir şeyler hızla değişiyordu sanki. Romantizm, güzel duygular, hürmet rafa kaldırılmıştı.

“Bir bakıyorsunuz, genç arkadaşlar sahne gerisinde sere serpe oturmuşlar, istiflerini bile bozmuyorlar bir büyükleri girdiğinde odaya. Sahnedesiniz bir an kulisten gelen sigara dumanlarına takılıyor gözünüz. Ya da oyun esnasında perde arkasında dolaşıp duran insanların ayak sesleri. Olmaz böyle şey takdir edersiniz, olmamalı. Yıllar yılı seslendirme yaptım ben, bir gün olsun ne provaya ne oyuna geç kaldım. Şimdi böyle mi, çekimim var, dublajım var diye ön şartlarla geliyorlar, tiyatroya ihanet bu. Eğer, bir oyunun provaları içindeysem, dublaj tekliflerini geri çevirirdim.”

“Sesim en çok Belgin, Hülya, Filiz’ e uyardı, yani, öyle düşünüyorum.”

“Şimdi hatırladım, “Besleme”yi oynuyoruz. Rol gereği kızıp Nilgün Özhan’ının ( Nilgün Kasapbaşoğlu ) saç örgüsünü kesiyorum. Ön sıralardan “Allah cezanı versin inşallah,” diye bir ses yükseldi. O an, anladım ki rolümü  başarıyla canlandırmışım.”     

“TV dizilerinde rol aldım dediğiniz gibi. “Bizim Aile’’, ardından “Şehnaz Tango’’, “Gurbetçiler”.

Akşam iniyordu usulca. Günün minesi soldu solacak. Fotoğraflar uçuşuyordu. Alkışlarla dolu yıllar. Plaketler.

Birazdan alacakaranlık. Birazdan gece. Birazdan yalnızlık ve hüzün çığlığı anılar.

“Bakın ne anlatacağım size, çok acıdır bu olay ve ne yazık ki yaşanmıştır. Gerçektir. 1975 yılında Muhsin Ertuğrul, Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, babam Necdet Mahfi Ayral, Mehdi Yeşildeniz, Şaziye Moral, Celal Balkır, İbrahim Delideniz, Şehir Tiyatrolarından emekliye ayrılmışlardı. Ancak o tarihe kadar Şehir Tiyatrosu sanatçıları işçi statüsünde görüldüklerinden ve beden işçisi değil, fikir işçisi olarak tanımlandıklarından kıdem tazminatına hak kazanamadı hiçbiri…”

Beyaz perdede, sahnede sesiyle, üstün oyun gücüyle aşkları var kılmış, onlara yön çizip anlam yüklemiş, ağlatmış, güldürmüştü bizleri. Ödenemez gönül borçlarımız vardı Jeyan Mahfi Ayral’a. Televizyon kanallarında gösterilen eski Türk filmlerinde hep o ses, onun sesi.

Yıldızlı bir yaz gecesi, içli bir keman nağmesi… Ve o kendiliğinden yankılı pürüzsüz ses. O kusursuz Türkçe.

Televole hayatların inişli çıkışlı temposunda adlarının önüne “sanatçı” sözcüğünü teyellemekte sakınca görmeyen, göremeyen yapay, sığ, çokça şizoid ve defolu “popüler ikon”lardan biri değildi o. Gerçek bir aktris. Gerçek bir dublaj sanatçısı… Ve isminin anlamı gibi “kükreyen” bir güzellik ve anılarımıza sızmış bir simgedir Jeyan Mahfi Ayral.

Tiyatronun kuma yazılmış bir yazı olmadığını anlıyorum artık. Jeyan Mahfi Ayral’ın bize yansıttığı onca güzellik, yaşadığımız sürece hep bizimle kalmayacak mı?

“Sana gelen yollarda daima beni bekle

Benden evvel başkası seni görmesin.” 

Ve puslu akşam alacasında bir adam, eski bir şarkıda yitirdiği filmi bulmuştu, bulmuştu evet. Sonu ne olursa olsun yürüdü o filme doğru.

Jeyan Mahfi Ayral, Bedia Muvahhit, Cahide Sonku, Zeki Müren, Abdurrahman Palay, Melahat İçli’ye doğru yürüdü. Yüzünden heyecan kıpırtıları. Gecenin yeşillerine doğru sürükleniyor, o şarkının peşinden gidiyordu. Bu onun en güzel yolculuğuydu.

“Gözlerinin içine başka hayal girmesin

Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin…’’

O ses.

Gizli gücüyle çarpan, akıntısına çeken o ses. Jeyan Mahfi Ayral’ın sesi. Yıllardan yıllara geçen, o taptaze, o yüreklerimize işleyen ses…